20 Haziran 2020

Durmak yok olmaktır



İnsanın bildiği her şey bir göç serüvenine sahiptir. Uzay dediğimiz sonsuz derinliğin ve sınırsız karanlığın içinde, büyük ve muhteşem bir göç yaşanır. Samanyolumuz uzayda, galaksimiz samanyolunda, güneş sistemimiz galaksimiz içinde, dünyamız güneş sistemi içinde sürekli ve hiç durmayan bir yolculuk yapar.

Durmak veya sabit kalmak gibi bir seçenek ya da şansımız olamaz; durmak yok olmak demektir.
Dünya dursa hayat biter; güneş ya da galaksimiz ya da samanyolumuz duracak olsa da sonuç aynı olurdu. Yaşamın devamı için harekete, yolculuğa, göçe mecburuz.

Bu makro göçün yanında, içinde yaşadığımız dünyada bulunan tüm varlıklar da bir göç serüveninde oradan oraya sürüklenir dururlar.

Çöllerde kumlar, denizlerde sular göç eder. Dağlarda ya da ovalarda tohumlar göç eder. Vahşi hayatın halen devam ettiği savanalarda sürüler göç eder.

Durmak veya sabit kalmak gibi bir seçenek ya da şansları yoktur; durmak ölmek demektir.

İnsanlığın dünya üzerindeki macerası da göç ile başlar ve göç ile devam eder. Kavimler göçünü daha çocuk yaşlarda öğrendiğimiz halde, -nasıl bir egoist varlık isek- bunun devamını reddetmek için bahaneler bulmaya çalışırız.

Kökenlerini araştıran herkes, aslında olduğu yere ait olmadığını ya da bir başka deyişle; olduğun yere ait olmak diye bir şey olmadığını, bunun sadece duygusal bir durum olduğunu ve tarihsel gerçeklerle bağdaşmadığını görecektir.

Arkeologlar, her geçen yıl yeni bir yok olmuş toplumun izlerini bulmaya devam ederlerken, halen yaşayan toplumların da bir gün böyle kazılarda bulunacak izlerden ibaret olacağını söylemek hiçte zor değildir.

Dünya kabuğunun her katmanında bir başka medeniyet yatıyor. Eğer yok olmazsa, bundan bilmem kaç bin yıl sonra, şu an yaşanılan medeniyette bir kazı konusu olmaktan kurtulamaz. Yok olmazsa diyorum, çünkü eskilerden kalanlar sağlam taşlardan ya da taşlaşmış hatıralardan ibaret, bugünün tekniğiyle hele de bizim ülkemizde yapılan nelerin un ufak olup yok olmadan binlerce yıl varlığını devam ettirebileceğini söylemek pek kolay değil.

Dünyaya gelen göç ediyor, kalanı tarih yazmadı. Bunun insan, hayvan ya da bitki olması sonucu değiştirmediği gibi; canlı ya da cansız olması da değiştirmiyor. Sürekli bir değişim ve dönüşüm ile devam eden bir göç var.

Bu göç hikayesinin en değerli kahramanı insandır elbette, dünyada ki her olayın ve gelişmenin, iyi ya da kötü kahramanı mutlaka insandır. Bunda şaşılacak bir şey yok; dünya insan için yaratılmış ve insan için varlığı devam ettirilen bildiğimiz tek gezegendir.

İnsan hayatının devam etmesindeki muhteşem denge ve insanın dünya hayatının muhteşem dengesini bozmak için sarf ettiği büyük gayretlere rağmen; dünyanın yaratılış düzeni henüz bozulmadı, hayat devam ediyor. Öyleyse göçte devam etmek zorundadır.

Durmak yok olmaktır.

İnsan da ancak yok olmakla karşı karşıya kaldığında göç eder zaten, durduğunda yok olacağını bilen tek varlıktır çünkü! Akıl ve idrak, sorumluluk ve farkındalık gibi özel yetenekler sadece insanda bir araya gelirler ve onu kainatın en değerli varlığı haline getirirler.

İşte bu varlığın kendini koruma hissi bilinç altında yaratılıştan yerleştirilmiş bir koddur ve kimse bunu silemez. Kendini insanlardan birileri ya da biri için feda eden yani kendi yokluğunu göze alan insanlar, kendinden daha değerli gördüğü bir başka insan ya da insan topluluğu için yokluğu göze almıştır.

Aslolan insandır ve bu asıl varlığı korumak için -garip bir yaratılış dengesi olarak- tüm dünyayı korumak gerekir. Hayat; birbirine özel kodlar ve bağlarla kenetlenmiş bir gen zincirinin büyük ve vücut bulmuş halinden ibarettir. Zincir kırılırsa hayat kırılır, yok olur.

Günümüz dünyasının en büyük sorunlarından biri görülen göç hadisesinin, aslında en doğal olaylardan biri olduğunu görüp kabullendiğimizde, çok daha soğukkanlı ve düzgün bir çözüm noktasına varmamız işten bile değildir.

Atalarımız bugün yaşadığımız topraklarda doğmadılar ve bizden sonraki nesillerin hangi topraklarda öleceğine biz karar veremeyiz. Dünyanın göç serüveni içinde kimin, nerede ve hangi rolle yer alacağını bilmek bizi çok fazla aşan bir gelecek bilgisidir. Bu meçhul durum, dünün/tarihin gerçeğine dayanan ve bugünü/geleceği anlamlandırmak için ihtiyacımız olan önemli bir veridir.

17 Haziran 2020

Tarihin akışına direnmek



İnsanlık, zamanı durduracak bir yol bulamadı henüz, bulamayacak büyük ihtimalle. Üstelik sadece dünyaya özgü ve Allah(cc) için, -azamet ve kudreti hakkında bildiklerimizle düşündüğümüzde- çok küçük bir olay olan zaman, tek başına bizim boyumuzu çok aşıyor.

Tarih; bin bir tarifine rağmen neticede zaman içinde yaşanan olaylar silsilesinin adı olunca, akışına direnmek en azından zamanın geçmesine direnmek gibi imkansız hale geliveriyor.

Ancak bir yerde bir gariplik var. Başlangıcı ve akışın önemli noktaları, bizim asla kontrol etme ya da denetleme imkanımız olmayan verilerle tayin ediliyor.

Tarihin akışına müdahale mümkün değil ama tarihe bakışa getirilen sınırları doğrultmak ya da kaldırmak pekala olabilecek ve yapılması gereken bir şey.

Bizim için, doğruluğu tartışılamaz olan vahye dayanan bilgilerle mukayese ettiğimizde apaçık çelişkiler olduğu halde, çocukluktan itibaren ısrar ve inatla bu tarih akışına şartlandırılarak büyütülen nesiller, bir yerde iç dünyalarında iman ettikleri hakikatlerden uzaklaşıyor ve devamında bilerek ya da farkında olmadan, inandıkları hakikati bu öğretilerle inkar eder hale geliyorlar.

Böylelikle bakış açısı sınırlandırılan biz sıradan insanlar için, tarihin akışına değil de bu bakışlara direnmek şart oluyor.

Hiçbir bilimsel bulgu ya da arkeolojik kazı sonucu çıkarılan ve karbon testleriyle tarihi belirlenen hiçbir mabet, Kabe’den eski olamaz. Hemen hepimizin bildiği, insanlık tarihini değiştiren buluş olarak takdim edilen, Göbeklitepe’deki kalıntıların en eski mabet olma ihtimali yoktur. Nedeni çok belli ve nettir:

“İnsanlar için mabet olarak kurulan ilk ev Mekke'deki, mübarek ve bütün insanlar için doğru yola yöneltici işaret olan evdir.” (Ali İmran 96)

Bütün dünyanın bilim adamları bir araya gelip bunu söylese, teknoloji ve testlerin tamamı aksini söylüyor deseler de; ya yanılıyorlar, ya da yalan söylüyorlar. Bizim için olay bu kadar kesindir.
İnsanlık tarihi, yeryüzüne Adem(a)’ın cennetten indirilmesi ile başlar. Adem(a) ve evlatları, ona indirilen vahyi okuyan ve yazan, hayvancılık ve çiftçilik yapan, gerekli aletin bilgisini vahiyle öğrenmiş insanlardı. Kabe’yi onlar inşa ettiler. Kendileri için de evler yaptılar ve oralarda yaşadılar. Yani inşaatçılık bilgilerine de sahiptiler. Hayvanları evcilleştirdiler, aletler yaptılar ve kullandılar. Hayatın bütün gereklerini vahiyle gelen ilimle öğrenip, uygulayarak yaşadılar.

Bizim tarih anlayışımızda, az gelişmiş insan modeli yoktur. Mağaralarda konuşmayı bilmeyen, medeniyetsiz ve vahşi bir hayat sürmüş atalar hikayeden ibarettir. Atalarını maymunlaştırmaya çalışanların çizdiği bu yolun varacağı yer, ağaç tepelerinde maymunların yanına tünemek olacaktır.

Sırf vahiyle gelen yaratılış bilgisini inkar edebilmek ve insanlığın tevhid akidesinden uzaklaşmasına “akla yatar” bir yol uydurmak için devasa bir tarih hikayesi kurguluyorlar. Duvarlara çizilen resimlerle tarih yazarak, bize vahiyle bildirilen gerçekleri unutturmalarına izin vermemek için, bu tarihin akışına direnmek zorundayız.

Elbette, bugün olduğu gibi dün de, dünyanın her yerinde her toplumda hayat standartları aynı değildi. Şu anda bile Afrika’nın bir yerinde, ya da Amerika ormanlarının derinliklerinde, bize göre ilkel bir hayat süren toplulukların olması, geçmişin tamamen böyle olmadığına delil olur.

Arkeologların bulduklarının, ne kadarının neyi ifade ettiğini bilmiyoruz. Sözlerine güvenmekten sakındırıldığımız ve yalanlarla dünyayı ve toplumları ifsat eden, dünyanın birçok yerini sömürerek kendini semirten, kapitalist ve emperyalistlerin yazdığı tarihin akışına direnmek mecburiyetindeyiz.
Bu hem bir imani sorumluluk, hem de aldatılmaya razı olmamak için, insanlık adına bir onur görevidir.

Bizim gibi, hakikatin bizzat kaynağına sahip, önünden ve ardından kendisine batıl yaklaşamayan ve hakkaniyetinde hiçbir şüphenin olmadığı Kur’an ile beslenen bir ümmet için, bu dayatılan yalan tarihin akışına direnmek ve yönünü vahye göre ayarlamak herhalde en akıllıca yoldur.

Zamanı dolayısıyla tarihi durduramayız ama akışın yönünü inandığımız doğrularla yeniden çizebiliriz.

13 Haziran 2020

Meziyet veya rezalet olan cüret



Ticaret yapmak için bir cüret veya cesaret gerektiğini hemen herkes bilir. Bunun gibi hayatın gailesi içinde bazı sıradan işlerde bir nebze cüretkarlık makbuldür ve gereklidir. Hele er meydanına cesaret olmadan çıkılmaz bile.

Ancak konu din olunca, ayetler ve hadisler olunca, mukaddesat olunca; ahirete olan iman, hesaba duyulan endişe ve ateşe atılmaktan duyulacak korku gündeme gelmeli ve kişinin söz ve davranışlarında bunlar görülmelidir.

Dinde “ictihad” seviyesine yükselen ulema için, fetva vermek yahut “ictihad” etmek, öyle sanıldığı kadar kolay ve rahat bir iş ya da işlem değildir. Bu devasa bir ilim yükünü sırtlamakla başlayan ağır bir sorumluluk ve büyük bir yüktür. Bu sebeple müctehidlerin sayısı azdır. Onlar da herhangi bir meselede bir söz söylemek için; sahip oldukları bütün birikimi kullanarak, usulün kurallarına uyarak ve daha birçok esas ve maslahatı göz önüne alarak ağızlarını açarlar.

Bunların tam aksi olan zümrede ise; dini bir akıl cambazlığı ya da beyin jimnastiği alanı görenler, İslami bir hayat yaşamaktan kaçmak için dinin temellerine bomba koymaktan çekinmeyen din teröristleri karşımıza çıkıyor.

Biraz bir şeyler bilenlerindeki bu cüretkarlığın, cahiller arasında pervasızlığa dönüşmesi, mukaddesatın dalgaya alınması, hayatın en ciddi meselesi olan dinin eğlence edinilmesi herhalde aklı başında her insan için düşünülecek en vahim rezalettir.

Bunun için herkesin bir sebebi olabilir ama şahsi öfkeler, cinsi hırslar, birilerine kızgınlıklar, ilgi çekme sevdası, toptan boş işler uğruna ahiretini yakmak nasıl bir aptallıktır, nasıl bir ahmaklıktır anlamak mümkün değil.

Ayet ve hadislerin lafızlarını değiştirerek mesaj vermeye çalışmak yalancı peygamber Müseylemet’ul Kezzab’ın adetidir, yoludur, sünnetidir. Allah(cc)’e ve rasulü Muhammed(sas)’e iman edenler için yol da adet de sünnet de bellidir; ayet ve hadislerle ilgili ancak edep ve haşyetle konuşurlar.

Bir de “bel’am” bile olamayacak kapasitedeki muhteris ve münafık ama hoca denilen adamlar var; bu dine yapılan her saldırının, atılan her iftiranın, yakılan her fitne ateşinin hemen başında bitiyorlar. Mal bulmuş mağribi gibi, cahillerden daha cahil, kafirlerden daha kafir bir dil ve üslupla, cüret ve hayasızlıkla özellikle hadisleri eğlence edinmek gibi bir alçaklığa cüret edip, salyalarını akıtarak saldırıya katılıyorlar.

Ne yazık ki onların karşısında duracak olanlar ya hiç çıkmıyor ortaya, ya da geç kalıyorlar. Bu adalet ve hakkaniyetin temsilcileri olmalarını beklediklerimizin, korkaklığı ya da çekingenliği bize çok pahalıya mal oluyor. Kimisi arsızların medya gücünden, kimisi ardındaki kitlenin kalabalığından, kimisi hakim anlayışa baş kaldırmaya cesaret edemediğinden, bu hoca bozuntularını direk olarak muhatap alıp, adını sanını zikredip, ağzının payını vermek yerine, dolaylı ve imalı sözlerle cevap vermeye çalışıyorsa da, hakikati ortaya koyma hususunda maalesef yetersiz ve etkisi sınırlı olarak kalıyorlar.

Tabi bu sapkınlık ve cüretkarlığın destek bulmasında tek etken bu olmadığı gibi, tek çare de bu salih insanlar olarak bildiklerimizin ortaya çıkması değildir. Ancak bu dinin kendilerine peygamberlerinin varisliği sıfatını verdiği insanların, bunu hak etmeleri ve gereğini yerine getirmeleri gibi bir sorumlulukları olduğu da göz ardı edilemeyecek büyük bir hakikattir.

Evlatlarının cahilliği ve alimlerinin acziyeti arasında sıkışıp kalan İslam ümmetinin felahının yolu bellidir. Ne ki, bu yola başını koyacak, bedenini koyacak, ruhunu ve canını koyacak salih ve cesur alimlerin sayısının azlığı, yahut seslerinin kısıklığı, muhtemel bir dirilişin başlamasını sürekli erteliyor.

İlim ve siyasetin, ahlak ve ticaretin, adalet ve muamelatın, irfan ve muhabbetin, edep ve ailenin, uhuvvet ve diyanetin, şiar ve mukaddesatın yeniden ve yeni bir aşkla, dertle, fütüvvetle ortaya konmasına ihtiyacımız var.

Her birimizin olduğumuz noktada ve gereken kadarını yüklenmemiz halinde, yük değil büyük bir meziyet ve medeniyet olacak bu değerler manzumesinin; dünyamızın refah ve maslahatını olduğu kadar, ahiretimizin felah ve menfaatini sağlayacak yegane yol olduğundan şüphemiz yoktur.
Biz yürümediğimiz için yol uzuyor, biz yaşamadığımız için dünyanın tadı kalmıyor.

Bu dünya mülkü Allah(cc)’in ve O bizi buna varis kılmak istiyor. Biz neden istemiyoruz? Hem dünyanın mülküne mirasçı, hem ahiretin cennetine sahip olmayı istemekten bizi alıkoyan nedir?

09 Haziran 2020

Bilal'in akrabalarını seviyoruz



Tarih okuyor ya da dinliyorsak veya en azından seyrediyorsak; olayların bir şekilde benzeştiğini ve tarihin aslında tekrar ettiğini, isimlerin ve zamanların değişmesine rağmen olayların ve sonuçların aynı olduğunu fark edip, “ha evet doğruymuş, tarih tekerrür ediyormuş” diyoruzdur.

Neticede dünyanın kaderinin akışı içinde insanın olayları etkileme gücünün sınırları belli olunca, bir de bunlara insani zaaflar ve hırslar eklenince değişecek pek bir şey kalmıyor aslında.

Velakin, genel itibariyle tekrarlanmasına rağmen ibret alınması konusunda tekrarın pek az seviyelerde kaldığını da hemen hepimiz söyler dururuz. İbret alınsaydı tekrar eder miydi sorusunun cevabı; “evet yine de tekrar ederdi” olacaktır. Ya da insanoğlu bu, ibret alanların tarihin akışına etkisi ne kadar olacak ki? Değişmezdi bir şey ve tekrarları izler dururduk.

Gerçi sıkıntı yok, biz tekrarları izler ya da yaşar gibi değiliz zaten; her gün yeniden aynı şeyleri yaşasak da, aynı heyecan ve merakla, aslında aynı çıkacak sonuçları bekliyoruz. Sonra aynı şeylere şaşırmaya, kızmaya devam ediyoruz. Ha arada da sevinmeye tabi, az da olsa…

Şimdi dünyanın gündemini sarsan bir siyahi cinayetiyle herkesin aklına gelen, ayrımcılık, ırkçılık gibi kötülüklerin engellenmesinin ne kadar önemli olduğu gerçeğiyle bir kez daha yüzleşiyoruz. Aynı zamanda bazı tarihi inceliklerin hikmetini anlamak için bize bu olaylar yeni birer işaret oluveriyorlar.

Bakın Müslümanlar arasında siyahi biri hakkında sadece ten renginden dolayı kimsenin kötü bir bakış açısı olmayışının çok narin bir temeli vardır. Bilal(ra) gibi sevilen bir sahabenin siyahi oluşu ve bununla meşhur olması, bütün Müslümanların gönlüne siyah bir inci gibi pırıldayan bir siyahi muhabbeti düşürür.

Ne zaman bir siyahi ile karşılaşsak ona Bilal’in akrabası gözüyle bakarız, farkında olarak ya da olmayarak sempati duyarız. Hatta suça karışan ve türlü melanetler işleyen siyahileri bile iç dünyamızda temize çıkarır, sorumluluğu onların zenginliklerini çalan ve onlara fakirlik ve gariplik bırakan batıya yükler, onlara pek laf söyleyemeyiz.

Bugün modern dünyanın -siyahilerle başlayarak- ırklarla yaşadığı sorunlar bize; sahabenin arasından siyahi Bilal’in müezzin kılınmasının, Farisi Selman’ın ehli beyte alınmasının, Rumi Süheyb’in fedakarlıkta örnek olmasının ve daha nice Arap ve acemin kardeş kılınmasının hikmetini anlatıyor.

İslam bizim kodlarımıza ırkların ve renklerin sorun değil birer ayet olduğunu gergef gibi ayet ve hadislerle işlemiş ve kıyamete kadar olası bütün ayrımcılıkları temelden çözmüştür. Mesele kardeşliktir, mesele takvadır. Kimsenin etine, kanına ya da tenine, rengine bakılmaz!

Kur’an ile bize bildirilen geçmişin kıssaları, bir nevi üç boyutlu olarak bize aktarılırken, onları tekrar zannetmemiz bakışımızın tek noktada takılı kalmasındandır. Oysa ayet ve hadislerle çizilen büyük fıtrat ufkunun bize kazandırdığı bakış açısı, hem madde ve manayı hem de ahiret ve dünyayı kapsar.

İnsana, olaylara ve hatta eşyalara bir yandan bakıp, bir ucundan dokunup, bir kenarından tutunup ahkam kesemeyiz. Hoşumuza giden bir şeyiyle ele alıp hoşlanmadıklarımızı görmezden gelemeyiz. Dışına, tenine, rengine, cinsine bakıp; varlığını, ayetliğini, hikmetini, ahiretini, hesabını göz ardı edemeyiz.

Küçük bir nüansın, nasıl tarih boyu dünyaya, adalet ve merhamet aşıladığına şahit olmak, bir bakıma İslam’ın hakkaniyet ve hakikatinin de bir göstergesidir. İslam; sıradan bir hikaye gibi anlatılıp giden bir efsanenin değil, insanların ve toplumların sorunlarını çözen, dertlerine derman olan ilahi dokunuşların hayata yansımasının adıdır.

Irkçılığın mağdurlarına da bulaşan bir hastalık olduğunu yıllar önce bir Somalili öğretmişti bana; ona göre teni daha siyah olanlar ona saygı duymalıydı, zira onun teni biraz açıktı. Bunu o kadar inanarak ve normal bir şey gibi söylemişti ki, donmuş kalmıştım…

Bu noktada şöyle bir dönüp kendimize bakmanın ve kimleri hangi sebeple hor gördüğümüzün hesabını yapmamızın zamanıdır. Tarih tekerrür ediyor, ona müdahale edemiyoruz ama hiç değilse kendimiz için ibretleri kaçırmayabiliriz.

Yalnızca siyahi olduğu için bir adamı tekmelemekle; yalnız Kürt olduğu için, sadece Suriyeli dendiği için, sadece falan şehirli, falan mahalleli bilindiği için bir insanı hor görmenin, bazı sıradan haklarını bile kabul etmemenin, özgürce dolaşmasına, konuşmasına, yürümesine, alış veriş yapmasına, yaşamasına katlanamamanın nasıl bir farkı vardır ki?

Evet tarih, farklı açılardan tekrar eden olaylar silsilesinden ibaret; mesele, farklı açılardan bakıp, kendimiz ve toplumumuz için hayra vesile olacak ibretleri çıkartabilmekte. Yaşadığımız günler de tarihten birer sayfa, yaşayanlar ibret almazsa gelecekteki nesillerin ibret almasından bize ne fayda?


01 Haziran 2020

Fetih, işgal ve Ayasofya’ya dair


İş yapmaktan konuşmaya vakit bulamayanların devrinden çok uzaklara, konuşmaktan iş yapmaya vakitleri kalmayanların zamanına denk geldik. Herkes kadar biz de bu nehrin suyundan içtik ve kıyısında karnımızı doyurduk. Ondandır rahat yazacak olmam…

Her sene bu zamanlarda hep aynı şeyleri tartışmak gibi bir adetimiz var. Artık yerli ve milli bir alışkanlığımız olduğundan, geri kalmamak gerekiyor. Üstümüze düşeni yapmalı ve bu sürece her birimiz ayrı ayrı katkıda bulunmalıyız. İlla bir şeyler bilmemiz gerekmiyor, bir şeyler duymuş olmamız da yeter. Yeter ki konuşalım, susmayalım.

İşte bu bağlamda, üstümüze üstümüze gelenlere birkaç cümle de ben edeyim istedim.

Müslümanların fetihleri ile gayri müslim işgalleri arasındaki bariz fark; biz bir tek ibadethaneye sembolik olarak el koymuş, yine ibadethane olarak kullanmışız, onlarsa bizim camilerimizin tamamını yakmış, yıkmış ve yok etmişler.

O mecrada kimse bize laf edemez!

Sadece ibadethanelerimizi değil bütün hatıramızı yok edinceye kadar uğraşmışlar; insanlarımızı katliama tabi tutmuş, kütüphanelerimizi yakmışlar. Düne kadar yüzlerce yıl kaldığımız yerlerde esamemizi bırakmamaya çalışmışlar. Oysa biz, ne dinlerine ne kültürlerine dokunmamışız.

Evet, güç kimdeyse onun hükmü geçer, mühür kimdeyse Süleyman odur amma azıcık hayası olan şöyle bir dönüp mukayese eder de Müslümanlara laf etmekten dilini çeker.

Tarih nehrinde yüzen cesetlerin, kitapların ve insanlığın katili biz değiliz, onlar…

Fatih’in Ayasofya’yı camiye çevirmesine itirazınız mı var?

Hiçbir hükmü yok bunun, siz kimsiniz Fatih’i yargılama cüretini nereden aldınız?

Ayasofya’nın yeniden cami olmasını istemek, Müslümanların en tabii hakkıdır, elde eder ya da edemezler bunu zaman gösterir.

Ayasofya bir zamanlar kiliseydi, cami oldu, sonra müze oldu. Demek ki devran dönüyor, gün gelir tekrar cami de olabilir, yeter ki o kudrete erişelim.

Söylemekten bıktık ama bakın;

Biz firavunların piramitlerine dokunmamışız, Petra’daki evlere, Palmira tapınağına karışmamışız. Hadi onlar uzak, memleketin her bir köşesinde hala Bizans eserleri duruyor, tapınakları, tiyatroları ayakta.

İslam bize, üstün bir adalet ve ahlak duruşu vermiş, onun bunun yaptıklarından gocunacak, yıkmaya çalışacak düşüklük bizden uzak dursun. Biz yapanlar idik, yine yapıcılar biz olmalıyız.
Bir de Balkanlara, Endülüs’e bakın…

Ardından ağıtlar yakılacak büyük yıkımlar yaşamışız, bugün hala Endülüs denilince yitik bir cennetten bahsettiğimizi düşünürüz. Balkanlar denilince, Tuna boylarında at üstünde, kanatları uçuşan bir akıncının evlatlarının çamurlar içinde sürgün edilişini görürüz.

Biz sadece kaybetmemiş aynı zamanda yok edilmeye çalışılmış bir neslin evlatlarıyız. Ama şimdi bir de fethi başımıza kakmaya çalışıyorlar. Neredeyse özür dileyip, gerisin geri iade etmemizi isteyecek kadar utanmazlar.

Bunların arasında tatlı su Müslümanlarının oluşu hiç şaşırtıcı değil. İslam’ın geleceğini ya da Müslümanların maslahat ve menfaatini düşünmek gibi bir derdi olmayanların tamamı hep batı kapılarında kemik beklerler. Elde edebilmek için salladıkları kuyruk sayısı belirsizdir. Efendilerinin takdir dolu bir bakışına muhatap olabilmek için, Fatih’e de bize de hırlayıp duruyorlar.

Ayasofya ya da başka bir eski kilisenin cami olmasından rahatsız olmak, maalesef iflah olmaz bir batı hastalığının alametlerindendir. Oysa onlara yaranmak için yenen her lokma bünyede zehir etkisi yapıyor. Bunu hoşgörü veya demokrasi sosuyla tatlandırmanın faydası yok. Zehir zehirdir, öldürüyor ruhumuzu…

24 Mayıs 2020

Her şey olması gerektiği gibiydi



Günler ne uzun ne kısaydı,
havalar ne sıcak ne soğuktu,
mevsim ne yaz ne kıştı,
bazen yağmur yağdı bazen güneş açtı,
ay tam 30 gündü,
oruç hepimizin tutabileceği kadar, Ramazan 1 aydı,
sahura kaldıracak saatlerimiz, iftarı duyuracak ezanlarımız vardı,
teravih yoktu ama vakit namazları vardı,
Cuma namazı yoktu ve yerine konulacak bir şey olmadı,
fakir fukara olduğu kadar, onlara sadaka verecek zengin de vardı; zenginlerin malı fakirlere yetti hatta arttı,
adet olmayan işler yapılamayınca, gerçek adetler hatırlandı,
ekmek paylaşıldı, borçlar paylaşıldı, hayat paylaşıldı,
kimse aç, kimse açıkta kalmadı,
yarın için rızık endişemiz olmadı,
bir düşman saldırısı beklemedik,
sağlamdık, hastalarımız muaftı,
ecel gelse, iman ile göçme umudumuz çoktu,
Ramazan ayı bereket ve rahmetle geldi,
nasibimiz kadar aldık, geriye hayıflanmalarımız kaldı,
Bayrama erdik, affedilmiş olma ihtimalimiz vardı,
olan her şeyde ve olmayanda hayır vardı,
her şey olması gerektiği gibi oldu,
kader hükmünü icra etti, ömrü biten eceline kavuştu,
kavga gürültü isteyen de, muhabbet ve sohbet isteyen de aradığını buldu,
zaman geçti, geçecek, bu alemde duran hiçbir şey olmadı, kalan hiçbir şey olmadı,
baki olan yalnız ve sadece Allah(cc) vardı.

Bayramımız mübarek, sevincimiz dünyada ve ahirette daim olsun...

20 Mayıs 2020

Kur'an ve sünnetle duygusal bağ kurmak



Evet hepimiz kesin olarak iman edip biliyoruz ki; Allah(cc)’in indirdiği vahiy ve kelamı olan Kur’an ile Rasulü(sas)’in din hususunda bize nakledilen bütün uygulamalarının genel adı olarak sünnet, bu dinin temel iki esasıdır. Bunlar olmadan ne din olur ne dini hayat, ne dünya kurtulur ne ahiret.

İman dediğimiz, Kur’an ve sünnet ile bize bildirilen hakikatlerin doğruluğundan emin olmak, tamamını tasdik etmek ve aksine bir iş ya da söylemde bulunmamak demektir. Ortalama bilgi sahibi her Müslüman, nelere inanması, nelerden yüz çevirmesi gerektiğini bilir, bilmek zorundadır. Hayatının en değerli bilgisi budur. Olmazsa olmazımız, inanılması gerekenleri bilmek ve tasdik etmek, imanımıza aykırı olanları da bilmek ve reddetmektir.

Ancak Kur’an ve sünnet, sadece teknik ve teorik bilgiler olmayıp aynı zamanda gönülden bağlı olduğumuz hayat kaynaklarımızdır. Ayetlerden bir ayeti duyduğumuzda, kör ya da sağır numarası yapma lüksümüz olmadığı gibi, anladıklarımızı tatbik etmeme seçeneğimiz de bulunmuyor.

Gönül bağı dediğim ise; ayetlerin anlattıklarını hissetmek, hadislerin vurgularını yüreğinde duymak, mutlak doğruyu duyan birinin hassasiyetiyle ve samimi olarak -elimizle ya da dilimizin yanında- kalbimizle de tepki vermektir.

Bunun nasılını yine Rasulullah(sas)’in sünnetinden ve sahabenin davranışlarından görebiliyoruz. O(sas), Kur’an okur ya da dinlerken, ayetlerde anlatılanlara göre doğal insani tepkiler verirdi. Sorumluluk yükleyen ayetlerde bunu hisseden bir peygamber olarak, hem tebliğini yapar hem de o sorumluluğun ağırlığı ile yaşlandığını ifade ederdi. Azap ayetleri okunurken haşyetle ürperir, içi titreyerek, hem kendisi hem ümmeti için ıstırap duyar ve gözyaşı dökerdi. Müjdeli ayetlerde sevinci yüzüne yansır, neşe ile mukabele ederdi.

O(sas), başkalarından Kur’an dinlemeyi sever, ancak dinledikleri onu hüzünlendirirdi. Ağlar ya da ağlar gibi olurdu. Detayları merak edenler bu konuda birazcık araştırma yapabilirler.
Bu bizim açımızdan; mutlak bir hakikate kesin bir imanla bağlanan bir insanın hissiyatını da imanına ram etmesi halidir. Yani iman ettiklerimizi gönlümüzün derinlerine kök salmış hakikatler olarak düşünürsek, ayetler karşısında vereceğimiz insani tepkiler onun meyveleridir. Köksüz ağacın meyvesi olmaz, daha çiçekken dökülür belki çiçek bile açamaz…

Aynı şekilde hadis ve sünnet karşısında, hissiyata dayalı bir bağ kurmakta Rasulullah(sas)’in dostlarının, sahabelerinin yoludur. Onlardan biri Allah’ın Rasulü ile ilgili bir şey anlatırken, anlattığı olayı adeta o an yeniden yaşardı. Söz ya da hadise hüzünlü ise ağlar, sevinçli ise gülerdi.
Müslümanların sevinçleriyle sevinip, hüzünleriyle üzülmeyi imanın alameti sayarak bunu anlamak bir derece mümkün ama söz konusu Rasulullah(sas) olunca sahabenin muhabbetinin sair insanlara nazaran çok daha büyük olduğunu söylemeye bile gerek yok.

Onlardan sonra gelen Salihler de böyle idiler. Bir hadis ya da bir hatıra naklederken, olayın ruh haline bürünür, hüzün ya da sevinci yaşarlardı.

Ayetler ve hadisler, kuru birer akademik bilgi kaynağı değillerdir. Hem de yeryüzünün gördüğü göreceği en ala hayat düzeninin ve en muhteşem hukuk sisteminin temelleri oldukları halde, aynı zamanda kalplerde yer eden bir muhabbetin, bağlılığın ve samimiyetin sembolleridirler.

Sünnet, peygamberlerden bir peygamber olan Muhammed bin Abdullah(sas)’in vasıtasıyla Allah(cc)’in bize din kıldığı bir kurallar manzumesi olduğu kadar, O’nun hayatının, mücadele ve tebliğinin, insan ve kul hallerinin en sade ve en doğru aktarılmış halidir.

Ayakları şişene kadar namaz kılan Peygamber(sas)’in şişen ayaklarının acıdığı bir hakikattir. Bunu taklit etmek ve tabi olmak için naklederken, şişen ayağın acısını hissetmemek mümkün olabilir mi?

Başına işkembe, yoluna dikenler dökülen bir Peygamber(sas)’den bahsederken, bunu sadece sabır ve sebatla davasını tebliğe devam eden örnek ve önder bir risalet görevi olarak aktarıp, o işkembenin pisliğinin dünyanın en pak omuzlarına dökülmesinin öfkesini, o dikenlerin yeryüzüne basan en şerefli ayağa batmasının acısını hissetmeden anlatıp geçebilir miyiz?

Cihad meydanında savaşan bir Peygamber(sas)’den bahsederken, kırılan dişinin, kanayan yanağının acısını hissetmemek mümkün olabilir mi? Yalnız korkusuz bir savaşçı örnekliğinden bahsedip geçebilir miyiz bu bahsi?

Cafer(ra), Habeşistan’dan yıllar sonra dönünce, onu boynuna sarılarak karşılayan bir Peygamber(sas)’den sadece sarılmanın fıkhına cevaziyet delili çıkarıpl, aynı zamanda hasretle sevdiği akrabasına, arkadaşına sarılan, özlem çekmiş bir yüreği hissetmeden geçebilir miyiz?

Ayetler ve hadisler; bizim hem boynumuzu büker, hem gönlümüzü. Hükümlerine karşı boynumuz kıldan ince, hatıralarına karşı gönlümüz ipekten hassastır.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...