29 Aralık 2018
Neticede insanız
İyilik ya da kötülük yapmaya meyyal yaratılmış, bir gün iyi ertesi gün kötü olabilen, bazen bir ömür iyi kalıp son anda yön değiştiren ya da tam tersi hayatını kötülüklerle heba etse de hayırlı ve iyi bir finalle toprağın altına gidebilen, yaratılışı en güzel ancak yaşayışı buna nispetle en kötü olabilen, olma ihtimali bulunan tek canlıyız.
Herhangi bir hayvan istese de insan kadar iyi ya da insan kadar kötü olamaz, esasen isteyemez de bunu; zira onlar yaratıcılarından aldıkları vahye itirazsız tabi olurlar, itiraz etme, sapma insana verilmiş bir imtihandır.
Bal yapmak arının varlık sebebidir, yapmazsa yok olur. Varlık sebebi ibadet olan insan da aslında yapmazsa yok olmaktadır ancak bunu anlaması için ölmesi gerekir.
İyiliklerden iyilik seçme imkânımız olan zamanlar en iyi anlarımızdır, hangisini seçersek seçelim iyidir zira. İyiliklerden birini terk edince bir başkasını yapamama gibi bir yasağımız da yoktur. Bu hem dinde hem insanlıkta böyledir.
Herhangi bir dini vecibeyi yerine getirmeyen birinin bir başkasını yapmasına bir mani yoktur. Oruç tutmayanın namaz kılabilmesi gibi.
Aynı şekilde herhangi bir kötülüğü ya da günah işleyenin de, diğer kötülük ya da günahlardan kaçınma imkân ve ihtimali vardır.
Kötülüklerden kötülük seçmek, haramlardan haram beğenmek ya da herhangi haram ya da kötülüğü küçümsemek; haramların ve kötülüklerin en tehlikelisidir.
Bir haramı ya da kötülüğü yapmıyor olmak kişiye başka bir haramı işleme ya da kötülük yapma serbestiyeti vermez.
Yine iyiliklerden bir iyiliği küçük görmek, gereksiz saymak ya da bir iyiliği yapmamanın başka bir iyiliğe engel olacağını sanmakta aynı derecede hata olur.
Bir iyiliği yapmıyor olmak kişiye başka iyiliklerin yolunu kapatmaz.
Neticede insanız, bir yanımız temiz bir yanımız kirli.
Kış günlerindeyiz, soğuğun ve doğal hadiselerin bölge bölge hayatı zorlaştırdığı hele de bazıları için çok daha zorlaştırdığı zamanlardayız. Evsizler ve evlerini ısıtma imkânı olmayanlar için yapılacak her iyilik şu an en güzel iyiliktir, en gerekli iyiliktir.
Çok uzaklarda değil, sadece sınırlarımızın ötesinde sellerin bastığı çadırlarda, dizlerine kadar sular içinde on binlerce insan yaşamaya çalışıyor.
İyilik yapabilmek için Allah(cc) herkese fırsat vermez, herkese imkân da vermez. Olsa da versem diyenlerimiz çok olduğu gibi, rastlasam da gerçekten ihtiyaç sahiplerine yardım etsem diyenlerimiz de vardır.
İyilik yapma imkânı ve fırsatı olanların kaçırmaması için her zaman doğru zamandır, her iyilik büyüktür ve her kötülükte öyle…
İyilik ibadettir, kötülük isyan; iyilik fazilettir, kötülük rezalet.
İyilik huzur ve sükûnet, kötülük kaygı ve telâşedir.
İyilik aydınlık ve ferahlıktır, kötülük karanlık ve sıkıntı.
“Yarım hurma ile de olsa cehennemden korunun!”
23 Aralık 2018
Kul kalmak yetmiyor mu?
Düşünce özgürlüğü ve ifade hürriyeti batılı bir puttu, üstüne doğulu kıyafet giydirip İslam hakkında kullanmaya kalkanlar ne yaptıklarını bilmiyorlarsa yazık, biliyorlarsa çok daha yazık!
Batılılar konu İslam olunca o putu çoktan yediler, bizimkilere ne oluyor anlamıyorum.
Allah'ın sınırlarını tanımayan bir düşünce özgürlüğünün nereye varacağını bilmek istemiyor olabilirler ama bizzat sınırlar ve kurallarla ilgili düşünmenin sonunda varılan nokta, akla tapınma ve mukaddesatı reddetmek oldu, oluyor.
Çok kafası çalışan ve çok iyi düşünebilen biri varsa otursun, Allah'ın arşının altında bir sinek kanadı kadar kalan uzayın sonuna bilgi olarak, tez olarak değil his olarak ulaşmayı düşünsün; delirmeden Allah'ın kudretine teslim olmak ya da aklından vazgeçmek durumunda kalır.
Acziyet ve kulluk gerçeğini içinizi sindirmeden bu din kalbinizi tatmin etmez!
Kuluz biz kul, yani Türkçesi köle!
Neyin havasındasınız?
Hangi özgürlük yaraşır bir köleye?
Özgür olmak isteyen nasıl kul kalır?
Bırakın kaçmaya çalışmayı, teslim olun kulluğa ve amel edin, kafi..
Ha şimdi düşünce özgürlüğünü kabul etmeyen bir yobaz mı oldum?
Hayır, kabul ediyorum!
Mesela oturun şehrimizin trafik sorunlarını nasıl çözeriz diye düşünün, harika bir özgürlük alanı.
Yeşili korumak ve gelecek nesillere daha sağlıklı bir çevre bırakmak için neler yapmalıyız, düşünün bol bol ve anlatın herkese.
Özgürsünüz.
İnsanlara faydalı teknolojiler, sağlıkla ilgili gelişmeler üretin düşünerek.
Yeryüzünün kibirli ve zalim devletlerinin sömürgelerine nasıl engel oluruz diye bol bol düşünün, özgürsünüz, özgürüz, özgürler!
İnsanların sorunlarını düşünmek ve çözüm aramak düşünce özgürlüğü olarak neyimize yetmiyor?
Neden Allah(cc)’in dinini kurcalamak, değiştirmek ve saptırmak için uğraşalım?
Nedir bize şeytanın gösterdiği, sağ ya da soldan yaklaşarak burnumuza uzattığı dünyalık kazanç?
Nedir elimize geçecek olan? İnsanların saygısı mı? Müslümanların hürmeti mi?
Ne olabildi tarih boyunca bu dini, fikirleri ve yaptıkları ile tahrif etmeye çalışanlar?
Ne olacak?
Ne olabilir?
Mekke yolunu yeniden mi keşfedeceğiz?
Medine yeterince nurlu değil mi de bizim süper düşüncelerimizle daha bir nurlanacak?
Beğenmediğimiz nedir?
Farzlar mı? Sünnetler mi?
Kitap mı sünnet mi ağır geliyor?
Yaşamak bize ağır geliyor diye aslını inkar edip, yok etmeye çalışmak nedir?
Allah(cc)’den hidayetimizi artırmasını dileyelim. Kalplerimizi iman ile tatmin etmesini ve bize İslam ile amel etmeyi kolaylaştırmasını isteyelim. O isteyene verir. Vereceğini vadetmiştir.
22 Aralık 2018
Dinde fikir hürriyeti yoktur
İnsanlar her konuda akıllarına geleni söylemeyi fikir
hürriyeti olarak algılamaya başladı. Çayın kalitesinden bahsetmeye benzer bir
rahatlıkla Kur’an ve sünnet hakkında ileri-geri konuşmaktan çekinmeyen bir
kitle var.
Diledikleri gibi saçmaladıkları bir sırada kendilerine
yönelen eleştiri ve kınamaları hemen bir fikir özgürlüğü maskesi ile
karşılamaya çalışıyorlar.
Din hususunda kimsenin aklına geleni söyleme, aklına geleni
hakikat diye ortaya atmaya, kendi fikirlerini dinin temellerine yerleştirmeye
hakkı, yetkisi ve izni yoktur.
Din tamamlanmış ve esasları ile kayıtlara geçmiştir. Bu
esaslar üzerinde ümmetin salih alimleri ittifak etmiş ve ümmetin tamamı da bu esaslar
üzerinde birleşmişlerdir.
Kimse, bu dinin Rasulü(sas)’nden, O’nun sahabesinden ve
onların yetiştirdikleri tabiinden daha iyi bu dini bilemez, anlayamaz veya
onların anladığından farklı bir anlayış getiremez.
Kur’an ve sünnet konusunda sapkınlardan başkasının şüphesi
ve tartışması olmaz. Bu iki temele itiraz edenin veya kendince yorumlarla
bunları iptal etmeye çalışanın da bu din içinde yeri kalmaz.
Kendilerine devrimizin akademik kariyer planlaması içinde
önemli bir yer edinen bazı isimler, otorite oldukları zehabına kapılarak, din
hususunda kuralları yeniden koymaya kalkıyorlar. Dinin temelleri olan Kur’an ve
sünnetin anlaşılması konusunda bir ihtilafı değil, bizzat bu kaynakların
kendilerini sorgulamaktan çekinmiyorlar.
Kur’an; Allah(cc)’in sözüdür, bunun aksini iddia eden, din sınırlarını
aşmış olur. Lafzı da manası da Allah(cc)’dendir. Herhangi bir kelimesi değiştirilmeden
vahyedilmiş, değiştirilmeden kaydedilmiş ve değiştirilmeden nakledilmiştir.
Kur’an’ın “yedi harf” yani 7 kıraat üzere olması arapça dil
kuralları içinde oluşan değişik söyleyiş şekillerinden olup, bunlar da yine
Rasulullah(sas)’e vahyedildikleri gibi bize nakledilmişlerdir.
Bu ortaya konulan iddialar tabi ki yeni değildir. Said bin
Cubeyr(ra) gibi büyük tabiin alimlerinin uğruna canlarını vermekten çekinmedikleri
Kur’an’ın Allah(cc) kelamı olduğu hakikatinin iptali için ortaya ilk nesilden
hemen sonra atılmışlar ve dönem dönem, değişik coğrafyalarda yeniden farklı söylemlerle
görülmüşlerdir.
Günümüzde ise batılı bir müsteşrik edasıyla bunları
tazeleyip dillendirenler, kendilerine yönelen itirazları fikir özgürlüğü
maskesiyle savuşturmaya çalışıyorlar. Ne yazık ki; Müslümanlar arasında dinleri
hakkında insanların fikir özgürlüğü olduğunu sanarak, bunları savunan kişiler
de görülüyor.
Hayır, Allah(cc)’in dininde fikir özgürlüğü yoktur. Esasen
din kavramı, akılla elde edilen veya tasarlanan bir konu değildir. Din, imana ve
kabule dayalı bir sistemdir.
Akılla meleklerin varlığına iman edemezsiniz! Akılla
göklerden bir meleğin Allah(cc)’in sözünü getirip bir insana aktarmasını
açıklayamazsınız!
Akılla ancak Allah(cc)’i idrak eder ve iman edersiniz. Sonra
da gelen vahye boyun eğer, hakikat olduğuna iman eder ve tabi olursunuz. Ya da
iman etmez ve tabi olmazsınız. Fakat dini akla uydurmaya, fikre tabi tutmaya
çalışırsanız sapıtır ve kendinize bir din türetmiş olursunuz. Ve bu artık
Allah(cc)’in dini olmaktan çıkar…
Dinin sınırları içinde fikir ve yaşantı olarak dolaşmak elbette
serbesttir. Sınırları tayin eden esasları yerinden sökmek hürriyet değil
isyandır!
20 Aralık 2018
Kaşıkçı Efekti
Bizler yani gündemi sıkı sıkıya takip eden, hemen her konuda
bir fikri olan, çağımız bilgili ve bilgiye aç insanları, artık bir şeyi çok iyi
öğrendik; hiçbir olay göründüğü gibi değildir, hele de uluslararası ilişkiler
ve siyasi faaliyetler söz konusu ise hiç değildir.
Arkalarda bir yerlerde gözle görülmeyen, kulakla duyulmayan
bir başka hesap görülüyor ya da götürülüyordur veya hasırların altından su
değil muhtelif akarsular geçiyordur.
Bir adım ötesinde, olayda adı geçen küresel emperyalist
devletlerden biri olunca, daha bir kulak kabartıp; acaba arkasında neler var,
kimlere yine demokrasi götürecek ya da hangi milletin kanını, canını, yer
altını ve yer üstünü sömürecekler diye beklemeye başlıyoruz.
Haksız da değiliz! Bütün bu beklentiler su-i zan değil yani,
tecrübe ile sabit acı gerçekler…
Önce işgal ediyorlar, can yakıp, malları gasp ediyorlar, şerefleri
yerlere atıp, insanları hayattan, bebeleri annelerinden, anneleri ciğerparelerinden
koparıyorlar.
Sonra, ya işleri bitiyor ya hesapları değişiyor ve ne
oluyorsa çekiliyorlar. Arkalarında yanmış ve yıkılmış bir ülke, hayalleri
çalınmış, hayatları karartılmış nesiller bırakıyorlar.
Kara ve kuru topraklar kalıyor geçtikleri yerlerde!
Arada da yer değiştiriyorlar; tıpkı merasını değiştiren
vahşi hayvan sürüleri gibi. Hayır, hayvanlara hakaret olmasın şimdi! Onlar
sadece doyuncaya kadar yer, bunlar gelecek nesillerinin nesillerine yetecek kadar
yeme peşindeler ve doymuyorlar.
Nihayetinde ne olduysa oldu ve Kaşıkçı cinayetinden sonra,
pervasız zalimlerin ve vicdansız katillerin büyük bir açığı yakalandı ki;
adımları titrek atmaya, kelimelere yuvarlak konuşmaya başladılar. Kibirlerine
katran döküldü. Simsiyah korkunç heykeller oldular.
Başkanları da kralları da boynu bükük kaldılar!
Ekonomik hamlelerini durdurdular. Neredeyse her cephede geri
adım atmak zorunda kaldılar.
Tabii ki her şeyi açıklamaya bir tek olay yeterli değil,
hele de karşımızda şeytanın yeryüzündeki en sadık askerleri dururken!
Tarih “Kaşıkçı Efekti” diye bir şeyler yazacak ve gelecek
nesiller tıpkı bizim ‘bir prens öldü diye dünya savaşı mı çıkar’ deyişimiz
gibi, ‘bir gazeteci öldürüldü diye Amerika geri adım mı atar’ diyecekler.
Tabii ki bu tek olay her şeyi açıklamıyor ama denklemin
bilinen sayısı gibi değerli, elimizdeki en net verilerden biri.
Yarınların ne getireceğini ve yukarıda da bahsettiğim gibi,
bu doyumsuz vahşi sürülerin ne yemek istediğini tahmin etmek kolay değil.
Temennim odur ki; onların boşalttıkları alanları, adalet ve
merhametle idare edecek ve mazlum halkların yaralarına merhem olacak adımlar
atacak birileri doldursun.
Bu toprakların insanları çok acı çekti ve artık biraz sükûnet
istiyor. Patlamalardan ve mermi seslerinden; çocukların konuşmayı, büyüklerin
gülmeyi unuttuğu bir bölge için daha ne istenebilir ki?
Yarın daha güzel haberler alabilme umudumuzu hiç kaybetmeyelim!
15 Aralık 2018
Toplumsal değişim; beklenti ve hüsran
Öyle ya da böyle hepimizin hayallerini dolduran,
hayatlarımızın hedefi haline getirdiğimiz birtakım toplumsal değişimler vardır.
Doğru ya da yanlış kısmından bağımsız, hepimizin içinde bir aslan yatar.
Bazılarımızın içindekinin, çakal ya da sırtlan olduğu elimize fırsat geçtiğinde
anlaşılır.
Bir kısmımız bu hayalleri gerçekleştirmek için ciddi adımlar
atar ve elde ettikleri semerelerle sevinir, şevke gelir, daha ötesi için
mücadele ederken; diğer bir yanımız, birilerinin nasılsa bu işi de yapacağı
umuduyla beklemeyi tercih eder.
Sırtlanlar en çok başka asil avcıların avını çalarak
beslenir, bu da fıtratının bir gereğidir, kimse ondan bir aslan asaleti
beklemez zaten!
İnsan olarak ömrümüz çok uzun değildir. Toplumlar da
insanların şekillendirdiği canlı birer varlık gibidirler. Biz ne isek,
yaşadığımız toplumu da ona dönüştürürüz. Dönüştüremiyor ya da değiştiremiyor
isek; ya biz sandığımız değilizdir ya da değişim için yaptıklarımız yanlıştır.
Neticede en ideal toplumların bile bir ömrü vardır ve vakti
geldiğinde son bulur.
Güzellik ve iyiliğin dünyada ömrü kısadır, gerçi dünyada her
şeyin ömrü kısadır. Çünkü dünyanın ömrü kısadır…
Bizlerin fertler olarak samimiyetle durduğumuz yerin,
yaşadığımız toplumdaki değeri, temsil ettiğimiz idealin de geleceğini
belirliyor.
Kendimizde bulduğumuz hakikat ve samimiyetin, muhataplarımızda
bulacağımız cevap ve değişim ile aynı oranda olduğunu bilmemiz gerekiyor.
Aynı minvalde; yürüdüğümüz yol, uyguladığımız metot,
sözlerimizin doğruluğu, işlerimizin gerçekliği ve niyetimizin samimiyeti,
sonucu belirleyen sebepler olarak, başkalarından önce kendimize bakmamız
gerektiğini hatırlatıyor.
On yıllar boyu tahrip edilen toplumları kısa bir sürede hayallerimizin
ufkuna taşıyamayınca hüsrana kapılmamız gereksiz olur. Batılın ve kötülüğün
ilmek ilmek işlenmesi gibi hakkın ve iyiliğin de dimağlara ilmek ilmek
işlenmesi gerekiyor.
Bugünden yarına, sihirli bir el ile kalpler evrilip
çevrilmeyecek! Sebepler yerine gelmeden bir nefes bile almamız ihtimal
dahilinde değil.
Kalpler Allah(cc)’ın elindedir. O’nun bozduğunu
düzeltebilecek yoktur, O’nun yaptığını yıkabilecekte yoktur.
Biz Müslümanların hayalindeki ideal toplum, tepeden inmeyecek!
Aksine gönüllerden çıkıp tepelere hakim olacaktır.
Tohumların en ideal ortamı topraktır. Serada yetiştirilen
meyveler ve sebzeler tatsızdır, gerçeklikten uzaktır. Fikir ve ideallerin
seralarda yetiştirilmesi ise genetik cinayettir.
Biz köklerimizi toprağımıza salmak ve başımızı çıkarmak
zorundayız. Güneşi verecek olan, O’nun ve bizim rabbimiz olan Allah(cc)’tır.
Suyu yağdıracak, rüzgarı çevirecek, gölgelerimizi atacak, yüzümüzü ağartacak O’dur.
En büyük hüsran, başarı ya da başarısızlığı kendimizden, çevremizden
ve sair insanlardan bilmek olur.
12 Aralık 2018
Hikmet detaylarda saklıdır
Her şeyi herkes bilemez, her konuda herkes bilgi sahibi de
olamaz. Her birimizin bakışı, görüşü farklıdır. İnsanız nihayetinde ve bir sürü
eksiğimiz, yetersizliklerimiz vardır, olacaktır, olmalıdır.
Büyük resimleri gören, her konuda uzman ve söz sahibi olmak
iddiasında olanlarımıza çoğu zaman güler geçeriz.
Manada hikmeti bulmak asıl büyük resimdir aslında…
Bunu görebilmek için de küçük gördüğümüz, değersiz
bulduğumuz bazı veriler, özel birer işaret olabilirler. Yani illa da büyük
resimleri görmemiz gerekmiyor, küçük detaylarla da bir çok hadiseyi idrak
etmemiz ya da bir kişi veya konu hakkında doğru kanaat sahibi olmamız mümkün
olabilir.
İnsan tanımak çoğumuzun en yanıldığı konuların başında
gelir. Her şey yolunda ve muhabbetimiz güllük gülistanlık iken yere göğe
sığdıramadığımız birinin, sonra bir başka yüzüyle karşılaşıp büyük şoklar
yaşayabiliriz.
Oysa sebepler üstüne kurulu bir dünyada, sebeplerin
oluşturduğu bir kaderle yaşıyoruz.
Yağmur yağmadan önce bulutlar görünmüştür ama biz aldırmayıp
yanımıza şemsiye almadıysak ıslanmamız mukadderdir ve yağmur masumdur! Gerçi,
Allah(cc)’in bir kevni ayeti olarak kar, yağmur gibi hadiseler suç ya da
günahla izafe edilemeyecek hadiselerdir ama maksat misal olsun.
Daha yakın bir örnek verecek olursak; bir insanın merhamet
duygusunun varlığı hakkında bize ipucu verecek pek çok şey vardır. Mesela size
çok iyi davranan birini, sebepsiz yere karınca öldürürken görürseniz bilin ki
onda merhamet yoktur ve bir gün kendisini sizin karşınızda karıncaya oranla
güçlü hissettiği an, sizi de ezebilme potansiyeline sahiptir.
Zayıf bir kediye tekme atmak kahramanlık değildir, değil mi?
Asıl kahramanlık, dev bir aslan üstüne yürürken geri adım atmamak, sebat ve
sabırla durup mücadele etmektir.
Trafikte galeyana gelip, başkalarının haklarını gasp eden
birinin, bir gün şartlar değiştiğinde sizin hakkınızı da gasp edeceğini
bekleyebilirsiniz.
Merhamet bir insanda ya vardır ya da yoktur. Varsa herkes ve
her şey için vardır ve yoksa herkes ve her şey için yoktur. Var gibi
davranmasına aldanmamak gerekir.
Kendisine Allah(cc) ve O’nun hakkı hatırlatıldığında
durmayan, durdurulamayan, Allah(cc)’in yasağına rağmen sahtekarlık, zulüm,
yalan ve fitneye devam edenin; Allah(cc) ve ahiret inancından, dindarlığından
şüphe etmek için, illa da cami duvarına bevl etmesini beklememek gerekir.
Hayat, küçük şeyler üstüne bina edilir. Baksanıza bir
nefeste can çıkmaktadır.
Din, küçük şeylerle başlar, yaşanır ya da biter. Bir kelime
ile iman edilip, yine bir kelime ile iman kaybedilmektedir.
Küçük detayların hikmetini kaçırmak bize çok büyük pahalara
mal olabilmektedir.
Bırakınız birileri büyük resimler çizsin, biz küçük
detaylara dikkat ederek yaşayalım.
Yoldan insanlara eziyet veren bir taşı kaldırmanın iman
alameti sayıldığı Nebevi bir anlayışın ümmeti olalım:
İman, yetmiş küsur
şubeye ayrılır. En üst derecesi ‘La ilahe illallah’ sözüdür. En alt derecesi
ise yolda insanlara eziyet veren şeyleri kaldırıp atmaktır. Haya da imandan bir
şubedir. (Müslim)
08 Aralık 2018
Vahdet ama kimle ve nasıl?
Kısaca ‘Müslümanların birliği’ olarak tarif edebileceğimiz vahdet tabiri herhalde siyasi ihtilafların çıktığı ilk asırdan bu yana en çok dillendirilen hedef olmuştur. Ve fakat herhalde en çok ızdırap çekme sebeplerimizden de biridir.
Farklı coğrafyalarda farklı isimler altında bir beylik yahut devlet kuran her güç ve iktidar sahibi sair Müslümanların kendisine bağlanması gerektiğini düşünmüş, iddia etmiş hatta bu uğurda savaşmıştır. İktidar kavgalarının en büyükleri haliyle devletler arasında çıkmış ve bazen çok uzun yıllarımıza ve canlarımıza mal olmuştur.
Temelde hiçbir farklılıkları olmayan ama yalnızca kendi hakimiyetlerini güçlendirmek isteyen emirlerin hayalleri güç ve zaman kaybımızın maalesef ana sebeplerinden biri olmuştur.
Yine tarihi bir gerçeklik olarak; Müslümanlar arasında sağlanan, -tamamını kapsamasa bile- kahir ekseriyetinin dahil olduğu bir vahdetin sağlanması durumunda, dünyaya ve insanlığa adalet ve medeniyet getiren, güçlü ve büyük idareler kurmuşuzdur.
Geçmişin orduları ve şehirleri idare eden emir sahiplerinin savaşlarını anlamak için günümüze bakmak yeterlidir. Yakın tarihimizde işgal edilen Afganistan tecrübesi, Suriye savaşı ve benzeri coğrafyalarda düşmanlara değil kendimize; nefislerimize ve dünyalık heveslerimize yenildik.
Yine bugünlerde sıkça rastladığımız, gerek akidevi gerekse ameli sapmaların temelleri de tarihidir ve çoğunlukla siyasidir. Kendi iktidarlarını destekletmek maksadıyla siyasiler, görüşlerden bazılarını benimseyip hâkim kılmış ve idaresi altındakileri o görüşler etrafında toplayarak saltanatlarını sürdürmüşler.
Benzer yolları takip eden günümüz sulta sevdalıları, bu sebeple olsa gerek; önce Ehli Sünnet akidesini hedef alıyorlar. Direkt olarak saldıramadıkları için dolaylı olarak belamları eliyle önce akide kabuğumuzu kırmaya çalışıyorlar.
“Size anlatılan din uydurma, gerçek din bu değil” başlığı ile girişilen bu şeytani kampanya, sahabeden başlayarak salih önderlerimizi küçültme, değersizleştirme faaliyetleri ile devam ediyor. Teorik olarak sünnete ve kaynağı hadise saldırırken, bir yandan da Kur’an-ı kendi hedeflerine uygun şekilde tefsir etmeye çalışıyorlar.
Kur’an, onların keyiflerine yetmeyince, onun da eksik olduğunu iddia etmekten geri kalmıyorlar.
Gelenek diye aşağıladıkları aslında İslam’ın yüzyıllar boyu devam edegelen temel kaynaklarına dayanan ve Müslümanların pratik hayatlarına sinmiş olarak aktarılan birçok hakikati reddetmeyi marifet olarak sunuyorlar.
Ezan’ı eksik göstermeleri yetmiyor, sahabeye küfür ve hakareti sıradanlaştırıyorlar.
Sünnet bilincini yok etmek için; “peygamberin de annesi yoktu, bu da sünnet, hadi annenizi öldürün” diyebilecek kadar akıl ve mantıktan yoksun bu edepsiz ve kalitesiz kampanya Sünniliği yok etmeyi hedeflediği için en son noktada bir Şiilik daveti geliyor. Henüz o aşamaya gelmeyenlere takiye yapılarak avutulmaları sağlanıyor.
Bunları konuşanlar ve yazanlar ise mezhepçilik yapmakla suçlanarak diskalifiye edilmeye çalışıyor. Vahdet masalları söyleyenlerle gerçekten Müslümanların vahdetini amaçlayanlar arasında süren bu anlamsız ama maalesef taraftarı bol tartışmaların sonu gelmeyecektir. Mezhepçiliğin en alasını yapan ve kendi fitnelerini örtebilmek için başkalarını suçlayan bu uyanık “vahdetçiler”,aslında birilerinin siyasi emellerine hizmet ettiklerini düşünmeden propaganda yapmaya devam ediyorlar.
Ehli Sünnet akidesinden koparılan, kendi ülkesinden nefret eden ve her ortam ve şartta suçluyu kendi içinde arayan ama asla ve kat’a, asıl fitne merkezlerine laf edemeyen, çok güzel bir anti-emperyalizm sömürücüsü ve hatta en büyük Abd düşmanı geçinen ama aslında makbul dost gören bir Müslüman kitle oluşturmak istiyorlar.
Tarih boyunca emperyalist müstekbirlerle savaşmamış, bir şekilde onlarla anlaşarak hep Müslümanların aleyhine dolaplar çevirmiş, bütün gayesi kendi sultasını kurup, geçmişte Müslümanlar tarafından tarihe gömülen müşrik ve zalim devletlerini canlandırmak olan bu karanlık yapılarla kurulabilecek herhangi bir vahdetin olmadığını her akıl sahibi idrak edecektir.
Tarihi tersine çevirmek veya Fırat’ı tersine akıtmak isteyenler buyursunlar bu boş hayal uğruna kendilerini heba etsinler. Biz biliyoruz ki; onların orijinal fikir, harika tespit sandığı o saçmalıklar, tarih boyunca ne kadar bid’atçı sapkın kişi ve grup varsa onlar tarafından dile getirilmiş, saldırı aracı olarak kullanılmış ve hak ettikleri cevapları da almışlar, tarihimizin çöplüğünde yeterince var onlardan!
01 Aralık 2018
Belediyelerden ne bekliyoruz?
Gündem dediğimiz şey, bütün medyatik yönlendirmelere rağmen kendi ilgi alanlarımıza bağlıdır. Kim ne kadar bağırırsa bağırsın, zıplarsa zıplasın; duymak istemediğimiz sesi, görmek istemediğimiz nesneyi duymaz ve görmeyiz.
Belediyecilik ise istisnasız hepimizin hayatında kesin yeri olan bir mesele olduğundan bigâne kalmak gibi bir lüksümüz yoktur.
Kaçınılmaz olarak, kapımızın önünden geçen sokağa onlar hükmedecek, çöpümüzün akıbetini onlar belirleyecek, içtiğimiz suyun kalitesini onlar tayin edecektir. Bu durumda ne olursa olsun, kim ne yaparsa yapsın demek gerçekten büyük bir umursamazlık olur. Sonuçları bakımından bizi direk etkileyen olaylara bir şekilde müdahil olma imkânımız varsa bunu kullanmamız gayet normal bir davranış olur.
Fakat ülkemizde neredeyse pek çok şey gibi belediyecilikte olması gereken normal anlamından çok farklı yerlere sürüklenebiliyor. Müspet ya da menfi bakış açımızı belirleyen, belediyecilik hizmetlerinden çok siyasi duruşumuza, dünya görüşümüze göre şekilleniyor.
Oysa çok basit ve sıradan işler gibi görünse de; hepimizin hayatını kolaylaştıracak, işlerimizi yoluna koyacak, modern şehirlerin çekilmez yaşam tarzını biraz olsun hafifletecek şeyler isteyebiliriz ve bu isteklerimizi seçmemiz için önümüze adaylar koyanlardan isteyebiliriz.
Adayları biz tayin etmediğimiz için, sürece ancak aday tayin edenleri etkileyerek katkıda bulunma şansımız olabildiğinden böyle diyorum.
Sıradan bir vatandaş olarak, bir belediyeden beklentilerimi kısaca yazmak istiyorum.
- İçtiğim suyun temiz olmasını tercih ederim, musluğumdan içebileceğim kalitede su akması gerekir.
- Yakıt olarak kullandığım gazın sorunsuz ve güvenli olarak bana ulaşmasını isterim. Kömür yaksaydım bacalara filtre mecburiyeti isterdim ki zehir solumadan yaşama imkânımız olsun.
- Sokak ve caddelerde yaya kaldırımlarının mutlaka olmasını, engelli ya da bebek arabalı kişiler için mutlaka uygun rampalar yapılmasını isterim. Kaldırımların ortasında yürüyenleri engelleyen ağaç, direk ya da işyerlerinin sergilediği ürünlerinin kaldırılmasını isterim. Mesela görme engelliler için uygulanan çizgili kaldırım üzerine park eden araçların süratle kaldırılmasını, sahiplerinin bir daha yapmayacak kadar ciddi miktarda cezalar almasını isterim.
- Kaplaması ne tür olursa olsun, rögar kapaklarının yol ile aynı seviyede olmasını isterim. Araç kullanırken ya da toplu taşımada tekerlerin çukurlara düşmediği ya da ani yükseltilerle sarsılmadığımız kalitede olmasını tercih ederim.
- Trafik için belediyelerin radikal çözümler üretebileceğini sanmıyorum ama en azından trafik zabıtalarının araçlar içinde gezinmekten daha fazlasını yapabileceğini umuyorum. En azından rastladıkları kural ihlallerine yetkileri kadar müdahale etmelerini isterim.
- Mümkün olan her yere kamera ve radar kontrolleri uygulayarak kural ihlallerinin kişi ya da kurum aracı olduklarına bakmaksızın, herkese en yüksek cezaların yazılarak engellenmesini isterim.
- Parklar başta olmak üzere şehrin mümkün olan her yerinin, orta refüjler dahil ağaçlandırılmasını, yeşillendirilmesini isterim. İmara açılan engebeli ve aslında insan yaşamına uygun olmayan alanların yeşil alan olarak ayrılmalarını ve ağaçlandırılarak korular haline getirilmelerini isterim.
- Belediyelerin kültürel faaliyetlerini en aza indirmelerini, mümkünse tamamen kaldırmalarını tercih ederim. Bu alanın şehircilik gibi asli belediye hizmetleriyle bir alakası olmadığını düşünüyorum. Tiyatro, konser ve konferans gibi etkinliklere belediyelerin bütçe ve zaman ayırması, bu alanlarla hiç ilgilenmeyen büyük halk kesimlerinin haklarını heba etmek gibi geliyor. Buna Ramazan etkinliklerini de dahil ediyorum.
- Toplu taşımada çok geri kaldığımızı herkes biliyor ancak belediyelerimiz bu alanda gereken adımları atmakta hala çok yetersiz ve eksik; şehrimin her yerine toplu taşıma ile süratle ulaşabilmek isterim. Özellikle trafiği etkilemeyen metro çözümünün uygulanması gerekir.
- Belediye başkanlarının sürekli ve sık sık, halk ile etkileşimde olması gerektiğini düşünüyorum. Cami ve pazar yeri gibi halkın toplandığı mekânlarda bulunmalarını, şikâyet ve istekleri direk dinlemelerini isterim. Bu hem onların hem de halkın menfaatine olacaktır.
Bunlar ilk etapta aklıma gelen çok genel şeyler olabilir, her birimizin benzer farklı beklentileri de olacaktır. Ama isteklerimizi basit tutmamızda yerine gelme ihtimali bakımından fayda olduğunu düşünüyorum. Afaki şeylerle vakit kaybetmek yerine gerçek ihtiyaçlarımızı istemek ve beklemek daha hayırlı olur diye umut ediyorum.
Temennim, esas konunun “halkın dünya ve ahiret saadeti” olduğu konularla meşgul olmamızdan ibarettir.
30 Kasım 2018
Ceza mı Rıza mı?
Her insanın bir takım değer yargıları, ölçüleri, kırmızı çizgileri vardır. Günlük hayatımızda bunlara göre tavır alır, tepki gösterir ya da göstermeyiz.
Temel insani değerler diyebileceğimiz, fıtratımızdan kaynaklanan sınırlarda hemen her görüşten, en azından çoğumuz hem fikirdir. Yine yaratılışımız gereği her türlü sapmaya, bozmaya, sınırları aşmaya meyyal olduğumuz için, en umulmadık terslikleri, edepsizlikleri yahut zulümleri de biz insanlar yapabiliriz ve hatta yaparız.
İçimizden bazıları, ne yaratan Rabbi’ni ne de çevresindeki kullarını incitmemek namına; Allah(cc)’in kurallarına riayet eder, kulların da haklarına azami hassasiyetle dikkat ederler.
Temel maksatları rıza olan bu Rahman’ın kulları, toplumlarımızda genellikle en büyük hüsnü kabule muhatap olurlar. Parmakla gösterilir, örnek alınır, takip edilirler.
Bunların bir şeyi yapmaları ya da yapmamaları için başlarına bekçi dikmeye, hareketlerini gözetlemeye, cezalarla yola getirmeye ihtiyaçları olmaz. İnandıkları hesap gününde, boyunlarında başka bir insanın hakkı olmadan dirilmeyi hedefledikleri için, dünyadan zaten bir parça süssüz ve desensiz bezle ayrılırken, yanlarına başkalarının ağırlıklarını almayı istemezler.
Elleri ve dilleriyle başkalarını incitmekten sakınırken; yürürken toprağı incitmez, istikametlerini bozmadıkça kimsenin yolunu da kesmezler.
Rahman'ın kulları yeryüzünde alçak gönüllülükle yürürler ve bilgisizler kendilerine laf attıklarında 'selam' derler. (Furkan 63)
Bazılarımız içinse, başlarının üstünde sallanacak bir sopa elzemdir. Ceza tehdidi ya da korkusu olmadan bir iş yapmazlar, kurallara uymaz, yolda kalamazlar. O kadar ki, bir trafik ışığına uymak için bile onları gözetleyen ayrıca bir kamera olması gerekir. Başkalarının haklarına riayet etmek bir yana, hiç akıllarına bile getirmezler.
Çiğnedikleri hukukun, görmezden geldikleri kul haklarının dünyada ve ahirette karşılarına çıkma ihtimalini unutarak yaşar, ancak gözle görülür bir takipçi ya da takip sistemi olduğunda yola gelirler. Bunları dünyalık işler için bir şekilde sağlamak mümkün olsa da uhrevi meseleler için melekleri gözleriyle görmek isterler.
Oysa hiçbir toplum sistemi yahut devlet düzeni her vatandaşını ayrı ayrı takip edecek bir yapıya sahip değildir. İnsanları ve toplumları nizama kavuşturan temel çözüm, insani bir vicdan ve uhrevi bir merhamet duygusudur.
Bozulmamış bir fıtratın sahip olduğu vicdan ve ahiret hesabını bilerek davranan selim bir kalp, insan olarak dünyada elde edilebilecek bütün üstün meziyetleri taşımaya yeterli altyapıya, temele, verimli toprağa sahip olmak demektir.
Vicdan ve merhamet dolu bir kalp için, Allah(cc)’in ya da insanların hukukuna riayet etmek için takip sistemlerine, kameralara, cezalara gerek kalmaz.
Çoğumuzun ezbere bildiği şu hadis bize nasihat olarak yetmez mi?
İman, yetmiş küsur şubeye ayrılır. En üst derecesi ‘La ilahe illallah’ sözüdür. En alt derecesi ise yolda insanlara eziyet veren şeyleri kaldırıp atmaktır. Hayâ da imandan bir şubedir. (Müslim)
Tefekkür, her akıl sahibi için nefes almak kadar hayati bir zorunluluktur.
Başkalarının haklarına riayet etmek; temiz fıtrat sahibi ve ahirete iman eden her insan için, özel bir gayret sarf etmeyi gerektirmeyen bir erdemdir.
28 Kasım 2018
Cehalet ve acziyet
Bizim toplumumuzun temel dinamiği ilimdir. Yaratılışımızdan
varlığımızı sürdürdüğümüz dünya hayatımız boyunca kendi aramızda ve diğer
varlıklara karşı her alanda üstünlüğün sebebi de budur.
Çok bilen, bilgiyi doğru kullanan halklar diğerlerine üstün
gelmiştir. Silahlar yapmak için kullanılan bilginin silahlardan güçlü olduğunu
söylemek yanlış olmaz. Artık klasikleşen ‘kalem kılıçtan keskindir’ kelam-ı
kibarı bu gerçeğin genel bir kabulünü gösterir.
Geçmişte yaşanan ve yüzyıllar sonra hala hasretle yad ettiğimiz
‘güzel ve kutlu günler’ ancak ilme ve ilim sahiplerine layık oldukları makam ve
ihtiramın gösterilmesi ile meydana çıkmıştır. Dün ve bugün yaşadığımız zor ve
kötü devirler de ilmi ve alimleri kaybettiğimizdendir.
Bunu sadece dini ilimler bağlamında söylemiyorum. Gerçi
bizim anlayışımızda dini ilimlerle fenni ilimlerin sert bir ayrımı ya da
karşıtlığı söz konusu değildir. Sadece faydalı ve faydasız olarak sınıflandırır
ve faydalı olan ilimlere sahip çıkarız, öğreniriz. Faydasız işlerden ve
ilimlerden uzak durmakla kendimiz ve toplumumuz için hayrı ve menfaati
hedefleriz.
Cehalet her şeyden önce acziyetin ve kifayetsizliğin
temelidir. İlmin olmadığı zemin, bir nevi bataklık gibidir; onda ne bir ürün
yetişir, ne de insanlara bir fayda beklenir. Daha da kötüsü, içine düşen
çırpınmakla kurtulamaz, aksine daha da batar.
Cehalet bir çaresizlik bitkisidir. Yetiştiği bataklığı daha
da pis, içinden çıkılamaz ve zararlı hale getirir.
Ve hepsinden beteri, cehalet; ilme ve ilim sahiplerine
hürmeti kaybetmektir. İşte tam da bu noktada acı bir hakikat cehlin suratını
tokatlar:
İlmi ve ilim sahiplerine saygısı olmayan ilim öğrenemez!
İlmin ve ilim sahiplerinin değerini kaybettiği toplumlar
için bir çölleşme ya da bataklıklaşma süreci başlar. Çünkü çok su da öldürür,
susuzlukta! Bataklığın öldürmesi yani cehaletin öldürmesi, hayatın sonu ermesi
değil anlamını kaybetmesidir.
İlim, insanı yaşatmıyorsa yani hayatın gayesine
ulaştırmıyorsa, aşırı sulanmış ve bataklığa dönüşmüş bir arazi demektir.
Alimlerin azciyeti, ilmin değerini kaybetmesi ile varılan
bir bataktır. Bundan tek sorumlu, ilmin değerini bilmeyen biz sıradan insanlar
değilizdir elbette, alimlerin kendileri de ilimlerini layık olduğu yücelikte
tutmakla yükümlüdürler.
Dünyalık bir takım ucuz menfaatler uğruna, idarecilere ya da
zenginlere yaranmak için ilimlerini ayağa düşüren alimlerin akıbeti biz
cahillerden pek güzel olmayacaktır.
Şahitlik edeceğim bir hakikat olarak; ‘ilme hürmeti olmayan
ne kadar öğrenirse öğrensin alim olamıyor, alime hürmeti olmayan ne kadar
okursa okusun öğrenemiyor, ilmin izzetine sahip çıkamayanı ilim yüceltmiyor’.
Bugün yaşadığımız fetret devri; cehaletin yaygınlık
kazanması ile ilmin kenarlara, köşelere itilmek yoluyla gündemden, hayattan ve
insanlardan uzaklaşmasıdır. İnsanlığın peygamberlerden mahrum kaldığı ‘boş’
dönemlere ‘fetret devri’ denilir aslında. Bu aynı zamanda ilimden mahrum
kalmanın adıdır.
Çözmemiz gereken en büyük sorunumuz, bu cehaletimiz ve
alimlerimizin acziyetidir.
23 Kasım 2018
Hürmetsiz/saygısız olmuyor
Okuduğumuz, dinlediğimiz, sevdiğimiz ve beğendiğimiz ne kadar güzel insan varsa, istisnasız hepsinde bir şahsiyet kalitesi ve göstergesi olarak, insanlara saygı ve değer yani hürmet görürüz.
İster arka planına İslam’ın haramlarını ekleyerek güçlendirilmiş bir hürmet deyin, ister kuru batılı insan hakları bağlamında saygı deyin, hangi kelimeyle söylendiğinden bağımsız olan gerçek; muhataplarımıza asgari de olsa değer vermeden herhangi bir muamele yaptığımızda karşılığının dostluk ya da yakınlık olmayacağıdır.
Biz vahiy temelli düşünen Müslümanlar için ise, davranış ve değer yargılarımızı tayin eden temel mihenk elbette Allah(cc)’in tayin ettiği kural ve kanunlar bütünü olarak dindir. Din bize, diğer insanlar, hatta canlılar ve daha da ötesinde tüm varlıklar için bakış açısı, davranış biçimi tayin eder.
Yeryüzü ve gökyüzü bize bir emanet olarak verilen, kullanımı bize ait lakin, sahibi bizim ve her varlığın Rabbi Allah(cc) olan, geçici kullanım haklarını elde edebileceğimiz varlıklardır. İnsan temelli kullanımlarda bile başkalarının hukukunu çiğnememek olarak, mutlaka göz önünde bulunduracağımız bir kural vardır.
Hiç kimse, yalnız kendi menfaat ya da kazancını düşünerek, başkalarının zarar görmesine sebep olma hakkına sahip olamaz. Kişisel haklarımız yani helallerimiz başkalarının kişisel hakları ile sınırlıdır yani haram kılınmıştır.
Tarlasının sınırını komşusunun tarlası içine kaydırmak, kaldırımda yürüyenlerin yoluna engel koymak, trafikte hakkı olan yolu birinden gasp etmek, kasten birini korkutmak hatta bir hayvanı ürkütmek gibi günlük karşılaşabileceğimiz ve bize basit gibi görünen hak ihlalleri hesap gününde karşımıza çıktığında çok şaşıracağımız kesin gibi…
Düşünsenize, mahşer meydanında bin bir cefa ile geçmiş, tam hesaplar başlamışken, ben de kendime baya güveniyorum zaten, hayırlısıyla cennete gideceğim umuduyla ilerlerken, aniden biri çıksa karşımıza; ‘sen falan gün falan yolda ilerlerken arabanı üstüme sürüp beni korkutmuştun, ver hakkımı yoksa gidemezsin’ dese!
Bu sadece bir değil, beş değil, neredeyse her gün defalarca tekrar etmiş ve kitaplar küçük ya da büyük ne varsa kaydetmiş, her bir adımın, kelimenin ve hatta nefesin hesabı soruluyor!
Kitap (amel defteri) konulmuştur. Suçluların onun içindekilerden dolayı korkuya kapıldıklarını görürsün. ‘Yazık bize! Bu kitaba da ne oluyor ki, küçük büyük hiçbir şey bırakmayıp saymış’ derler. Yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye haksızlık etmez. (Kehf 49)
Biz dünyada sorulacak hesaplardan çok ahirette verilecek hesabın endişesini taşıdığımız için farklıyız.
Biz işte tam da bu yüzden; insanlara, hayvanlara ve tüm kainata karşı herkesten daha hürmetkar ve herkesten daha sadık ve herkesten daha saygılıyız.
Biz işte tam da, kul hakkı dediğimiz ve ancak ilgili kula hakkı ödenmesi karşılığında ya da helal edilmesi şartıyla hesabından kurtulacağımız bir değere, bir kurala ve hatta bir kanuna sahip olduğumuz için; yerin ve göklerin, insanların ve hayvanların hukukunu koruyan medeniyetler inşa ederiz.
Kurdun kuzu ile yoldaşlık edişinin bir efsane olmaktan çıkması, ancak bizim bu anlayışımızla kuracağımız bir toplumla mümkün olabilecektir.
Ahiretin hesabını hesaptan çıkardığımızda, geriye bizden pek özel bir şey kalmaz! Kendileriyle yarışma azminde olduğumuz çağdaş emperyal sistemlere karşı dünyalık hesaplarla başarılı olma ihtimalimiz de pek yoktur.
Emiru’l Mu’minin Ömer(ra)’in savaşa giden orduya yazdığı mektupta dediği gibi; ‘onlara ancak haramlardan sakınmamız, farzlara sarılmamız ile üstün gelebiliriz.’ Takva yalnız ahirette değil dünyada da üstünlüğün tek yoludur, ölçüsüdür.
20 Kasım 2018
İnsanın Şımarıklığı
Her şeyi aklımıza, mantığımıza, anlayışımıza uydurmaya çalışıyoruz. Kafamıza uymayan adamlarla arkadaşlığı bırak, dinde kardeşliği bile tatil edecek kadar benciliz. Hoşumuza gitmeyen havalara bile kızıyor, tadını beğenmediğimiz meyvenin yetiştiği ağaca saldırıyoruz.
Bilmem kaç bin yıldır şu dünyada insan olarak yaşadık ve kim bilir daha kaç nesil yaşayacağız. Herhangi bir şekilde, kendimizde bir değişiklik yapma iradesine sahip değiliz. Bütün bir insanlık birleşsek ve şu insan kulağının yeri, ya da gözünün yeri şurasında olsaydı daha kullanışlı olurdu diyebilecek kadar bir marifetimiz asla olmadı.
Dünyanın varlığının sırrını araştıran en akıllı ve en bilimsel çalışmaların sonunda vardığımız nokta; “aslında dünya bu haliyle, bu olduğu noktada olmamalıydı” demekten öteye geçemiyor. Uzayın sonunu arıyoruz ve bilmem kaç milyar ışık yılı gittik hala sınırlarını tahmin bile edemiyoruz. Biraz fazla kafa yoranımız aklını yitiriyor.
Çok büyük medeniyetler kurduk, muhteşem şeyler keşfettik ama 6 ay buzun içinde donmuş halde bekledikten sonra, ısınınca canlanıp zıplayan kurbağanın sırrını kimse çözemiyor. Buna benzer, bilimin ya da çok gelişmiş insan aklının almadığı, anlamadığı, anlayamayacağı sayısız olay, canlı çevremizde dolaşıp duruyor.
Acizlik ve zavallılığımızı idrak ettiğimiz, iman noktasında bile mırın-kırın etmekten geri durmuyoruz!
Allah(cc)’ı imanımızla minnet altında bırakmaktan ve Müslümanlığımızla diğer Müslümanları minnet altına almaya çalışmaktan geri durmuyoruz. Ben Müslüman olmasam dünyada İslam yok olacaktı gibi bir aptal ve ahmak egonun yansımalarını dillendirmekten vazgeçemiyoruz.
Azıcık söz etmeyi becerenlerimiz hikmetin ağızlarında mahkum olduğu zannına kapılırken, birazcık iş yapanlarımız dünyanın onun gücüyle döndüğü iddiasına sapıyor!
Hepsinin tabii ki bir izahı var, hadi bunları insanlığımıza verdik diyelim. Ya Allah(cc)’in ayetlerinin ve yaptıklarının kendi aklına ve mantığına uyması derdinde olanlarımıza ne demeli?
Nasıl bir ilaha inanıyoruz ki, her dediği bizim aklımıza uymak zorunda olsun?
Nasıl bir Allah(cc)’a ibadet ediyoruz ki, her emrinin hikmetini bize bildirmek zorunda kalsın?
Nasıl bir rabbe teslim olduk ki, her yarattığı şeyin bizce bir anlamı olsun?
Adana’da kan donduran olay…
Adana’da kan donduran olay…
Neden Allah(cc), yarattıklarına hesap versin?
Neden Allah(cc), kullarının aklına uygun işler yapsın?
Allah(cc), dilediğine dilediği kadar ilim verir, hikmet verir. İşlerin sırrını öğretir ya da öğretmez. Dileyen iman eder, dileyen de etmez.
Kaderi sorgulayanların da kaderini takdir eden O’dur!
Şımarıklık etmenin alemi yoktur. Bizim gibi basit insanların ve kurumlarının bile sözlerine ve işlerine kafamız yatmıyorken, hangi cüretle Rabb’ul Alemin’e hesap sormaya, kelamını mantığımıza uydurmaya kalkabiliriz?
İnsan, efendi olmalı.
İnsan, mütevazi olmalı.
İnsan, aczinin farkında olmalı.
18 Kasım 2018
Önder Alim Sıkıntımız
Toplumlar; altında bir çok sebepler yatan, geniş zamanlarda inşa edilen bir sosyal karaktere sahip olurlar. Tıpkı insanların yetişmesi gibi nesillerin ve oluşturdukları toplumların da bir büyüme, gelişme ve kemale erme süreçleri vardır.
Fıtratın gereği olarak, her insanın ve her insan topluluğunun yapısında, en değerli taş şüphesiz dindir. Neye, nasıl inandığımız bizi biz yapan en net göstergemizdir. İnançsızlık yahut ateizm bile bir inanç ve neticede bir dindir.
Para ya da kadın kendisine tapılan bir ilah olabilir. Taştan ve tahtadan yontulan bir takım şekiller, insanlardan bir kısmının putu olur ve onlara ibadet ederler.
Düz söylendiğinde anlamsız ve mantıksız gelse de insanlık tarihi boyunca gelmiş ve geçmiş bir çok toplum kendi elleriyle yonttukları putlara tapınmış hatta tapınılmasını kanun edinmişlerdir.
Üzerlerine çok gidildiğinde, tıpkı Habeş Necaşisi Eshame’nin yanında Müslümanlara karşı putlaraı savunan Sühely bin Amr(ra)’ın dediği gibi; “biz putlara değil onların temsil ettiği manaya tapıyoruz” derler.
Aziz ve Celil olan bir tek Allah(cc)’a iman eden Müslümanlar, dünyanın bütün putlarının ve putperestlerinin söylem ve eylemlerini iptal edecek iman ve ilme sahiptirler. Neyi, nerede ve ne zaman yapacağımıza dair elbette önderlerimize yani alimlerimize kulak vermek zorundayız.
Ancak fetret devrinin bir neticesi olarak, İslam’ın ve kurumlarının tatil edilmiş olması özellikle din hususunda kime tabi olunması gerektiği konusunda da büyük sapmalara ve çıkmazlara yol açmıştır.
Kimdir kendisine tabi olunması ve adımlarımızı ona göre ayarlanmamız gereken alim?
Çok şeye söylenebilir. Çok tarifler yapılabilir. Sevdiklerimizi ve tabi olduklarımızı hiçbir değerlendirme ve teste tabi tutmadan peşinden koşulacak alimler görebiliriz. Sonuçta bizi götürdükleri yer dünyada rezalet, ahirette felaket olabilir.
Kendimize ve neslimize değer veriyorsak sorgulamak zorundayız. Ahiret kaygımız varsa, tir tir titremek durumundayız. Ya peşinden gittiğimiz bizi ateşe götürüyorsa?
Kalpleri açıp bakma imkan ve ihtimalimiz yoktur!
Medeniyetlerimizin temellerini kuran alimlerimiz bizim en muhtaç olduğumuz önderlerimizdirler. Bu büyük gereklilik ve mecburiyet bizim rastgele ve yanlış insanların peşine takılmamızı gerektirmez.
Bir alimi tanımak için en kestirme yol, onun sünnete riayet konusundaki hassasiyetidir. Zira Rasulullah(sas)’in varisi olacak birinin O’na en çok benzeyen olması kaçınılmaz değil midir?
“Erdoğan güçlü ve akıllı bir adam!”
“Erdoğan güçlü ve akıllı bir adam!”
Bunu kısaca özetlersek, önder bir alimin vasıfları şunlar diyebiliriz:
Allah(cc) ile arasında takva, halk ile arasında tevazu, dünya ile arasında zühd ve nefsiyle arasında savaş.
Takva; helaller ve haramlara riayetin yanında şüpheli şeylerden de kaçınması, farzların yanında sünnete ve en küçük hayırlara uyma hususunda hassas olması olarak özetlenebilir.
Tevazu; halkı küçümsememesi, sorularına cevap vermeye gayret etmesi ve onları hayırla ve güzel nasihatle Allah’ın dinine davet etmesidir. Ulaşılabilir bir makamda olması şarttır. İnsanların yüzünü göremediği, sorularını soramadığı birinin önderlik etmesi muhaldir.
Zühd; fakir olması değil, dünyadan ve dünyalıklardan yüz çevirmesi demektir. Yöneticilerden gelecek maddi destekleri reddetmesi, insanlardan bir şey istememesi ve kendisinde olanları halka dağıtması olarak tarif edilebilir.
Nefsiyle savaşmak ise, her halde hem en zayıf müslümanın hem de en güçlü alimin ölünceye kadar asla bırakamayacağı bir kavgadır. Kendini kurtulmuş ve birtakım amellerden müstağni gören, hayra ve salih amellere ihtiyacı yokmuş gibi davranan her insan helak olmaktan kurtulamayacaktır.
Bu giriş cümleleri tabii ki meselenin tamamı değil ve tabii ki her söz gibi eksik ve yanlışı vardır.
Fakat değişmeyecek kuralımız şudur:
“Hatasız” alimlerden uzak durun ey Müslümanlar!
“Masum” alimlerden uzak durun!
Biz; günah işleyen ve tevbe eden, en küçük salih amellere ihtiyacı olan, bizi ve sair insanları hayra teşvik ederken o hayırlar konusunda en önde kendisi koşan, mütevazi, mücahid, müttaki ve zahid alimlere tabi oluruz. Hakkı söylemek, temsil etmek, hak ile amel etmek ve batıldan yüz çevirmek konusunda da örnek olacak alimlere tabi oluruz.
Allah(cc) akıbetimizi hayreylesin…
14 Kasım 2018
Provoke Oluyoruz
İnsan, his sahibi bir yaratıktır.
Üzülmek, acımak, kızmak yahut sevmek, saymak, özlemek…
Tepki veririz biz ve bu bizi insan yapan belki de en değerli özelliktir.
Ruhsuz, tepkisiz, sessiz kalmak bizim için kişilik sorunudur! Hayattan kopmak, benliğini yitirmek, kendini kaybetmektir.
Kızılacak şeylere kızmak ve sevilecek şeyleri sevmek ise normal bir insandan beklenecek, belki de en sıradan hislerdir.
İnandığımız şeylerin aksini gördüğümüzde; güzelliklerin saldırıya uğradığını ya da çirkinliklerin ortalığa döküldüğüne rastladığımızda bizim için birkaç yol vardır:
Elimizle o durumu düzeltmek
Dilimizle düzeltilmesi için uyarmak
Kalbimizde duyduğumuz rahatsızlıkla oradan ayrılmak.
Elle düzeltme işi devletlere aittir, dille uyarmak ise ehline yani âlimlere kalır. Bize düşen ise sessiz sedasız bir boynu bükük olarak orayı terk etmektir.
Arada aramızdan birileri, dayanamaz patlar ve ne düzeltmek, ne de engellemek maksadı olmaksızın, sadece içinden kopup gelen öfke ve dayanılmaz bir hisle karşı çıkar bazı şeylere; bağırır, üstüne yürür bazı şeylerin, dizlerini döver bazımız…
Marufun; iyi ve güzel olan her şeyin insanlığa aktarılması bir Müslüman için dünyada yapılacak en değerli iştir. Münkerin; kötü ve çirkin olan her şeyin terk edilmesi için çalışmak, anlatmak ve belki de feryat etmekte öyle.
İyiliği tavsiye edemeyen ve kötülükleri reddedip, terk edilmelerini söyleyemeyen birinin insanlar içinde yapacak pek bir işi kalmamıştır.
Bir ağacın dibinde oturup, yapraklarını ve kabuklarını kemirerek ölümü beklemek!
Evet, bu da bir yoldur; Ebu Zer(ra)’in “rebeze”sine giden bir yol…
07 Kasım 2018
Hadim, Hakim ve Zalim
Yeryüzünde Allah(cc)’in şeairi vardır. Bunlar nişaneler,
işaretler, özel ve mukaddes mekan yahut noktalar olarak bilinirler. Bunlar
genellikle ibadetlerle, özelde hac ibadeti ile alakalıdır. Farzlar, vacipler ve
benzeri İslami geleneklere de şiar denilir.
Ey iman edenler!
Allah'ın işaretlerine, haram aya, kurbanlık hayvanlara, gerdanlıklara, Rabbinin
lütfundan bir şeyler kazanmak ve rızasına kavuşmak için Haram Ev'i ziyarete
gelenlere saygısızlık etmeyin. … (Maide 2)
Safa ile Merve,
Allah'ın işaretlerindendir. … (Bakara 158)
Kurbanlık develeri de
sizin için Allah'ın işaretlerinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. … (Hac
36)
Aynı şekilde Allah(cc)’in yeryüzünde harem kıldığı Mekke,
Rasulü(sas)’in harem kıldığı Medine ve yine hakkında mukaddes bir mekan olduğu
ve özel muamele edilmesi gerektiği ayet(İsra 1) ve hadislerle bildirilen Kudüs’te
İslam’ın yeryüzündeki nişanelerindendirler.
Bu beldeler, herhangi bir ırkın, neslin yahut devletin mülkü
olmazlar. Buralar İslam ümmetinin ortak mekanları olmaları sebebiyle fert ya da
devlet bazında herkes bu nişaneleri korur, kollar ve her türlü desteği sağlar.
Tarihimiz boyunca genel anlayış böyle olmuş olsa da, bazı
zalim ve ceberrut iktidar sahipleri kendilerini o beldelere hakim bilmiş ve
gerek Allah’ın nişanelerine gerekse ziyaretçilerine edepsizlik etmişlerdir.
Haccac’ın Abdullah bin Zubeyr(ra)’i oradan çıkarmak için mancınıklarla Kabe’yi
yıkacak kadar büyük saldırılar düzenlediği hatırlanırsa çok sonraki devirlerde
yani bugünlerde o mübarek beldelere hakim olduğunu düşünen zalimlerin yaptıkları
da biraz daha kolay anlaşılır.
Rahmetli ve kudretli Sultan Selim Han hazretlerinin o
beldelerin idaresini ele geçirdiğinde, hutbede namının Hakim’ul Harameyn olarak
zikredilmesi üzerine, bu ifadeyi Hadim’ul Harameyn olarak değiştirmesi, iman ve
Allah(cc)’in nişanelerine karşı edebin boyutunu göstermektedir.
Allah(cc)’den başka birtakım devletlerden ve onların kontrol
ettiği şer odaklarından Allah(cc)’den korkar gibi hatta daha çok korkan,
bugünün o beldelerdeki siyasi kontrolü elinde bulunduran idarecilerinin, kendilerini
Hakim’ul Harameyn olarak isimlendirmeleri tam bir fecaattir.
Şahsi hürriyetine bile malik olmayan, kendisi ya da devleti
ile ilgili kararlarını bile ancak emperyalist batılıların onayıyla alabilen bu
zavallı idarecilerin kendilerini o beldelerde hakim olarak lanse etmeleri büyük
bir yanılgı ve kötü bir şandır.
Ne yazık ki; kaderin bir imtihanı olarak mukaddes
beldelerimiz ehil olmayan idareciler tarafından yönetilmekte ve ziyaretçilerine
saygısızlık edilmektedir.
Zalim ve hayasız bu idarecilerin, efendilerine yaranmak ve
batının gözünde değer kazanmak için, Müslümanların namazda onlara doğru yöneldiğini
düşünecek ve dillendirecek kadar korkunç bir kibir ve aptallığın içinde olmaları
ise bizim gönüllerimizin derdidir.
Bu hamakat ve cehalete ancak malum ve meşhur ‘Cahiliye Dönemi’
Mekke idarecilerinde rastlanmış olması da bir ibret vesikası olarak kayıtlarda
duruyor.
Ehli Kıble olan Müslümanlar, Allah(cc)’in haremi Mekke’de
bulunan Beytullah’a yönelerek namaz kılarlar. İbadetleri kapsamında, asla ve
kat’a oraların idarecilerine ya da devletlerine tabi olmaları söz konusu
değildir.
Bugünkü durumu dert edinen tüm Müslümanların Harameyn’in
ehil idareciler eline geçmesi için diliyle ve eliyle dua etmesi bir vecibedir.
Kudüs’ün fiilen Yahudi işgalinde olması gözümüzden Mekke ve Medine’deki durumunun
vehametini kaçırmamalı ve Allah(cc)’in nişanelerine saygısızlık yapılması bizi
rahatsız etmeli, imkanlarımız nispetinde kurtulmaları için vesileler aramalıyız.
Allah(cc)’den temennim, bizi ve neslimizi bu hayra vesile
kılmasıdır.
03 Kasım 2018
Feryat Yemen’den Gelir!
Yemen, bizim hatırlarımızda kahvenin yurdu olmasıyla meşhurdur. Bir de Yemen Türküsü ile ki; Osmanlı Devleti’nin en acılı cephelerinden biri olması hasebiyle, ağıtlara ve türkülere konu olmasına şaşılmaz.
Osmanlı ordusunun I. Dünya Savaşı sırasında Yemen’de kayıtlara geçen kaybının 350.000 civarında olduğu ve yakılmadıysa Yemen arşivlerinde, adları ve baba adlarıyla memleketlerine kadar kayıtlı oldukları bilinir. Bu sebepten Yemen’e geçen yüzyılın başlarında ‘Türk Mezarlığı’ denildiği olmuştur.
Şimdilerde Yemen, iki filin tepiştiği kurak bir topraktır. Kalkan tozlar tüm dünyanın gözlerini kör ettiği için olsa gerek, çok azımız haricinde egemenlerin ve muktedirlerin görmediği ya da görmek istemediği bir insanlık dramına ev sahipliği yapıyor.
Abd’nin İslam coğrafyasındaki en değerli elemanı Suudi Arabistan ile Rusya’nın en gözde askeri İran İslam Cumhuriyeti, başlangıçta bir şii ayaklanma iken bugün bir felakete dönüşen iç savaşın tarafları olarak bu rezaletin savaş sınırlarını aşıp bir insani drama dönüşmesinin ana aktörleridirler.
Limanları elinde bulunduran Husilerin kontrolündeki yardım faaliyetlerinin, asıl muhtaç olan halka ulaştırılmaması ise Yemen’e hakim olmak için gerektiğinde soykırım yapmaktan çekinmeyeceklerinin en net alametlerindir. Suriye’de yaşanan katliam ve sürgünlerin de baş aktörü olan İran, aynı metotlarla Yemen’de de yol almaya çalışıyor.
Suriye’den farklı olarak vekalet savaşları yerine bizzat ordusunu devreye sokan Suudi Arabistan ise dünya silah tüccarlarının en değerli müşterisi olması ama bunları kullanmaktan aciz kalması ile rezil olmaya devam ediyor. Bu öfke dolu merhamet yoksunu devletin, kinini bastırmak için gerektiğinde sivilleri katletmekten çekinmeyeceğini defalarca gördük; hem Suriye’de hem Yemen’de…
Karşımızdaki her iki devletin de İslami bir yanlarının olması sizi aldatmasın.
Hırsın, kinin ve eşkıyalığın dini yoktur!
Zalimlerin vicdanı yoktur, merhameti yoktur. İnandık dedikleri Rahman ve Rahim olan Allah’tan korkuları da yoktur.
Milyonlarca insan açlıktan ve hastalıklardan kırılırken hala iktidar ve menfaat peşinde koşan, ekmek ve su bulamayan insanların üstüne bomba yağdıran devletlerin din ile alakası ancak istismardan ibarettir.
Din yani İslam, savaşı insanların özgür ve müreffeh bir ortamda yaşamalarını temin etmeye bir vesile olarak meşru kılmıştır. İnsanların; yaşama, nesillerini yetiştirme, mallarını ve canlarını koruma ve dinlerine engel olunmaması gibi temel haklarını çiğneyenler zalimlerdir.
Yeryüzünde adaleti temin edebilecek onurlu bir gücün bulunmaması, halihazırdaki egemen müstekbirlerin de bu katliam ve ablukalara göz yumması, yaşadığımız çağın zulüm ve merhametsizlik zamanı olduğu gerçeğini ortaya koyuyor.
Bu hengamede her şeye rağmen, bir lokma ekmek ya da bir yudum su ulaştırmak için gayret sarf eden, yollara düşen ve yardım götürme uğruna türlü sıkıntılara göğüs geren, fedakar ve yiğit Müslümanlara, gayretleri için minnettar olsakta, dünyanın bu ağır yükünü onların taşıyamayacağı açıktır.
Her şeyden haberimizin olması ve elimizden duadan başka bir şey gelmiyor oluşu da teknoloji çağında yaşıyor olmanın bize yüklediği kahırlardandır.
Biz okurken, seyrederken, konuşurken ve yaşarken, dünyanın çok uzak olmayan bir beldesinde masum bebeler ölüme mahkum ediliyor! Hem de orada İran’ın mı Suud’un mu sözü geçecek kavgası uğruna…
Allah ya da din uğruna savaştıklarını söylediklerinde yalancı olduklarını unutmayın. Zira Allah ya da din için yapılan bir savaşta zulüm yoktur, kadınların ve çocukların canı yakılmaz, savaşla ilgisi olmayanlara zarar verilmez. Bırakın insanları; ağaçlar kesilmez, hayvanlar öldürülmez.
Allah zalimleri sevmez. (Şura 40)
Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir! (A’raf 44)
Allah yalancıları sevmez. (Mü’min 28)
Allah’ın laneti yalancıların üzerinedir! (Ali İmran 61)
02 Kasım 2018
Çağdaş Hariciler ve Politik Tekfir
Eski ile yeninin uyumu çoğu zaman insanın hoşuna gidecek bir yumuşak geçişe işarettir. İyilik ve merhamette, maslahat ve hayırda bir uyum, elbette gönül cezbeden nostaljik güzellemeleri haklı da kılar.
Ne yazık ki; insan evladı dediğimiz canlı, nefsinin ya da egosunun, menfaatinin ya da cebinin yılmaz bir kavgacısı ve yanlışlarının pes etmez bir savunucusudur.
Söz konusu olan ‘kendi’ olunca, önüne ya da sonuna kendisine ait olduğunu ekleyebildiği her şeyi muhteşem sahiplenebilir ve anlamsız bir inatla kavgasını verir.
Benim fikrim, benim ailem, benim şehrim, benim ırkım, benim ülkem, benim cemaatim, benim tarikatım, benim, benim, benim…
Hatta benim dinim! Yani dinden benim anladığım.
O aşamaya ulaşıldığında, artık aksini iddia eden ya da bir başka fikri savunanlar doğal olarak aforoz edilmelidir.
İslam’da aforoz yok mu dediniz? Haklısınız. Bu dinde aforoz yoktur ama tekfir vardır. Ve biz bu metodu olur olmaz her yerde, kendi keyfimize göre kullanmaktan zerre çekinmeyiz.
Öyle ya, din bizim, kime ne?
Bir başkasının bizim hocadan daha doğru anlama ihtimali yoktur.
Bir başkasının bizim cemaatten daha sahih, daha sağlam yolu yoktur.
Bir başkasının bizim şeyhten daha salih, daha takva, daha Allah’a yakın bir şeyhi yoktur.
Hadi bütün bunları anladık bir yere kadar. Hadi bütün bunların ardında, doğru ya da yanlış en azından bir destek, bir temel vardır diyelim. Politik görüş ve partileri nasıl oluyor da bu tekfir mekanizmasına sığdırıyoruz?
Kendimizin hak yolda olduğumuzdan o kadar eminiz ki, bir başka yolu seçenlerin batıl olmaktan gayrı gidebilecekleri yön kalmamıştır!
Laik, demokrat ve sosyal bir hukuk devletinde politika yapmak amacıyla, belli tüzük kurallarına bağlı kalınarak kurulan siyasi partilere mensup olmanın bir Müslümana nasıl bir başka partiden olanları tekfir etme hakkı verdiğini henüz anlayamadım.
Aynı kurallara tabi, aynı kanunlarla seçilen ve aynı görevleri icra eden ve tek farkları başka isimde bir partiye mensup olmak olan vekillerin birbirlerini tekfir etme hakkını nasıl ve kimden aldıklarını da anlayamadım.
Tabii ki biliyorum; sizin parti aslında bir dava partisi ve sizin parti olmasa ne din kalır ne devlet, siz olmasanız zaten dünyanın ayakta durmasına da şaşar kalırdık, siz olmadan hayatın devam etmesi ne mümkün!
Başlıktaki çağdaşlıkla haricilerin ve politikayla İslami bir terim olan tekfirin mantıksız uyumunu izah etmeye hiç gerek yok.
Ve fakat arkadaşlar, hangi cüretle Allah’ın dinini kendi cemaat ya da partinize ram ettiğinizi çok merak ediyorum.
Ne büyükmüş kibriniz farkında mısınız?
Sizden olmayanı dinden atacak kadar büyükmüş evet!
Şimdi ne tarihin haricilerini ne de bu çağdaki benzerlerini kınamayı bırakın ve kendinize bir bakın.
Tevillerle dini bir gömleğe dönüştürdünüz ve siz çıkardığınızda cansız bir giyecek gibi aciz kalacak havası verdiniz, başkası çıkardığında da dinsizliğine hükmettiniz. Oysa, altı üstü sizin tasarladığınız bir gömlekti bu, ne din ne devletti…
Yapmayın, dini politikanıza alet etmeyin. Hatta dini politikalarınıza malzeme de etmeyin.
Dilediğiniz kavgayı yapın, dilediğiniz menfaati temin edin, dilediğiniz makama yükselin ama ellerinizi ve dillerinizi Allah’ın dininden uzak tutun yeterli. Politikanızı yapın, geçip gidin.
Bir büyük sahilde kumdan kuleler yapan çocukların gibisiniz, İslam’ın muhkem kalelerini dillerinize dolamanız size fayda etmez! Rüzgarda yükselen dalgalar kulelerinizi alıp gitti, geriye bir cılız iz kaldı…
Allah, bizi selamet yollarına hidayet eylesin, ki kurtuluş ancak budur.
31 Ekim 2018
Halkın Yönetim Sistemi
Yönetmek insanın yaratılış itibariyle sahip olmak zorunda olduğu bir haslet olduğu kadar, yönetilmekte zaruri bir neticedir. Bazıları yönetir, bazıları yönetilir. Herkesin yönetici olma ihtimali yoktur.
Yönetenler sırf bu makamda oldukları için düşman olunmayı elbette hak etmezler, tıpkı zenginlerin sahip oldukları sebebiyle kınanamayacakları gibi…
İktidar mücadeleleri hatta savaşları insanlığın kaderidir. Kaçışı ve çıkışı olmayan, yaratılmış olmak ve hayatta kalmak kadar mecburi bir istikamet!
Yeryüzünde savaşların ya da en basit haliyle iktidar mücadelelerinin bitmeyi bırakın durma ihtimali bile yoktur. Bu sebeple insanlığa bunlarsız bir hayat vadedenler yalancıdır!
Kıyamete kadar devam edecek bir kavganın içindeyiz ve yegâne çıkış; ferdi olarak ölüm, toplumsal olarak ise helak olmaktır. Bunu da kimse istemez. Kalmak ve kazanmak zorundayız.
Bu durum sebebiyle nasıl yönetildiğimizle çok ilgiliyizdir. Bizi kim ya da kimler, neye göre ve nasıl yöneteceklerdir? Bu soruların cevapları tarih boyunca fikir akımlarına olduğu kadar kan akışlarına da yön vermiştir.
Küçük bir zümre dışında yönetim sistemi şekillerini dert eden pek yoktur aslında. Asıl sıkıntılar insanların adalet, emniyet ve refah düzeyleri ile ilgilidir.
Kendisine adil ve emin bir ortamda görecede olsa iyi bir refah seviyesi sunulan insanlar, yönetim sisteminin ne olduğuna bakmaksızın mutlu-mesut yaşamaya devam ederler. Tarih boyunca genel olarak, devletler içindeki yaşanan kargaşa, isyan yahut darbelerin ana sebebi araştırıldığında, toplumun büyük bir kesiminin adalet ve refah dağılımından memnun olmadıkları ve kendilerine adil davranılmadığını düşündükleri görülecektir.
Devletlerarası savaş ve mücadelelerin -İslam daveti dışındaki- ana gerekçeleri de emniyet ve refahtır. Başka ülkelerin sahip oldukları zenginlikleri ele geçirerek halkının refah seviyesini yükseltmek veya kendilerine yönelmesi muhtemel tehditleri ortadan kaldırarak emniyet ve refah içinde yaşamaya devam etmek, şeklinde özetlenecek iki ana konu savaşların çıkış sebepleridir.
İslam daveti apayrı bir konu başlığı olduğundan ve zaman içinde siyasi hedeflere de malzeme edildiğinden kısaca anlatmak mümkün olmayabilir. Ancak İslam’ın savaşta ya da barışta temel hedefi; ‘insanlarla Allah arasındaki engelleri kaldırmak’ olarak ifade edilirse konu belki daha kolay anlaşılabilir.
Aynı şekilde İslam devletleri de, zaman zaman emniyet ve refah düzeylerini artırmak maksadıyla savaşlara girişmişlerdir ve bu bir vakıa olarak tarihe geçmiştir. Olması gerekenle olanı ayırt etmek gerekir. İslam dini emniyeti sağlamayı bir devlet görevi olarak tayin etmiştir ve bunu sağlamak için savaş ilanını da meşru kabul etmiştir. Ancak sırf zenginlikleri ele geçirmek için savaşmak ya da ülkeleri ele geçirmeye çalışmak makbul bir gerekçe ve makbul bir yol değildir.
Halk olarak bizlerin ortalama dertleri bellidir. Bu dertler; huzur içinde ve müreffeh bir ortamda nesillerimizi kendi arzuladığımız hayat tarzına uygun olarak yetiştirmek olarak özetlenebilir.
Bu noktada, yönetim şeklinin halifelik mi sultanlık mı olduğu, meşrutiyet mi demokrasi mi olduğu çoğumuz için çokta önemli değildir.
Sultan halkına emniyet ve zenginlik getirdiği sürece kabul görecektir. Tarihte de görmüştür, bugün de görmektedir. Avrupa monarşilerinden rahatsız olan küçük bir zümre dışında kimse yok gibidir. Oysa fakirlik ve savaşla tarumar olan bir ülkede adına ne dendiğine bakılmaksızın herkes yöneticilerden şikâyetçidir.
Ülkemizde yakın geçmişte yaşanan bazı seçimlerde de görülen ve aslında fikrine ya da zikrine bakmaksızın oy verilen insanlar ve partilerden ana beklenti huzur ve refahtan ibarettir. Sahip olunan zenginlik ve görecede olsa rahatlığın bozulma ihtimali insanları doğal olarak yönlendirmektedir.
Bütün mesele; bu insani beklenti ve ihtiyaçları, dünya ve ahiret için kurtuluşa sebep olacak şekillerde çözmektir. Buna fıkhımızda ‘siyaset-i adile’ adı verilmiştir. Dünya ve ahiret birliğini bozan her metot ve yol ise ‘siyaset-i zalime’ olarak tavsif olunur ve reddedilir.
23 Ekim 2018
Mensubiyet ve Asabiyet
Allah(cc), insanları neden farklı ırklar ve kabileler olarak yarattığını izaha muhtaç olmayacak kadar net bir ayet ile bildirmişti:
Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi soylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstününüz en çok takva sahibi olanınızdır. Allah bilendir, haberdar olandır. (Hucurat 13)
Bu ayrımın dünya tarihinde ne büyük imtihanlara vesile olduğunu da düşününce Rahmani hikmetin boyutlarını görüp, ‘subhanellah’ diyerek başımızı eğmekten başka bir yolumuz yoktur!
İnsanlar, kabilelerinin ve ırklarının davası uğruna cehenneme koşabilecek kadar taassup taşıyabiliyor. Aynı insanlar, kendi yaptıkları asabiyet iddiasını bir başkası yaptığında ise ceberrut bir öfkeyle reddetmeyi marifet zannediyorlar.
Aslının ve neslinin ne olduğundan ve kimlerden olduğundan bağımsız olarak; Allah(cc)’in koyduğu nizama göre, O’nun yanından en değerli olan takva sahipleridir. Madem O’nun yanında değerlidirler, bizim yanımızda da değerli olmaları imanımız gereğidir. Biz imanı Allah için sevmek, Allah için buğzetmek ve Allah’ın koyduğu ölçülerle değerlendirmek olarak anlıyoruz.
İlahi kanunun ilk kuralı hepimizin bir ırka mensup olduğumuz gerçeğidir. Irkçılık kadar reddedilmesi gereken bir yanlışta; aslını, neslini yani ırkını inkâr etmektir. Bu da ayetin hükmünü yok saymanın bir başka şeklidir. Hepimiz bir ırka yahut kavme mensubuz. Bu gerçek fıtratımızın yani yaratılışımızın tartışılmaz neticesidir.
Bu ırkların birbirlerine karşı herhangi bir üstünlüğü söz konusu bile değildir.
Hepiniz Adem'in oğullarısınız, Adem ise topraktan yaratılmıştır. İnsanlar babaları ve dedeleri ile övünmekten vazgeçsinler. Çünkü onlar, Allah nazarında küçük bir karıncadan daha değersizdirler. (Tirmizi)
Sorun insanların birbirlerine karşı ataları ile övünmeye başlamaları olarak karşımıza çıkmıştı ve kıyamete kadar da öyle olacak gibi görünüyor. Cahiliye Araplarında görüp kınadığımız asabiyet hırsı halen yeryüzünün güya gelişmiş toplumlarında bile yaşatılmaya devam ediliyor.
Ecdadının iyilikleri ile iftihar etmek, onları örnek alınması gereken güzellikler olarak hatırlamak ve onları gıpta ile yad etmek elbette ırkçılık değildir.
Bir insanın kendini şu ırktanım diye takdim etmesi elbette ırkçılık değildir.
Bir müslümanın atalarının Allah’ın dinine destekleri ve yeryüzü mazlumlarına yardımları gibi güzel hasletlerini sevmesi ırkçılık değildir.
Sahabe komutanı Rasulullah(sas) olan orduya kabilelerinin bayrakları altında katıldılar ve savaştılar. Zor zamanlarda herkes kendi akrabasını O’na yardıma koşmak için çağırırken, ‘Ey Filan oğulları… Allah’ın Rasulü’(sas)in çevresine koşun, O’nu müdafaa edin’ diye feryat ederek, akrabalarını teşvik ettiler.
Onlardan sonra gelenler arasından Allah’(cc)in dinini insanlara ulaştırmayı ve dünyaya adaletle nizam vermeyi murad eden her nesil ve her idareci, hangi ırka mensup olduğundan bağımsız olarak, yalnız Allah için, ahiret hayatında kazananlardan olabilmek için gayret ettiler.
Selçuklu ya da Osmanlı gibi aslı ve nesli Türk olan devasa devletler, hedef ve gayelerine Allah rızasını koydukları gibi; bu uğurda savaştılar, can verip can aldılar. Onlardan herhangi bir idareci yahut ordu ırkçılık kavgası gütmedi, asabiyet davasına çağırmadı.
Ölçü sabit:
‘Irkçılığa çağıran bizden değildir, ırkçılık için savaşan bizden değildir, ırkçılık uğruna ölen bizden değildir.’ (Müslim, İbniMace, Nesei, Tirmizi, Ebu Davud)
Vasile(ra)’den rivayet edildi: Ey Allah’ın Rasulü, dedim, ‘asabiyet nedir?’ O(sas) da‘Asabiyet zulümde kavmine yardım etmendir’ buyurdu. (Ebu Davud)
Osmanlı Devleti’nin Avrupa içlerinde yüzyıllar boyu İslam’ı muhafaza ve müdafaa etmiş olması ve sürede birçok kez onların ordularını mağlup edip, devletlerini tarumar etmesi sebebiyledir ki; Avrupalılar, Müslüman olarak tanıdıkları ve nefret ettikleri bu topluluğu -kahir ekseriyeti Türk olduğundan olsa gerek- Türk olarak isimlendirdiler. Onlar için her Müslüman artık Türk idi. Özellikle Sırp milliyetçileri bu takıntıyı o kadar uzun süre taşıdılar ki, 90’ların başlarında Bosna’da Boşnak Müslümanları katlederken ‘Türklere ölüm’ diye bağırıyorlardı.
Bu durum, onlar açısından anlaşılabilir olsa da; bazı fikir ve kanaat sahiplerinin ulusçuluk akımına kapılarak bu Türk tanımını Müslümanlıkla eşdeğer görmeleri hatta Müslüman olmayan Türkleri, Türk kabul etmemeleri tuhaf bir yaklaşımdır.
Bu konu her açıldığında Medine’yi müdafaa etmekle vazifeli Osmanlı ordusunun komutanı Fahreddin Paşa’nın ihtiyat subaylarından İdris Sabih Bey’in, Medine’de kaleme aldığı şu şiirini okur geçerim:
Dünya ve Ahiret Efendimizsin
Bir Ulü’l-emr idin emrine girdik
Ezelden bey’atli hakanımızsın
Az idik sayende murada erdik
Dünya ve ahiret sultanımızsın.
Unuttuk İlhan’ı Kara Oğuz’u
İşledik seni göz bebeğimize
Bağışla ey şefi’ kusurumuzu
Bin küsür senelik emeğimize.
Suçumuz çoksa da sun’umuz yoktur
Şımardık müjde-i sahabetinle
Gönlümüz ganidir, gözümüz toktur
Doyarız bir lokma şefaatinle.
Nedense kimseler dinlemez eyvah
O kadar saf olan dileğimizi
Bir ümmi isen de ya Rasulallah
Ancak sen okursun yüreğimizi.
Suları tükendi gülaptanların
Dinmedi gözümüz yaşı merhamet
Külleri soğudu buhurdanların
Aşkınla bağrını yakmada millet.
Ne kanlar akıttık hep senin için
O Ulu Kitab’ın hakkı çün aziz
Gücümüz erişsin ve erişmesin
Uğrunda her zaman döğüşeceğiz.
Yapamaz Ertuğrul Evladı sensiz
Can verir cananı veremez Türkler
Ebedi hadimü’l-Harameyniniz
Ölsek de Ravzanı ruhumuz bekler.
Ey iman edenler! Allah'tan gereği gibi sakının ve ancak Müslümanlar olarak ölün. (Ali İmran 102)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin
Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...
-
İslam nimeti için, her bir hakikati adedince Allah(cc)’uya hamd ederiz. İslam bize; nesline, akrabalarına ve ırkına adil muamele ve doğr...
-
İslam; Kur'an ve sünnet ile va'zolunan, selefimizin icması ve kıyasları ile fıkholunan dinin adıdır. Bunlarda bulunmayan dinden deği...
-
İmam Buhari olarak meşhur olan hadis alimimizin eseridir. İslam akaidinin müdafası da denilebilecek olan eser Yusuf Özbek tarafından İlahi ...


















