13 Haziran 2013

Ehli Kitap Müslümanlar

Kur'an-da Ehli Kitap kıssalarının çokça anlatılma sebebi, hadisle sabittir ki müslümanlardan bir zümrenin onlar gibi olacak olmasıdır.

'Sizden öncekilerin yoluna adım adım uyacaksınız hatta onlar bir kertenkele deliğine girse siz de gireceksiniz' soruldu; 'yahudi ve hristiyanların mı ey Allah'ın Rasulü?' Cevap: ' Ya kim olacaktı!' (Buhari)

Yukarıdaki hadisin net bir şekilde ifade ettiği 'adım adım onların yoluna uymak' kelimenin tam anlamıyla 'yahudileşmek'tir. Ancak bunu yapanların kendilerini İslam'a izafe etmeleri sebebiyle bunlara yahudi denilemiyor. O halde adım adım yahudi yahut hristiyanların yolundan yürüyenlere ne ad verilebilir?

Bu minvalde İslam ıstılahını incelediğimizde karşımıza iki ihtimal çıkıyor. Birincisi; sahte peygamber ve sahte müslümanlar içn hadisten öğrenilen bir tabirdir: Müseyleme yani müslümancık... İkincisi ise yine ıstılahımızda aslen İslam oldukları halde bunu bozmaları sebebiyle Ehli Kitap olarak isimlendirilen yahudi ve hristiyanlar gibi Ehli Kitap olarak isimlendirmektir.

Yahudileşmek kısaca, kitabın hükümlerinden işine geleni alıp işine gelmeyeni te'ville değiştirmenin adıdır. Bunu yapan herkes yahudidir. Emir ve yasaklarda yaptıkları hileler ve peygamberlerini katletmeleri ve onların yollarını bozmaları, hahamlarını peygamberlerin getirdiği şeriatın üstünde görmeleri sebebiyledir ki Kur'an-da onları rab edindikleri ibaresine bu sebeple muhatap olmuşlardır. Hristiyanlaşmak ise peygamberini ve din adamlarını ilahlaştırarak onlardan yeni din üretmektir ki bunu yapan herkes hristiyanlaşmıştır.

Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i kendilerine rab edindiler. Oysa tek bir ilah olan Allah'a kulluk etmekten başka bir şeyle emrolunmamışlardı. O, onların ortak koştuklarından yücedir. (Tevbe 31)

İslam'dan önce hristiyan olan Adiy bin Hatem, Peygamberimiz(s.a.v.)'e gelmiş, O'nun "Allah'ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesîh'i rab edindiler.." ayetini okuduğunu işitince: "Ya Rasulallah! Onlar bunlara ibadet etmediler" demiş, Rasul-i Ekrem(sav) de şu cevabı vermiştir: "Evet, dediğin doğrudur; ancak bunlar onlara helali haram kılmış, haramı da helal kılmışlar, onlar da bunları uygulamışlardır; işte onların bunlara ibadeti bundan ibarettir." (Tırmizi)

İşte bu davranışı bizim aramızdan aynen taklid edenler var ve olacakları da önceden haber verilmiş bir vakıa zaten.

Sorun şu ki; Ehli Kitap denildiğinde sadece yahudi ve hristiyanları anlayıp bu ümmetin Ehli Kitap kısmını göremiyoruz. Hoşumuza gitmese de bu ümmetin Ehli Kitap bir kesimi var; müslümanım dedikleri halde bir yahudi kadar müslüman olabilenler yani..

Ehli Kitap ile nasıl muamele edileceği ayet ve hadislerle gayet açık anlatılmıştır, bütün sorun bizim ısrarla bunları kardeş sanmamızdır. Halbuki kimin ne olduğunu tam olarak tespit ettiğimizde hem islami hayatımız kolaylaşacak hem de olası bir çok vebalden kurtulabileceğiz. Kitabullah'a ve Sünneti Rasulullah'a göre muamele ederek hem dünyamız hem de uhramız için en hayırlı olanı yapmış olacağız.

Bütün mesele yahudileşmeden ve hristiyanlaşmadan müslüman kalabilmekte, aksi halde halimiz 'müseyleme'likten öteye geçmeyecektir.

Şimdi yapmamız gereken Kur'an-ı Hakim'deki Ehl-i Kitap ile ilgili ayetleri bir kere daha kendimiz için okumak olmalıdır. Zira o kıssaların 'eskilerin masalları' olmadığına iman edenler olarak bize anlattıkları çok önemli hakikatler olduğu mutlaktır.

12 Haziran 2013

Mazlum mu malzeme mi?

Yaşanan olaylarda herkesin bir safı vardır, bir de arada kalanlar illa ki olur. Bu tarihen de sabit sıradan bir saptamadır. Tevhid ve şirk mücadelesinin de tarihi boyunca böyle olmuştur ve hep 'müzebzebin' denilen bir zümre varolagelmiştir. Ancak hiçbir devirde müslümanlar saflarını tayin ederken bu devirdeki kadar zorlanmamıştır desem herhalde abartmış olmam.

Ümmetin dağınıklığı ve zillete düşen devletler eliyle sevk ve idare ediliyor olması sonucunda gerek küresel bazda gerekse yerel olaylarda 'saf'ını seçme hususu 'saf' müslümanların en önemli sorunlarından olarak karşımıza çıkıyor. Bu noktada bazı meseleleri istisna ederek devam edeceğim.

İsrail konusunda Filistin halkının ve dünya müslümanlarının taleplerini ve davalarını bilmeyen yahut desteklemeyenleri 'irabta mahalli olmayanlar' zaviyesinden sayarak mevzunun dışında tutuyorum.  Yine aynı şekilde islam dünyasının değişik noktalarındaki işgalleri kavrayamayan veya bir şekilde normal görenleri de haklarında yazılmaya değer görmeyerek geçiyorum.

Bu girişlerden geriye kaldığı halde hala birçok mevzuda 'saf' seçmekte zorlanan müslümanlara söylenecek bir çift sözüm var.

Mazlumlara destek bazında birtakım adımlar atarken mazlum tayinimizde sorun olduğunu düşünüyorum. Mazlum zannettiklerimizin aslında bir başka açıdan 'malzeme' olma ihtimalleri ne kadar 'masumane' niyetlerle ortaya çıkmış olurlarsa olsunlar hep vardır. Ki biz günümüzde mazlumları geçtik, mücahidlerin bile bir plana kurban edilebildiği bir dünyada yaşıyoruz.

İslam'ın insanlara emrettiği toplum ve düzenin sağlanması noktasında temel koruma hedefleri arasında yer alan akıl, nesil, can, mal ve din emniyetine saldırı zulümdür ve bu saldırılara boyun eğmek zillettir. Bunların sağlandığı bir toplumda müslümanlar sorunsuz yaşayabilirken, adı islami de olsa bu emniyet noktalarının olmadığı coğrafya ve şartlarda müslümanlar mutlaka bunları sağlamaya yönelik bir 'amel' yani eylem içinde olmak durumundadırlar.

Toplumsal düzenleri gayri islami olan ülkelerde ise müslümanlar zarureten ikamet ederler ve bu toplumla yaptıkları anlaşmalara uyarlar. İtikatlerine ve haram-helal sınırlarına ters düşmeyen işlere muhalefet ederek harcayacak enerji ve vakitleri de yoktur. Asıl tehlike onların can, mal, nesil, akıl ve din'lerine yönelecek olan tehdittir.

Bu sadece kendimiz için değil birlikte yaşamak zorunda kaldığımız herkes için de bakış açımızdır. Bizim anlayışımızda mazlum can, mal, nesil, akıl veya din'ine saldırılan kişidir. Bu mazlumlarla olmak bir vecibe ve sorumluluktur. Meğer ki bu mazlumlar 'müslüman' dahi olmasalar onlara bu noktalarda sahip çıkmak, destek olmak ve haklarını alıncaya kadar birlikte yürümek islami bir tavır ve duruş olur. İşgal altında müstemleke olarak yaşanan topraklarda zaten doğal bir 'direniş' içinde yaşayan müslümanların zulme maruz kalan ve direnen mazlumları desteklememesi düşünülemez bile.

Buna en net örnek olarak, Filistin topraklarında el'an yaşayan hristiyan halkın bir çok hakkının bizzat müslümanlar tarafından savunulması ve birlikte işgalciye karşı yürütülen çalışmalar gösterilebilir.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin hiç bir şekilde bir islam devleti olmadığı mutlaktır ve hatta aksini iddia etmek bu devletin kanunları nazarında suç teşkil eder. Yine aynı şekilde bu devletin değişik dönemlerde ve şekillerde müslümanlara uyguladığı zulümler de zaten 'adil' bir devlet olmadığı sonucunu doğurur. Ancak devletin bugün olduğu yahut getirildiği noktada halkın genelini temsil eden müslüman tabaka için hiç değilse Necaşi'nin devleti kadar 'adil' olabilme ihtimali vardır.

Taksim ve Gezi Parkı çevresinde oluşan tartışmalara bu açılarla bakınca gördüğüm, kendi deyimleriyle polis zulmüne maruz kalan insanların can, mal, nesil, akıl ve din'lerine yönelik bir saldırı olmadığı ve onların da böyle bir maksatla orada bulunmadığıdır. Toplumun hangi tabakasından kimler vardır sorusuyla ilgilenmiyorum. Oraya bazı 'müslüman' grupların destek veriyor olması da hiçbir şeyin delili değildir.

Ayrıca bir çatışmaya giren insanların bunu trajedi olarak ve zulüm diye ortaya koymaları da anlamsızdır. Bir kavgaya giren ve hatta bunu kendi çapında bir devrim olarak görenlerin muhataplarından çiçek beklemelerinin mümkün olmadığı kesindir. Bu noktada polis haklıdır demek mümkün değilse de eylemcilere mazlum diye destek vermekte ne dinen ne de aklen mümkün değildir.

Benim itikadımda 'ağaç kesildi diye eylem yapıp dayak yiyen mazlumlar' diye bir tanımlama yoktur! İslami literatürde olsa olsa 'ağaçtan putlar edinen ahmaklar' tabirine rastlayabiliyorum. Bu sebeple de 'zalim' devlet ve polisi karşısında onlarla birlikte olmak için hiçbir sebep görmüyorum.

Bütün bunların yanında, birçok vesileyle yaşanan tesettürlü hanımlara yönelik saldırıların artık 'münferid' boyutta olmadığını ve aslında bu ulusalcı-kemalist tiplerin tıynetlerinin bu olaylardan alınan cesaretle günyüzüne çıktığını da hep birlikte yaşıyoruz. Hem medya üzerinden yayılan hem de bizzat ailelerimizle bizim yaşadıklarımız artık bu olaylara 'safiyane' bakmamızı tamamen engelliyor.

Yani artık olay 'mazlum eylemci' ile 'zalim polis' arasında yaşananlardan ibaret değildir. Sırtlanlarla çakalların kavgasından zararlı çıkan hep ceylanlar olmuştur zaten...

Suriye ve Filistin'in mazlum halklarının umutlarına vurulan bir darbe olarak bu olaylarla ilgili gündeme gelen komplo teorilerinin hepsini 'uydurma' saysam da; yalnız ve sadece İsrail işgal devleti yetkililerinin bu olaylar karşısında zevk almaları bile bana 'çok şey' anlatır. Yahudiyi sevindiren bir olayda taraf olmama gerek bile yoktur, o olayı tüm taraflarıyla reddediyorum!..

19 Mayıs 2013

Bir Ümmetin Kurtuluş Savaşı

Herhangi bir batı ülkesi herhangi bir gerekçeyle bir doğu ülkesini işgal edebilir, sivil-asker ayırt etmeksizin bu işgale karşı çıkan herkesi terörist ilan edebilir ve insanlı yahut insansız hava araçlarıyla bir tür oyun oynar gibi insanları katledebilir ve bunun eleştirilmesi bir yana karşısında olmak zaten ‘terörist’lerle birlikte olmak gibi, onlara yardım ve yataklık etmek gibi ne idüğü belirsiz suçlamalarla muhatap olmak işten bile değildir.

Daha da açalım; Afganistan, Irak ve benzeri ülkeler işgal edilebilir, sadece işgal edilmekle kalınmaz yeraltı ve yerüstü zenginlikleri isteyerek yahut istemeyerek uzun vadeli, olası itirazları da yok edecek güya anlaşmalarla ele geçirilebilir. Bunlar müstekbir işgalciler pencerelerinden dünyaya bakanlar için gayet sıradan ve kabule mazhar durumlar olabilir.

Hiç yokken, ön hazırlıkları onyıllar süren bir yerleşme sonucu bir anda Filistin toprakları üzerindeki işgalci ingilizlerin gerekli ortamı sağlamaları ile bir yahudi devleti olarak İsrail ilan edilebilir ve bu ‘güya’ devlet her türlü katliam ve işgallerle kendine toprak üretip yayılarak bir anda dünyanın müteğallibe zalimleri gözünde gayet makbul bir devlete dönüşebilir.

İslam coğrafyasında geçen yüzyılda oluşturulan birtakım sınırlarla ilan edilen ve yönetilen devletlerin idarecileri halklarından mutlaka uzak ve batılılara yakın olmuşlar ve hatta çoğunlukla zorla ve baskıyla ülkelerinde batılı birtakım yaşam tarzlarının kurulup korunmasını sağlamışlardır. Bir bakıma onları görevlendiren batılı efendilerine sadakatle hizmet etmişlerdir.

Birinci Dünya Savaşı sonrası işgal edilen islam coğrafyası, yerel kurtuluş hareketlerini de işgal eden batı işgalinden henüz kurtulmaya başaramamıştır. Ancak bir şekilde silahlı mücadele yolu ile işgalin askeri kısmını sonlandırabilen bazı ülkeler olmuştur. Bunların ilk örneği Türkiye olabilir. Daha sonra nasıl oluştuğuna dair bu topraklarda yaşayanların hiçbir fikrinin olmadığı sınırlar çizilmiş ve devletler bir anda yerden ot biter gibi oluşmuşlardır.

Bütün bu anlamsız sınırlarla paylaştırılan coğrafyanın İkinci Dünya Savaşı sonrası bir anda ilan edilen yahudi İsrail devletine karşı girişeceği askeri müdahelenin başarısızlıkla sonuçlanması ise mukaddes mekanların işgaliyle ve katliamların başlamasıyla sonuçlanmıştır.

Kendi iç sorunları ve ‘kardeş’ ve komşu ülkelerle olan problemleri sebebiyle islam dünyası hiçbir zaman bu son işgale direnememiş ve ancak kınamalar ve birtakım politik cılız tepkilerden ibaret yaklaşımlar sergilemiştir.

Aslında gayet ne ve açık bir ‘Kurtuluş Savaşı’ olan bu mücadele zamanla İsrail yanlısı batı ve onların güdümündeki medya eliyle adeta ‘meşru’ bir devlete karşı ayaklanan bazı kendini bilmezlerin mücadelssi olarak empoze edilmiştir.

Oysa aynı durum birebir Anadolu topraklarında yaşanırken herkes ittifakla bunun bir ‘Kurtuluş Savaşı’ olduğunu kabul etmiştir ve halen en ateşli İsrail destekçisi Türkiyeli tarafından da öyle kabul ve ilan edilir. Halbuki Anadolu Kurtuluş Savaşı ile bugün Filistin Kurtuluş Savaşı arasında coğrafi farklılıktan başka en ufak bir fark yoktur. Hatta Kudüs ve çevresinin Kur’an-la sabit olan mukaddes belde olması sebebiyle önemi ve kurtulması daha bir anlamlıdır.

Asgari insan hakları vesair hususlardan bahseden herkesin mutlak olarak kabul etmesi gereken gerçek şudur ki; işgalcinin başarılı olması ve yenilememesi asla ve kat’a onun işgalinin haklılığı gibi bir sonuç doğurmaz, doğurmamalıdır.

Aynı durum Afganistan ve Irak işgalleri için de sözkonusudur. Her ne kadar yalan oldukları aşikar olsa da buldukları bütün bahanelere  rağmen batılı müstekbir ve zorbaların bu işgallerini hiç kimse hiçbir sebeple mazur ve makbul göremez ve gösteremez. Nihayetinde sebebi ne olursa olsun bunlar işgaldirler ve bunu yapanlar da işgalcidirler. Onların bu işgal ettikleri ülkelerdeki uyguladıkları zulüm ve baskıların tamamı ise onları hem insanlık önünde hem de tarihte aşağılanmaya mahkum edecektir.

Suriye meselesine gelince; bu ülke de yine Birinci Dünya Savaşı sonrasında 1946’ya kadar sürecek olan Fransız hakimiyetine geçecek ancak diğer avrupalı işgalciler gibi Fransa buradan da çekilerek bağımsızlık ‘hediye’ edilecektir. 1963 yılından beri hep iktidarda olan Baas Partisi ve 1970^de iktidara gelen onun doğal lideri Hafız Esed, ülkenin azınlıklarından olan Nusayriliği esas alan yaklaşımları sebebiyle ülkede bulunan ve nüfusun çoğunluğunu oluşturan ‘sünni’ kesim üzerindeki baskılarla ve göstermelik birtakım seçimlerle saltanatlarını devam ettirmişlerdir. Hafız Esed iktidarda bulunduğu 1970-2000 yılları arasında değişik zamanlarda uyguladığı özel yöntemlerle olası bir muhalefeti daha doğmadan yok etmiştir.

Yok etmek tabiri lafın gelişi değil vakıanın kendisidir. Bunun en bariz örneği ise 1982 yılı şubat ayında yaşanan Hama katliamı olmuştur. Ülkedeki yegane muhalefet olarak teşkilatlanabilen Müslüman Kardeşler’in Hama merkezli ayaklanmaları bu katliamla bastırılmıştı. Şubat ayı boyunca şehri bombardımana tabi tutan Hafız Esed halen sayısını kimsenin bilmediği ama ortalama 40 bin olarak tahmin edilen can kayıplarına sebep olmuştu.

Bundan sonrası Suriye müslümanları için korku ve baskı dolu yıllardır. Gözaltında ölümler ve kayıplar sıradan vakalar olmuş ve ülkenin her yanına, her köşesine Esed’in ajanları yayılarak en ufak bir işaret sebebiyle olası ‘terörist’ ilan edilen insanlar yok edilmişlerdir.

2011 yılına gelindiğinde 2000 yılında ölen babasının yerine geçen oğul Esed, Arap Baharı’nın ülkesinde esen rüzgarlarını olabilecek en katı yöntemlerle bastırmaktan çekinmemiştir. O günden bugüne kadar ise sayıları yine net olarak bilinmese de en iyimser tahminlerle 94 bin insan hayatını kaybetmiş ve geçmişte yaşanan tecrübeler sebebiyle katliam korkusu yaşayan halk çevre ülkelere iltica ederek hayatta kalma mücadelesi veren mülteciler olmuşlardır.

Halen hemen her gün yüzlerce insanın can verdiği ve Baas militanlarının fırsat bulduklarında toplu katliamlar yaptıkları haberleri gelmeye devam etmektedir. Suriye halkı Baas ve onun başlarına bela ettiği Esed zulmüne karşı bir kurtuluş savaşı vermektedirler.

Ama muhalifler şunu yaptılar ama muhalifler de bunu yapmasaydılar gibi sığ ve vicdani bakıştan mahrum yaklaşımlar sebebiyle ve dünya müstekbirlerinin de desteği ile Baas canavarı Esed ve avanesi katliamlarına devam ediyorlar. Doğal müttefikleri Rusya ve İran bu savaşta da Esed’in yine en büyük destekçileri olarak yer alıyorlar.

Batılı zalimlerle onların yerli ortağı İsrail’in gitmesini istemediği Esed yönetimi kendi halkına uyguladığı baskı ve zulümlerle batılı efendilerini hiç aratmazken, yaşanan işkence ve katliamlarda onları geçebilecek kabiliyette olduğunu da göstermiştir.

Son söz; toprakları işgal edilen, onur ve haysiyetleri sokak ortasında kirletilen, bebeklerine varıncaya kadar katledilen, boyun eğmekle ölmek yahut hicret etmek gibi her biri kendi çapınca ayrı bir zillet olan hallerden bir hale razı olmayıp ayaklanan, direnen ve ölen bir halk her türlü destek ve yardımı hak etmektedir!

İnsanlık onuruna sahip herkesin bu halkların  hiç değilse aleyhinde olmamak gibi bir ödevi vardır.

25 Nisan 2013

49 - Hucurat

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ


يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ


1. Ey iman edenler, Allah'ın ve Peygamber'inin önüne geçmeyin ve Allah'tan takva edin. Şüphesiz Allah semi'dir, alimdir.

Takva için en güzel tarif muhakkak ki Allah'ın Rasulü (sav) tarafından yapılan tariftir. 'Dikenli bir yolda yürümek'tir. Çıplak ayakları dikenlerden sakınır gibi haramlardan korunmaya çalışmak ve bunu Allah'ın rıza ve muhabbetini kaybetme korkusuyla yapmaktır.

Semi' yani işitmek sıfatı olan, herşeyi mutlaka işitendir. Alim ise bilginin kaynaklığı ve mutlak bilginin sahibi manasındadır ki 'i' harfinin uzatmasıyla söylenmelidir. 'A' harfi uzatılarak söylenmesi insanlar için uygundur. Zira o halde ilmini başkasından almış olan, ya da öğrenilmiş olanları bilen demek olur ki Zat-ı Zu'l Celal için 'öğrenmek' tabirini kullanmak imana muhaliftir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَن تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ


2. Ey iman edenler, seslerinizi Peygamber'in sesinin üstünde yükseltmeyin ve birbirinize bağırdığınız gibi ona da bağırmayın. Yoksa siz farkında olmadan amelleriniz boşa gider.

Bu O'nun devrinde yaşayanlar için fi'li bir durumu ifade ederse de O'nun hükmüne/sözüne muhalif olmamak manasında da anlaşılmalıdır. Birbirinizin sözleri hakkında konuştuğunuz gibi O'nun sözleri hakkında konuşmayın. Sadece bir sosyal adab öğretisi değil bir akidevi duruştur bu. Amelleri boşa götürecek kadar tehlikeli bir hal!

إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِندَ رَسُولِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ


3. Muhakkak ki, Allah'ın Rasul'ünün yanında seslerini kısanlar var ya; Allah onların kalplerini takva için imtihan etmiştir. Onlar için bağışlama ve büyük ecir vardır.

Yani Allah'ın Rasul'ünün hükmü karşısında boyun eğerek teslim olanlar, itirazı kalblerinden bile geçirmeyenler takva için güçlendirilmiştir, yahut kalbleri takva imtihanını kazanmıştır. 

إِنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِن وَرَاء الْحُجُرَاتِ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ


4. Şüphesiz seni odaların arkasından çağıranların çoğu akıl etmeyenlerdir.

Odaların arkalarından, ya da çağların ötelerinden.. Tüm zamanlarda ve tüm mekanlarda geçerli yegane hikmetin Rasulü'nün hükmüne muhalefet edenler ahmaklardır.

وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ لَكَانَ خَيْرًا لَّهُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ


5. Eğer onlar sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi elbette kendileri için daha hayırlı olurdu. Allah ğafurdur, rahimdir.

Senin onlar için çıkardığın hükme sabırla teslim olsaydılar bu onlar için daha hayırlı olurdu. Allah mağfiret yani günahları ecre dönüştüren ve rahim olan yani ahirette rahmeti yalnız mü'minler için olandır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن جَاءكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنُوا أَن تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ


6. Ey iman edenler, eğer bir fasık size bir haber getirirse onu araştırın. Yoksa bilmeden bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz.

Fasık, itikat yahut amelde Allah'ın sınırlarını çiğnemiş olanlar için kullanılan Kur'an kavramıdır. Istılahımızda daha çok amellerinde bir farzı terketmeyi yahut bir haramı işlemeyi adet haline getiren kişilere fasık denilmiştir.

Bu tariften yola çıkarak Allah'a verdiği iman ve salih amel ahdini bozmayı adet haline getiren birisinin bize doğru veya sahih bir haberle geleceğine güvenemeyiz ki ayet bunu emretmekle zaten akli gerekçeye ihtiyaç olmaksızın fasıkların haberlerine itimat edilmemesi gerektiğini tenbih etmektedir.

وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِّنَ الْأَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمَانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ أُوْلَئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ


7. Ve bilin ki Allah'ın Rasulü içinizdedir. Eğer o birçok işte size uysaydı muhakkak sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirdi, onu kalplerinizde süsledi ve inkarı, fıskı ve isyanı size çirkin gösterdi. İşte onlar doğru yolda olanlardır.

Allah'ın Rasulü içinizdedir, yani gönlünüzde bulunan iman ile yüreklerinizdedir. Kitap ve hikmeti yani Kur'an ve sünneti ile aranızdadır. Kardeşlik hukukunu tayin eden risaletiyle aranızdadır. Bir bakıma aranızdaki bağdır. Aranızda yürüyen, konuşan velhasıl yaşayan Kur'an'dır.

Allah'ın Rasulü'nün tebliğ ve hükümlerinin çoğu sizin hoşunuza gitmeyebilir, nefsinize ağır gelebilir. Bunları sizin hoşlanacağınız şekle büründürmek gibi bir durum sözkonusu olmayacaktır. Ancak Allah, size iman sevdirerek kalblerinize onu güzel gösterecek şeylerle süsledi ve inkar, fısk ve isyanı ise çirkin göstererek uzaklaştırdı. İmanı seven ve buna kalbini açan için Allah'ın Rasulü'nün tebliğ ve hükümleri de sevimli olacak ve onları değiştirme yahut terketme gibi bir gaflete düşmeyecektir.

فَضْلًا مِّنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ


8. Allah'tan bir fazl ve nimettir. Allah alimdir, hakimdir.

وَإِن طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا فَإِن بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى الْأُخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللَّهِ فَإِن فَاءتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ


9. Eğer mü'minlerden iki grup savaşırlarsa aralarını düzeltin. Biri diğerine karşı sınırları aşarsa, sınırı aşanlarla, Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve hükmünüzde adil olun. Muhakkak Allah adaletele hükmedenleri sever.

Adalet, iki kişi ya da topluluk arasında Allah'ın hükümleri ile hükmetmektir. Bu hükmü çiğneyenler 'tuğyan' ile ifade edilmiştir ki; sınırları aşan, taşan manasında olup, bu durumda kendileriyle savaşılması emredilmiştir. 

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ


10. Muhakkak ki mü'minler kardeştirler, o halde kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan takva edin. Umulur ki merhamet olunursunuz.

İhtilaflarda bu kardeşliğin hatırlatılması hem hüküm verecek yahut arayı bulacak kişinin adaletinin ölçüsünü tayin eder hem de ihtilaf sahiplerine nihayetinde tıpkı kan bağı gibi ortadan kaldırılamaz bir kardeşlik bağı ile kardeş olduklarını hatırlatır.

Eğer haklarında hüküm verdiğiniz iki tarafın her biri sizin kan kardeşiniz olsaydı nasıl birinden birini tercih edemez idiyseniz imanda kardeşiniz olanlar için de aynı tavrı sergilemek zorundasınız. Yine aynı şekilde aranızda bir anlaşmazlık bulunan kan kardeşiniz olsaydı nasıl ki o ihtilaf kardeşliğinizi ortadan kaldırmaz ve çözme zorunluluğu getirirse iman kardeşliği de aynı şekilde bir sorumluluktur.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا يَسْخَرْ قَومٌ مِّن قَوْمٍ عَسَى أَن يَكُونُوا خَيْرًا مِّنْهُمْ وَلَا نِسَاء مِّن نِّسَاء عَسَى أَن يَكُنَّ خَيْرًا مِّنْهُنَّ وَلَا تَلْمِزُوا أَنفُسَكُمْ وَلَا تَنَابَزُوا بِالْأَلْقَابِ بِئْسَ الاِسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمَانِ وَمَن لَّمْ يَتُبْ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ


11. Ey iman edenler, bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kadınlar da kadınları. Belki o kadınlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Birbirinizi ayıplamayın ve birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü addır! Kim tevbe etmezse işte onlar zalimlerdendir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِّنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَب بَّعْضُكُم بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَّحِيمٌ


12. Ey iman edenler, zannın çoğundan sakının. Muhakkak bazı zanlar günahtır. Gizlilikleri araştırmayın. Bazılarınız bazılarınızın ğıybetini yapmasın. Biriniz ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte tiksindiniz. Allah'tan takva edin. Allah tevvabdır, rahimdir.


Zan, hakkında kesin bilgi sahibi olunmayan bir konuda bir kişi yahut topluluk hakkında yürütülen kötü tahmin yahut düşüncedir. 


Ğıybet, kişinin kardeşinin ğıyabında onu ayıplaması veya kınamasıdır. Duyduğunda hoşuna gitmeyecek söz söylemesidir şeklinde de tarif edilmiştir. Ğıybet edilen sıfat kişide bulunmazsa buna iftira denilir, olan şeyi söylemek ğıybettir. Ğıybet, 'kardeşinin etini yemek' olarak tarif edilerek iğrençliği hiç bir ihtimale yer bırakmayacak bir üslupla açıklanmıştır.

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ


13. Ey insanlar, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi soylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstününüz en çok takva sahibi olanınızdır. Allah alimdir, habirdir.

Irk ve kabileler ile üstünlük kurma yahut bunları mukaddes değer zannetme gibi cahili fikirleri reddeden bu ayet ile aslında bu değişikliklerin tanınma ve bilinme için olduğu öğretilmiştir. Irkçılık her halukarda reddedilmiş bir cahiliye adetidir. Zaten insanın kendi tercihi yahut gayreti olmaksızın verilen bir hal ile başkalarına üstünlük iddiası komiktir. Hiçbirimiz ırklarımızı yahut renklerimizi kendimiz seçmedik... Meğer ki seçmiş olsa idik bile bununla gururlanmanın caiz olmayacağı ve bizim için asıl ölçünün takva olduğu kesindir. Takvanın ölçüsünü ise bilecek olan yalnız Allah'tır ve o sebeple kimin daha muttaki olduğu da muhaldir. Yani kimsenin kimseye karşı övünme vesilesi edebileceği bir üstünlüğü yoktur.

قَالَتِ الْأَعْرَابُ آمَنَّا قُل لَّمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِن قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ وَإِن تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُم مِّنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئًا إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ


14. Araplar, 'İman ettik' dediler. De ki: 'Siz iman etmediniz, ancak 'teslim olduk' deyin ve iman henüz kalplerinize girmemiştir. Eğer Allah'a ve Rasulü'ne itaat ederseniz O sizin amellerinizden hiçbir şey eksiltmez. Şüphesiz Allah ğafurdur, rahimdir.'

İslam olduğu halde iman kalplerine yerleşmemiş olan bir zümreden bahseden bu ayet aslında günümüzde de sıkça rastlanılan bir durumdur. Yani iman ettik dedikleri halde iman hakikatlerine veya Kur'an hükümlerine itiraz edebilen, Rasul'ün sünnetine sırt çeviren, hatta şeriatten Allah'a sığınan insanların varlığı bir vakıadır. 

Ancak yine de bunlar kalblerine yer etmeyen imanlarıyla bir salih amel işlediklerinde bunun boşa gitmeyeceği de bu ayetin bir müjdesidir. Bir çoğumuzun bu halde olma ihtimalini tefekkür etmek ise halimizin vehametini ortaya koymaktadır. Ya biz de bu zümreden isek? 

Amellerimizdeki huşu ve huzur eksikliğinin yanında muamelelerimizde Allah'ın hükümleri ile amel edemiyor oluşumuza alışmış olmamız korkarım ki bu zümreden olduğumuza işaret ediyor.

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُوا وَجَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ


15. Muhakkak mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah'a ve Rasulü'ne iman etmiş sonra şüphe etmemiş ve mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad etmişlerdir. İşte onlar sadıklardır.

Ve işte mü'min tarifi! Sadıklardan olmakla muttasıf mü'minler... Olmakla emrolunduğumuz şey budur.

قُلْ أَتُعَلِّمُونَ اللَّهَ بِدِينِكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ


16. De ki: 'Allah'a dininizi mi öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde ve yerde ne varsa bilir. Allah her şeyi bilendir.'

Hala 'hık-mık' edenlere bu ayet bir 'sus' emri...

يَمُنُّونَ عَلَيْكَ أَنْ أَسْلَمُوا قُل لَّا تَمُنُّوا عَلَيَّ إِسْلَامَكُم بَلِ اللَّهُ يَمُنُّ عَلَيْكُمْ أَنْ هَدَاكُمْ لِلْإِيمَانِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ


17. Müslüman oldular diye sana minnet ediyorlar. De ki: 'Müslüman olmanızı bana minnet etmeyin, bilakis Allah, sizi imana yöneltmesi dolayısıyla size minnet eder, eğer sadıklar iseniz.

Zannettiğimiz gibi cennetlik müslümanlar olmadığımızı farkettiğimizde, kendi halimizden memnun olmadığımızda, başvurduğumuz bu 'minnet' yolu tıkalıdır, kapalıdır.

إِنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ


18. Muhakkak Allah göklerin ve yerin ğaybını bilir. Allah yaptıklarınızı görmektedir.

İhsan (Allah'ın her an bizi gördüğünü unutmadan) üzere yaşamayı gerektiren, emreden işte bu bilgidir. O her halimizi görmektedir! Gizli yahut açık her şeyimizi... Göklerin ve yerin ğaybını bilen bizi mi bilmeyecektir!

18 Nisan 2013

62 - Cum'a

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ


يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ


1. Göklerde ve yerde ne varsa; melik, kuddüs, aziz ve hakim olan Allah'ı tesbih eder.

Melik; mutlak iktidar sahibi. 
Kuddüs; eksikliklerden münezzeh olan.
Aziz; işlerde mutlak ğalib olan.
Hakim; hikmet ve hüküm sahibi.

هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِّنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِن كَانُوا مِن قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ


2. O, ümmiler  içinde kendilerinden, onlara ayetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara Kitab'ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir. Oysa onlar daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.

Ümmi, üç ayrı anlamda kullanılır: 
1. Annesinden doğduğu gibi kalan; hem safiyet hem de okur-yazar olmamak olarak anlaşılır.

2. Mekkeli demektir ki, Mekke'nin Ümmü'l Kura olmasına atfen kullanılır.

3. Arapların geneline verilen isim olarak kullanılır ki, genel olarak okur-yazarlık ve sair ilimlerden mahrum olmaları sebebiyle onlara bu isim verilmiştir.

وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ


3. Henüz onlara katılmamış olan diğerlerine de. O azizdir, hakimdir.

ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ


4. Bu Allah'ın dilediğine verdiği fazlıdır, Allah büyük fazıl sahibidir.

Fazıl ya da fazl, Allâh'ın lütuf, ihsan ve keremi demektir. Kur'ân'da fazlın Allah'ın elinde bulunduğu, onu dilediğine verdiği (Âl-i İmrân, 73; Hadid, 29) ifade edilmekte, O'nun fazlına engel olabilecek kimsenin olmadığı belirtilmektedir (Yunus, 107). Çeşitli ayetlerde dünya ve ahiret mutluluğu, cennet ve cennet nimetleri, Allah'ın bazı günahkarları cezalandırmada acele etmemesi, günahlarını bağışlaması ya da azaplarını hafifletmesi, hüsrandan koruması, hidayete erdirmesi, bilmediğini öğretmesi, iyiliklere fazlasıyla sevap vermesi, İslam, iman, vahiy, şefaat ve peygamberlik gibi Allah'ın insanlığa büyük lütuf ve ihsanları, çeşitli varlık ve imkanlar fazl kavramı içerisinde gösterilmiştir (Nisa, 69, 70, 83, 95; Neml, 15-16; Hucurât,7-8).



مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ


5. Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşımayanların durumu kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah'ın ayetlerini yalanlayan topluluğun durumu ne kötüdür! Allah zalimler topluluğunu doğru yola eriştirmez.

قُلْ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ هَادُوا إِن زَعَمْتُمْ أَنَّكُمْ أَوْلِيَاء لِلَّهِ مِن دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ


6. De ki: 'Ey yahudiler! Siz insanlardan ayrı olarak kendinizin Allah'ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsanız, eğer doğru sözlüler iseniz ölümü dileyin.'

Ölümü istemenin dostluk iddiasında bir delil olarak sunulması; Evliyaullah'ın ölümden korkmaması ve hatta 'şehid' olarak can vermeyi arzulaması olarak anlarız. Bu tıpkı 'münafıklık alametleri' gibi 'Eyliyalık' alametlerinden biridir.

وَلَا يَتَمَنَّوْنَهُ أَبَدًا بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ


7. Onlar daha önce yaptıkları sebebiyle bunu asla dilemezler, Allah zalimleri bilir.

قُلْ إِنَّ الْمَوْتَ الَّذِي تَفِرُّونَ مِنْهُ فَإِنَّهُ مُلَاقِيكُمْ ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ


8. De ki: 'Kendisinden kaçtığınız o ölüm, mutlaka sizi bulacaktır. Sonra gizli olanı da açık olanı da bilene döndürülürsünüz; O size yaptıklarınızı bildirir'.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِي لِلصَّلَاةِ مِن يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ


9. Ey iman edenler, Cuma günü namaz için çağrıldığınızda Allah'ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın, bu bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.

فَإِذَا قُضِيَتِ الصَّلَاةُ فَانتَشِرُوا فِي الْأَرْضِ وَابْتَغُوا مِن فَضْلِ اللَّهِ وَاذْكُرُوا اللَّهَ كَثِيرًا لَّعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ


10. Namaz kılındığında artık yeryüzüne dağılın Allah'ın fazlından isteyin ve Allah'ı çokça zikredin, umulur ki kurtulursunuz.

وَإِذَا رَأَوْا تِجَارَةً أَوْ لَهْوًا انفَضُّوا إِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَائِمًا قُلْ مَا عِندَ اللَّهِ خَيْرٌ مِّنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِ وَاللَّهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ


11. Bir ticaret veya eğlence gördüklerinde hemen oraya yönelip dağıldılar ve seni ayakta bıraktılar. De ki: 'Allah katında olan eğlenceden de ticaretten de hayırlıdır, Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.'

17 Nisan 2013

61 - Saff

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ


سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ


1. Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa Allah'ı tesbih etmektedir. O, azizdir, hakimdir.

Tesbih, Allah'ın tüm üstün sıfatlarla muttasıf ve tüm eksikliklerden de münezzeh olduğunu ifade eder.

Aziz, yani 'her şeyde mutlak ğalibtir' ve hakimdir yani bu ğalebe ve tüm fiillerinde hikmet sahibidir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ


2. Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz?

كَبُرَ مَقْتًا عِندَ اللَّهِ أَن تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ


3. Yapmayacağınız şeyi söylemeniz Allah katında gazab bakımından çok büyüktür.

إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا كَأَنَّهُم بُنيَانٌ مَّرْصُوصٌ


4. Muhakkak ki Allah, O'nun yolunda kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.

Peygamber(sav) bunu tarif ederken iki elinin parmaklarını birbirine geçirerek ashabına gösterdi.

Bu ayet aynı orduda savaşırken dahi vahdetin ve birbirine kenetlenmenin ne kadar ehemmiyetli olduğunu, bu durumun Allah'ın muhabbetini hak eden hareket olarak ilan etmesiyle anlatır ki, zaten bundan başka bir maksat yahut daha güzel bir sonuç yoktur.

وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ لِمَ تُؤْذُونَنِي وَقَد تَّعْلَمُونَ أَنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ فَلَمَّا زَاغُوا أَزَاغَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ


5. Hani Musa kavmine demişti ki: 'Ey kavmim, beni niçin incitiyorsunuz? Halbuki benim Allah'ın size gönderilmiş bir peygamberi olduğumu biliyorsunuz.' Onlar eğrilince Allah da kalplerini eğriltti. Allah fasıklar topluluğunu doğru yola eriştirmez.

Önceki ayetlerde anlatılan ve zemmedilen hallerin bu ayetle Musa(as)'ın kavminde olduğunu da anlıyoruz. Bunlara örnek olarak bahsedilen ikinci bir toplulukta yine İsrail oğullarından İsa(as)'ın ümmetidir ki onlar da bir sonraki ayetle hatırlatılırlar.

Yani, iman edenlerin sözylediklerini yapmamaları ve cihad için birbirine kenetlenerek savaşmamaları peygamberlerini inciten bir haldir. 

وَإِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُم مُّصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِن بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ فَلَمَّا جَاءهُم بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُّبِينٌ


6. Meryem oğlu İsa, 'Ey İsrailoğulları, ben Allah'ın size, benden önce gelmiş olan Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek adı da Ahmed olan bir peygamberi müjdeleyici olarak gönderilmiş bir peygamberiyim' demişti. Ancak kendilerine apaçık delillerle gelince: 'Bu apaçık sihirdir' dediler.

Bu ayet, hristiyanların kendilerine kitaplarında haber verildiği halde yanında değil de karşısında oldukları Muhammed(as)'ın risaletinin kendi ellerindeki kitapla delillendirilmesidir. Yine bir sonraki ayet onların bu peygambere iman ve tabiiyetten başka bir seçenekleri olmadığını ve bunun aksi halin ne olduğunu da  anlatır:

وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ وَهُوَ يُدْعَى إِلَى الْإِسْلَامِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ


7. İslam'a çağrıldığı halde, Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Allah zalimler topluluğunu doğru yola eriştirmez.

يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ


8.  Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Ama kafirler hoşuna gitmese de Allah nurunu tamamlayacaktır.

هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ


9. O, Peygamber'ini hidayetle ve hak dinle, bütün dinlerden üstün kılmak için gönderendir, müşriklerin hoşuna gitmese de!

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى تِجَارَةٍ تُنجِيكُم مِّنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ


10. Ey iman edenler, sizi acıklı bir azaptan kurtaracak bir ticareti size bildireyim mi?

تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ


11. Allah'a ve Peygamber'ine iman edersiniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.

يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ


12. Günahlarınızı bağışlar, sizi altından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerinde hoş konutlara sokar, işte büyük kurtuluş budur.

وَأُخْرَى تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِّنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ


13. Seveceğiniz bir şey daha; Allah'tan yardım ve yakın bir fetih, mü'minleri müjdele.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا كُونوا أَنصَارَ اللَّهِ كَمَا قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ لِلْحَوَارِيِّينَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللَّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللَّهِ فَآَمَنَت طَّائِفَةٌ مِّن بَنِي إِسْرَائِيلَ وَكَفَرَت طَّائِفَةٌ فَأَيَّدْنَا الَّذِينَ آَمَنُوا عَلَى عَدُوِّهِمْ فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ


14. Ey iman edenler, Allah'ın yardımcıları olun. Tıpkı, Meryem oğlu İsa havarilere: 'Allah'a (çağrı hususunda) benim yardımcılarım kimlerdir?' demiş, havariler de; 'Allah'ın yardımcıları biziz' demişlerdi. Bunun üzerine İsrail oğullarından bir grup iman etmiş, bir grup da inkar etmişti. Biz de iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik, böylece onlar üstün geldiler.

Ensarullah, Allah'ın yardımcıları olarak tercüme edilse de bu tabir, Allah'ın dininin ve peygamberlerinin yardımcıları olarak anlaşılır. Zira Allah, her türlü yardımdan zaten mustağnidir. O, peygamberlerine yardım edenleri bu isimle ifade ederek izzet ikram etmiştir. 

İsa(as)'ın Allah'a davette ve risaletini ifa ederken yardımcılarım kimlerdir sorusunda 'Allah'a' ibaresinde herhangi bir ekleme olmaması da zaten davanın 'Allah' olmasının doğal sonucudur.

10 Nisan 2013

85 - Burûc

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ


وَالسَّمَاء ذَاتِ الْبُرُوجِ


1. Burçlar sahibi göğe yemin olsun.

وَالْيَوْمِ الْمَوْعُودِ


2. Va'd olunan güne yemin olsun.

وَشَاهِدٍ وَمَشْهُودٍ


3. Şahitlik edene ve şahit olunana yemin olsun.

قُتِلَ أَصْحَابُ الْأُخْدُودِ


4. Hendek ashabı kahrolsun!

النَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِ


5. Şiddetle yanan ateş,

إِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌ


6. Onlar da çevresine oturmuşlardı.

وَهُمْ عَلَى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنِينَ شُهُودٌ


7. Mü'minlere yaptıklarını seyrediyorlardı.

وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ إِلَّا أَن يُؤْمِنُوا بِاللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ


8. Onlardan sadece Aziz ve Hamid olan Allah'a iman etmelerinden dolayı öç alıyorlardı.

Aziz, İbn-i Mes'ud-a göre 'ğalibun ala emrih' yani her işte galip olan manasında olup, Hamid ise övülmek sıfatı olan ve mutlak övgüye layık olan olarak Esmau'l Husna'dandırlar.

الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ


9. O ki, göklerin ve yerin hükümdarlığı O'nundur. ve Allah her şeye şahittir.

إِنَّ الَّذِينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَرِيقِ


10. Muhakkak ki, mü'min erkeklerle mü'min kadınlara işkence edip de sonra tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı ateş azabı vardır.

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْكَبِيرُ


11. Muhakkak ki, iman edip salih ameller işleyenler için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş budur.

إِنَّ بَطْشَ رَبِّكَ لَشَدِيدٌ


12. Muhakkak ki Rabb'inin yakalaması çok şiddetlidir.

إِنَّهُ هُوَ يُبْدِئُ وَيُعِيدُ


13. Muhakkak ki O, ilk yaratan ve sonra döndürecek olandır.

وَهُوَ الْغَفُورُ الْوَدُودُ


14. Ve O, çokça bağışlayan ve çok sevendir.

ذُو الْعَرْشِ الْمَجِيدُ


15. Arşın sahibidir ve çok yücedir.

فَعَّالٌ لِّمَا يُرِيدُ


16. Dilediğini yapandır.

هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ الْجُنُودِ


17. O orduların haberi sana geldi mi?

فِرْعَوْنَ وَثَمُودَ


18. Firavun'un ve Semud'un.

بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي تَكْذِيبٍ


19. Bilakis kafirler bir yalanlama içindedirler.

وَاللَّهُ مِن وَرَائِهِم مُّحِيطٌ


20. Allah onları arkalarından kuşatmıştır.

بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَّجِيدٌ


21. Bilakis o yüce bir Kur'an-dır.

فِي لَوْحٍ مَّحْفُوظٍ


22. Levh-i Mahfuz'dadır.

Ashab-ı Uhdud hadisesi

Ashab-ı Uhdûd'un kimler olduğu ve ne zaman nerede yaşadığı hakkında çok değişik rivayetler ve her bir rivayetin uzunca birer hikâyesi vardır.

Bu rivayetlerden herhangi birinin doğruluğu kesin değildir. Zaten Kur'an da bu olayı; yer, zaman ve faillerin isimlerini belirtmeden zikretmektedir.

Kafir bir beldenin kralı, iman eden halkını dinlerinden çevirmek, tekrar kendi sapık dinine döndürmek için müminlere eziyet eder, derin hendekler kazdırır. Bu hendeklerin içine büyük ateşler yakılır. Mü'minler hendeğin başına getirilir, Allah'a imanda ısrar edenler ateşe atılacak, küfre dönenler ateşten kurtarılacaktır. Bu dehşetli ateşe rağmen mü'minler imanlarından dönmez ve ateşe atılır. Müminleri ateşe atan bu zalimler, hendeğin etrafına oturmuş olarak yaptıkları bu zulmü zevkle seyrederler. Allah o kafirleri, aynı ateşle veya başka bir yolla helak etmiştir. 

Bu hadisenin zamanı kesin olarak bilinmemekle beraber, Peygamber(sav)'e yakın bir zamanda, büyük bir ihtimalle de Hz. İsa'dan sonra olmuş ve halen yaşayanların birbirlerine anlatarak naklettikleri meşhur bir olay olduğudur.

Bu ayetlerle mü'minler desteklenmiş kafirler ise işkence ile insanları imandan vazgeçirme umutlarını yitirmişlerdi. Bu hadise tarih boyunca değişik versiyonlarıyla hep yaşanagelmiş ve halen de yaşanan taze bir gerçekliktir.

Kıyamete kadar devam edecek olan tevhid ve şirk kavgasında; adalet yahut vicdan duygusundan mahrum kafirler, iman edenlere fikir ve amellerle ğalebe çalamayacaklarından dolayıdır ki, işkence ve zulme yöneleceklerdir. Mü'minler ise bu muameleleri dünyaya ait acılar olarak bilecek ve bir bakıma cennetin ve Allah rızasının sebebi olarak görüp sabırla ve gülümseyerek ahirete yürüyeceklerdir.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...