20 Aralık 2016

Dost ve Düşman

Gündelik olaylar ve hatta dünyanın neredeyse tamamını ilgilendiren büyük hadiseler biz müslümanlar için nihayetinde bu aleme ait ve burada kalacak, ahiretle mukayese bile edilemeyecek derecede küçük ve basit işlerdir. Bizce bu dünyanın en mühim işi Allah(cc)’ın emri gereğince ve rızası mucibince yaşayıp bu hayatı tamamlamaktan ibarettir. Bunun nerede ve hangi şartlar altında olacağını elbette biz de insanlar olarak bilmek ve hatta kolaylaştırmak isteriz ancak kader bizim idaremizde olmadığı gibi düşmanlarımızın da kontrolünde değildir.

Alemlerin Rabb’inin Allah(cc) olduğunu iman etmenin, her durumda hamde götüren ve küfür ile dalalet istisnasıyla herşeye hamdettiren bir huzur kaynağı olması en büyük avantajımızdır. Baksanıza herşeyini kaybetmiş ufacık bir Suriyeli çocuk, hepimize hamd ile ders vermektedir!

Bu hengameli dünyada hele de bugünler gibi herşeyin biraz daha karmaşık olduğu zamanlarda dostumuzu ve düşmanımızı tanımamız ve onlarla Allah(cc)’ın koyduğu ölçülerle münasebet kurmamız gerekir. Bu ıstılahımızda ‘el-vera ve’l bera’ olarak tabir edilen akidevi bir husustur. Bu sebeple dostluk ve düşmanlığımızı öncelikle inancımız belirler. Biz mü’min bildiklerimizi dost bilir ve güveniriz. Aynı şekilde gayri müslimleri düşman biliriz ve dost olmayız, güvenmeyiz. Bu kısaca ifade ettiğim bakış açısı elbette İslam hukukunda detaylandırılmış ve mü’min bildiklerimizin nasıl dostluğumuzu kaybedeceği ve gayri müslimlere hangi şartlarda ne şekilde güvenebileceğimiz anlatılmıştır.

Günümüzde müslümanların dünya genelinde duruş ve davranışlarını belirleyecek bir tek otoriteden yoksun olmaları diğer tabirle umumi idareyi yürüten bir halifenin olmayışı ve müslümanların çoğunlukla İslami esaslara dayanmayan devletlerin vatandaşları olarak yaşamaları dost ve düşman tayininde de zorluklara hatta sapkınlıklara yol açıyor.

Yaşadığımız coğrafyadan ve toplumdan bağımsız olmamız elbette düşünülemez ancak akidemiz bizim her türlü bağdan üstün ve değerli olmasıyla hayatımızın her anına ve fikir dünyamızın her ayrıntısına hükmeder.
Devletlerin politikaları veya anlaşmaları bizim kalplerimize hükmedemez! Seküler devletlerin vatandaşları olarak kalplerimizi, resmi anlaşmalar yahut düşmanlıklarla değil Allah(cc)’in sevilmesini istediklerini severek, düşman olarak tayin ettiklerinden de yüz çevirerek temizlemek durumundayız. Zira devletler dün düşman göründüklerine bugün dost olabilir ve yine menfaatleri icabınca yarın tekrar düşman olabilirler.

Bizim dostluk ve düşmanlık kriterlerimiz ise bellidir ve akidevi ilkelere dayanır. Maslahat ve menfaatler gereği yapılan anlaşmalar ise ancak resmi kurumları bağlar, biz Allah(cc) için sever ve yine O’nun için buğzederiz.
Ehli Sünnet nazarında insanlar dostluk ve düşmanlık bakımından üç sınıftır.

1.       Sevilecek olanlar: Allah(cc)’a ve Rasulüne(sas) iman ile salih amelleri ihlasla yerine getirenler. Allah(cc) için seven, Allah(cc) için buğzeden ve kim olursa olsun Rasulullah(sas)’ın sözünü herkesin sözünden önce ve üstün kabul edenler.

2.       Bazan sevilen bazan buğzedilenler: Müslüman oldukları halde salih amellerle haram ve fıskı karıştıranlardır. Bunların imanları sebebiyle günahlarına buğzedilir ve düşmanlık gösterilirken salih amelleri sebebiyle de dostluk gösterilir.

3.       Her bakımdan buğzedilenler: Allah(cc)’ı , meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ile kafir olan, kadere iman etmeyenlerdir.

Bunların yanısıra bir başka zümre vardır ki onlara ulemamız bid’atçiler diyerek ayrıca sınıflandırmış ve onların hukukunu ayrıca anlatmışlardır. Zira onlardan bazıları küfür olan bid’atler işlerken bazıları da mekruh olanları işlerler. Hükümleri de buna göredir.

Mesela dünyadan el çekerek sürekli oruçlu olarak evlenmeyi de terkedenlerin hali günahkarlıktır ancak küfre sebep olmaz. Veya Cuma hutbelerinde devrin sultanının ismini anmak gibi mekruh sayılan bid’atleri işleyenler bu sebeple müslümanların dostluğunu kaybetmezler.

Ancak vahiyle sabit bazı hakikatlerin zıddına itikat sahibi olan bid’atçiler bu sebeple küfre düştüklerinden onlardan yukarıda sayılan 3. sınıf gibi uzak durmak ve dostluk değil düşmanlık beklemek ve göstermek vacip olur. Buna en güzel örnek ise ayetlerle iftira olduğu kesin olduğu halde Aişe(r.anha) annemize zina iftirası atan bid’atçilerdir ki bunlara şiiler diyoruz.

Bunlar Ebu Bekir(ra) ve Ömer(ra)’ın imametlerini kabul etmedikleri için ‘rafizi’ olarakta isimlendirilirler. En rezil bid’atleri sahabeyi sevmemeleri ve onlara hakaret ve küfür etmeyi marifet bilmeleridir. Ali(ra), Ammar(ra), Mikdad(ra) ve Selman(ra) dışındaki sahabeleri düşman bilirler. Oysa bu sayılan sahabeler ve Ehli Beyt onların yalanlarından ve bid’atlerinden uzaktırlar.

Bu rezil taife dostluk ve düşmanlık konusunu kendi bid’at akidelerine katarak salih, sıddik ve mucahid selefimiz olan ve yolumuzun önderleri ve örnekleri olarak bildiğimiz sahabeye düşmanlık etmeyenlerin bu dine dahil olamayacağına ve Ehli Beyt’e yakın olamayacağına inanırlar.

Onlar dostluk ve düşmanlıklarını kendi heva ve heveslerine, sapkın itikatlerine ve lanetlik hayallerine göre tayin ederler. Sahabeyi sevenleri düşman bilen bu zümreyi dost bilmek ya da dost olabileceklerine inanmak onların yine itikat bildikleri takiyyelerine kanmak olur. Değişik isim ve gruplarla temsil edildikleri halde biz onları bu düşmanlıklarından tanırız.

Onlar kalplerinde müslümanlara karşı sevgi duymaz ve fırsat bulduklarında İslam’ın ve müslümanların düşmanlarıyla işbirliği yaparak en aşağılık zulüm ve işkencelerle katledilmelerine hem yardımcı olur hem de bizzat bu katliamları işlerler. Bugün Suriye’de karşımıza çıkan Nusayri zümresi de tarih boyu ihanetlerinin sonucu Şam bölgesini ele geçirmelerine batılı müstekbirlerin göz yumduğu zalimlerdirler.

‘Ehli Sünnet ve Cemaat, Allah(cc)’ın Rasulü(sas)’nün ashabını(radiyellahu anhum ecmain) sevenlerdir. Sevmekte de aşırılığa gitmeyenlerdir. Hepsini sever ve hepsine dostluk gösterirler. Ehli Sünnet sahabeye buğzedene buğzeder, zira özellikle şeyhayni (Ebu Bekir ve Ömer) sevmenin dinin, imanın ve ihsanın gereği olduğunu bilirler. Yine onlara buğzetmenin ise küfür, nifak ve tuğyan olduğunu da bilirler.’ (İbni Kesir)


İslam’a ve müslümanlara ihanet ederek zulüm görmelerine yol açan ve bizzat zulmeden, akidesi bozuk, ameli bozuk, geçmişi bozuk bu bid’at ehli sapıklara buğzetmek imanın gereği salih bir ameldir. Allah(cc) kalplerimizi hidayettennn ayırmasın!

15 Aralık 2016

Mezhep Savaşı

Karşıt propağanda diye birşey vardır; düşmanlarına yaptırmak istediğin şeyi öyle bir desteklersin ki ‘bunu yapalım’ derler  ya da kendi yaptığın şeyi öyle kötüler, öyle güzel gizlersin ki düşmanlarına ‘bunu yapmayın’ diyebilecek kadar! İşte tam da bu duruma uygun bir örnek yaşıyoruz. Hem de yıllardır...

Eli kalem tutan ve ağzı laf yapan bazı ağır abiler hemen her konuyu dönüp dolaşıp mezhep savaşı korkusuna getiriyorlar. Bu korku sadece onlarda mı var yoksa bizde böyle bir korku oluşması için mi yaparlar sorusunu geçerek irdelemeye devam edelim. Bu kalem ve kelam erbabı özellikle ve mutlaka bir ‘İslam Birliği’ hayaline sahiptirler. Onların hayalindeki bu birlik ne hikmetse İran olmadan ya da diğer bir deyişle şia olmadan olamaz.

İslam Birliği’nin nasıl bir ütopya olduğunu anlamak için onların hayallerindeki birlik üyelerine, siyasi durumlarına ve islamla ilgilerine bakmak aslında yeterli olsa da bu onlara yetmez, illa da olsun diye bilye oynayan çocuk mızmızlığıyla bu hayale hepimizin inanmasını isterler.

Tarihin ve vicdanların şahitliği olası bir İslam birliğinde ne İran’ın ne de onun güdümündeki şiilerin olmadığını ve asla da olmayacağını çok net göstermektedir. Bunu basit bir kindarlıkla değil somut gerçeklerle ifade ettiğimden emin olmak için azıcık İslam tarihi bilmek kafidir. Bilmeyenler için araştırmaya başlangıç noktası bizzat İran tarihi olabilir. İran toprakları Emir’ul Mu’minun Ömer bin Hattab(ra) döneminde fethedildiğinden beri, müslüman olmalarına rağmen hep müslümanlarla savaşmış, savaşamayacak kadar ezildiği dönemlerde ise alttan alta kurduğu tuzaklar, oluşturduğu fesat yuvaları ve ektiği fitne tohumları ile İslam coğrafyasını mundar emperyal hayallerine ulaşmak için karıştırmaktan geri durmamışlardır.

Olayın tarihi boyutunu bir kenara bırakıp günümüze geldiğimizde karşımıza yine aynı emellere dayanan Safevi emperyal halleriyle İslam coğrafyasında fitne, fesat ve terör estiren bir İran ile karşı karşıyayız.

Afganistan işgal edildiğinde beklenebileceği ya da beklenemeyeceği gibi müslüman Afgan halkının yanında olması gerekirken işgalcilerle, hem de Rusya ve Abd farkı gözetmeksizin anlaşarak kendii şii yayılmacılığına alan açmaktan başka bir gayreti olmayan bir İran gördük.

Irak işgal edildiğinde yine aynı şekilde miting meydanlarında ‘Büyük Şeytan’ diye sloganlaştırdıkları güya Amerika düşmanlıklarının ne hikmetse büyük bir rahatlıkla desteğe dönüştüğüne şahit olduk. Önemli olan şii yayılmacılık planları için çalışmaktı, talan edilen ülkeler, çiğnenen mukaddesat ve kıyılan canlar hiç İran’ın gündeminde olmadı.

Filistin ve Yemen’de ektikleri fesat tohumları yeşeriyor ya da hayır kararıyor ve ümmetin garip coğrafyasında yaraya merhem olacak bir tek faaliyetleri olmazken, habire yangına odun taşıyor İran...

Suriye’ye gelindiğinde ise, coğrafi yakınlığı kullanarak gerek Irak’tan gerekse kendi topraklarından her türlü silah ve milis desteği ile Rusya’nın desteğini arkasına alarak, Amerika ile anlaşıp göz yummasını sağlayarak Şam topraklarına bir yılanın güvercin yuvasına çöreklendiği gibi çöktüler. Paralı şii milisleri mollalar galeyana getirdi ve verilen cihad fetvalarıyla bu topraklarda kan dökmeye başladılar. Gerek Irak ve gerekse Suriye’de savaşan onlarca şii örgüt var ve herbiri işledikleri cürümlerle tarihe geçecek kadar acılar yaşattılar. Irak’ta büyük oranda başardıkları demografik değişimi Suriye’de de uygulama noktasına adım adım gidiyorlar.

Son adım olarak Halep’i işgal ettiler ve halkına dünyanın en azılı katillerinin bile katlanamadığı işkence vezulümleri reva gördüler. Şehri yaktılar, yıktılar! Sağ kalan muhaliflerin ve yaralıların istemedikleri halde mecbur kaldıkları için terketmek istedikleri Halep’ten çıkmalarına bile izin vermemek için direndiler.

Bütün bu yaşananlar hepimizin gözleri önünde gerçekleşiyor. Buna rağmen hala bir mezhep savaşı korkusu yaşıyor musunuz? Bugün Yemen, Irak ve Suriye’de yaşanan nedir öyleyse? Tüm vahşilikleriyle küçücük bebeleri bile işkence ederek öldürenler mezhep savaşı yapmıyorsa nedir dertleri? Masal anlatmayı ya da dinlemeyi bırakalım! Ortada bir mezhepçilik ve mezhep savaşı var ve bunu başlatan da halen yürüten de İran ve onun güdümündeki şii çetelerdir.

Başta bahsettiğimiz abilerin İran’a laf söylemekten adeta kutsal bir varlığı sakınır gibi sakınmaları artık hiç bir anlam ifade etmiyor! Halep için ağlayıp sızlarken şii çetelerden ve onların ağa-babası İran’dan hiç bahsetmeden yazan ve konuşanların hem bu dine hem insanlık vicdanına ihanet ettiklerini söylemek abartı olmayacaktır. Katile katil diyemiyorsanız dile, yazamıyorsanız kaleme ne ihtiyacınız var; koparın, atın gitsin!

İslamlık ve insanlık onuru diye bir değere inanan hiç kimse savaş ahlakını bile tanımayan bu şii sürülere mazaret üretemez ve arkasındaki İran’ı savunamaz.

Hele de Suriye halkına ve onların direnişini destekleyenlere, 5 yıl öncesinde Esed rejiminin ve hamisi İran’ın bu kadar aşağılık katliamlar yapabileceğini düşünmemek gibi bir suçlamada bulunmak eğer samimi ise ahmaklığın zirvesi olur, değilse tek açıklaması ihanettir; bu dine ve bu ümmete ihanet!

İnsanlığın aklıyla ve vicdanıyla alay ederek hem çocuklarımızın kanları ve kadınlarımızın namusları üzerinde tepinip hem de temize çıkarılmak gerçekten şeytanın bile kuramayacağı bir desisedir. Buna alet olanlara veyl olsun, yazıklar olsun, eyvahlar olsun!..

10 Aralık 2016

Gemiler Yakmak İçindir!

Azatlı bir köle iken kumandanlığına getirildiği ordusunun gemilerini yaktığı günden beri Tarık bin Ziyad, yeryüzünde ‘gemileri yakmak’ diye bir deyim var ve yakılan gemiler kararlılığın, dirayetin ve kahramanlığın sembolü oldular.

Yakılan gemiler yalnız geri dönüşün imkanını yok etmedi, korkuların ve zaafların çürük tahtalarını da kül etti. Ateş, doğru yerde ve doğru hararetle kullanıldığında altını değersiz madenlerden ayırmak için tek yoldur.

Mesele gemiler ve ateş değildir aslında, kasdedilen bir fetihtir ve yanan gemiler onun kazanını kaynatır. Bunun için gerekli olan büyük bir kumandan ve sağlam bir ordudan da ziyade, uğrunda herşeyin yakılabileceği yani herşeyin göze alınabileceği bir davadır, bir davettir.

Her gemi bir şekilde yakılabilir de artık demirden yapılan bazı gemiler yakılamıyor, başı dara düşenler hemen başını sokacak bir gemi bulabiliyor.  Yakılmadan ardımızda bıraktığımız gemiler, ayaklarımıza bağlı demir kütleleriyle bizi aşağılara çekmeye devam ediyorlar!

Mavi Marmara da gemilerden bir gemi idi, onu diğerlerinden farklı kılan yanı 9 Aralık 1917’den sonra bu topraklardan mukaddes ve mübarek topraklara düzenlenen, silahsız da olsa ilk işgal delme gemisi olmasıydı...
Mavi Marmara ile Allah’ın ‘etrafını mübarek kıldığı’ (İsra 1) beldelere yapılan bu seferi yine Allah bereketli kıldı ve yalnız şehidlerimiz sebebiyle bizlerin değil hemen her müslümanın gönlüne bereket oldu.

Anadolu müslümanlarının ümmet ile kardeş olduğunu çok uzun zaman sonra herkes bir kez daha gördü, akan kanlarımız ve verilen canlarımızla bu kardeşlik perçinlendi.

Şahsi şahitliğimdir ki, hemen bir yıl sonraki Hacc mevsiminde Mina’da flamalarımızdan Türkiyeli olduğumuzu anlayan çadırlardaki hacıların yol kenarındaki korkuluklara dizilerek bildikleri herhalde en güzel türkçe tamlama ile bize ‘Mavi Marmara’ diye seslenmeleri o geminin ne olduğunu ve ne yaptığını kesin bir şekilde gösteriyordu.

Daha sonraki Filistin ziyaretimizde de sıkça karşımıza çıkan, bir tür parola gibi tekrarlanan Mavi Marmara kelimeleri sembolleşmiş ve layık olduğu bereketli yeri almıştı. Bundan sonra yapılması gereken bu hayırlı ve bereketli gemiye gölge düşürmemek ve belki de bu gemiyi yakmamaktı.

Mavi Marmara, Akdeniz’in sularına bir işgalci saldırısıyla yanarak batmayı hak etti!

Bizim açımızdan dava ve mesele işgale direnişin bir parçası olmaktan ibaretti ve oldu da...

Devletin bu gemiyi sahiplenmesi yahut içinde bulunan vatandaşlarının hukukunu korumak için fiili müdahalede bulunması o günlerde hemen herkesin hoşuna gitmişti. Yaralılar ambulans uçaklarla taşınmış, bir anda sivil bir gemi sırtında devlet gücünü hissetmişti. Ayırmakta hata ettiğimiz nokta ise bu hareketin resmi bir eylem olmadığı ve daha sonra sahip çıkılmasının da bu harekete resmiyet kazandırmayacağı, ileride bu desteğin çekilmesinin mümkün olduğu ve o durumda da Mavi Marmara’nın davasının başladığı gibi devam etmesi gerektiği gerçeği idi.

Daha net bir ifadeyle; Allah için yapılan işlerde ne resmi ne de gayri resmi birilerine sırt dayamak işin sırrına terstir ve neticede ihlasın zedelenmesi en büyük hayırlar için bile ateş gibidir, yakar ve kül eder herşeyi.
Yok eğer gerektiğinde, gerektiği kadar destek alınmış ve yola devam edilmişse o halde kimsenin kimseye kızmaya hakkı yoktur. Beklentileri düşük tutmak hayal kırıklıklarını önlemek için güzel bir formüldür, hele de yanımızdaki bir devlet ise...

Neticede Mavi Marmara gemisini devlet kendisi için yakmıştır, belki de o da kendince birtakım fetihler hedefliyordur ve elindeki yakılması en kolay olan gemiyi yakmıştır. Mavi Marmara’yı sivil toplum kuruluşlarımız yakmıştırlar; daha sonra düzenlenen seferlere katılmayarak yıllardır bir limanda zincirli tutarak hem de ve belki de kendilerince başka birtakım fetihler hedefliyorlardır. Kimsenin niyetini bilemiyoruz. Tek emin olduğumuz, ihlasla o gemide can veren ve kan dökenlerin ecirlerini Allah’ın zayi etmeyecek olduğudur.


Bu vesileyle limanlarımızdaki kendi gemilerimize bir göz atalım; hangi gemi Nuh(a)’undur ve bizi kurtarır bu tufanlardan ve günü geldiğinde hangilerini yakacağız, yakabileceğiz?

08 Aralık 2016

Halep Harap Olduktan Sonra

Çok değil 95 yıl önceydi, öyle anlatıyor görenler; devletimiz mağlup olmuş ve beldelerimiz işgal edilmeye başlanmıştı. Antepliler, Fransızlar gelmeden ellerindeki erzakları şehrin birçok evinin ve konağının altında bulunan mağaralara taşıdılar ama hayvanları ve kendileri için yapabilecekleri çok şey yoktu.

Çünkü Halep düşmüştü!

Musul düşmüştü!

Bunların ardından  önce Kilis sonra Antep’te düştü ve işgal edildi...

Oysa direniş çok sağlam başlamıştı. Sultan 2. Abdulhamid’in Teşkilat-ı Mahsusa’sından değerli bir eleman olan Özdemir Bey ve yine Osmanlı Zabiti Şahin Bey gibi komutanların ve şehrin neredeyse tüm halkının arkasında olduğu bir savaşın kaybedilmesi 11 ay sürmüştü.

Tarihçiler, Antep savunmasının düşmesiyle ilgili iki sebep sayarlar; birincisi dışarıdan hiçbir yardım ve desteğin gelmemiş olması sebebiyle içeride yiyecek ve cephanenin tükenmesi, ikincisi ise kural tanımaz ahlaksız ve zalim Fransız ordusunun havadan ve karadan hedef gözetmeksizin şehri bombalaması.

O günlerden anlatılan çok şey vardır da bir tanesi çok başkadır. Yiyeceklerin tükendiği ve şehirde açlığın kol gezdiği günlerde kanlarının son damlasına kadar direnmeye kararlı olan Cemiyet-i İslamiyye mensupları Bülbülzade Hacı Abdullah Efendi’nin onayıyla düşmana bir kaç gün daha fazla direnebilmek ve son mermilerini de atabilmek için yiyenlerin ancak 2-3 gün yaşabildiğini herkesin bildiği zehirli çalıların bademlerini ezip suyla ıslatarak yerler...

Nüfusun üçte biri can vermiş, şehirde isabet almamış bina kalmamış, ayakta kalıp mermi atabilecek son mücahid şehid olmuştur ve artık Antep düşmana teslim olacaktır ki açlıktan ayakta duran insan sayısı da çok azdır.

Bunlar size ve bize ne kadar tanıdık geliyor şimdi değil mi? Yukarıda Antep savunmasının düşüşü ile alakalı anlattığım satırlarda Antep yerine Halep yazın ya da Humus farketmez! Acımasız bir abluka, ahlaksız bir bombardıman, ve yardımsızlık, ve kimsesizlik!

O günlerde de belki herkesin ayrı bir derdi vardı, belki her şehrin ayrı bir düşmanı, ayrı bir ekonomik gerekçesi, anlaşmalar ve sair binbir türlü sebep ve mazaret üretmek mümkündü ki bugün de mümkündür.
Neticede bir şehir halkı vahşi bir katliama ancak bu kadar direnebiliyor ve değişmeyen asıl acı gerçek ise diğerlerinin ilgisizliği ya da umursamazlığı oluyor! Burada o diğerleri biz oluyoruz.

Şimdilerde pek çok yazar-çizer Halep yazıları yazıyor, dernekler ve kuruluşlar Halep’in ardından ağıtlar yakan açıklamalar yayınlıyorlar. Galiba tarihten bugüne değişen tek şey bu; eskiden hiç değilse bu kadar çok konuşanımız yoktu şimdi bolca var. O günlerde bir şehir düştüğünde düşman lehine sevinen hain sayılırdı bugün ise aramızda dolaşıp makbul adam yerine konuyorlar!

Halep harap olduktan sonra düzenlenecek eylemler ve toplanacak yardımlar en fazla mültecilerin karınlarının doymasına veya en fazla, boombardımanlarda tok midelerle öldürülmelerine olanak sağlayacak! Yapılmasın mı? Hayır elbette yapılsın çünkü Halep düştüyse sırada nerelerin olduğunu tarihten biliyoruz. Hiç değilse bir sonraki şehir için uyanık olmamızda hayır vardır.

Ama geç kaldık! Şimdi af ve mağfiret için tevbe vaktidir.

O meşhur tamlamanın içini doldurarak ‘yaptıklarımız ve yapmadıklarımız ile yapmamız gerekirken yapmadıklarımız ve yapmamamız gerekirken yaptıklarımız’ için hızlı bir tefekkür ve hızlı bir harekete ihtiyacımız var. Hızlı olmak zorundayız zira zaman hepimiz için daralıyor...

Artık ölüm korkusu ve dünya sevgisi olarak bizzat Rasulullah(sas)’in tarif ettiği çukurdan doğrulmak zorundayız. Ecelin; oturanlarla meydanlarda savaşanlar arasında, ancak ve sadece tayin edildiği vakit geldiğinde, tayin edilen kişiyi, tayin edilen yerde bulan bir kaçınılmaz ve değiştirilemez son olduğunu idrakle başlayabiliriz işe. Ve rızkın; hayatı boyunca hiç durmadan didinenler için de normal hayatını devam ettirip verilenle iktifa ederek hamdedenler için de tayin olunandan başkası ya da fazlasının ya da eksiğinin mümkün olmadığını kabul ederek devam edebiliriz.

Suyun üstünde sürüklenen saman çöpleri olmaktan kurtulmanın yolu, suyu tersine akıtmaktan geçiyor. Bu da ölüm korkusunu ve dünya sevgisini yenmekle mümkün zira onlarla kaybedildi.

Sevban(r.a) 'dan rivayet edildiğine göre Rasululla(sas) şöyle buyurdu:
‘Yakında milletler, yemek yiyenlerin çanaklarına davet ettikleri gibi, size karşı biribirlerini davet edecekler.’
Birisi: ‘Bu o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?’ dedi.
Rasulullah(sas), ‘Hayır, aksine siz o gün kalabalık, fakat selin önündeki çörçöp gibi zayıf olacaksınız. Allah düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak, sizin gönlünüze de vehn atacak.’ buyurdu.
Yine bir adam: ‘Vehn nedir ya Rasulullah?’ diye sorunca:
‘Vehn, dünyayı  sevmek ve ölümü kötü görmektir.’ buyurdu. ( Ebu Davud, Müsned)


Tarih nehrinin akışını ancak bu azgın gidişin önüne cesetleriyle barajlar kuranlar ve kanlarıyla suyu yükseltebilenler değiştirebiliyor.

04 Aralık 2016

İntikam kaç yaşında?

Dedemin hikayesini radyodan başka kitle iletişim aracının olmadığı akşamlarda annemden dinledim. Yemen cephesinde İngilizlere karşı savaşırken 40 kadar arkadaşıyla esir düşer. Düşman hangi sebeple belki de kurşun harcamamak için, onları bir ahıra hapseder ve ahırın kapısını açılamayacak şekilde kapatıp gider. Sayısını bilmedikleri günler boyunca o ahırda hayvanların pisliklerinden buldukları sindirilmemiş taneciklerle hayatta kalırlar. Bu büyükçe ahırın bir köşesinde buldukları köpek leşi onları hayata bağlar ve parça parça koparıp paylaşırlar bu kokan leşi... Yakınlardan geçen Yemenli köylülerin seslerini duyup kurtarmaları ile son bulur esaretleri ve yürüyerek Yemen’den memlekete döner dedem.

Savaşlı ilgili detaylar ve dönüş yolunu yaya olarak nasıl katettiği, yolda neler yaşadığı değme film senaryolarına taş çıkartır.

İşte o günlerden beri nefret ederim İngilizlerden! İçten içe bir intikam yaşatırım. Annemden aldığım bu hatırayı evlatlarıma aktarıp onların da çocuklarına ulaşmasını isterim. Bilsinler nesiller boyu devam eden kavgamızı ki kendilerini düşmana kaptırmasınlar.

Mesela herkes neden Yemen illerine o devirlerde ‘Mezaru’l Etrak / Türklerin Mezarlığı’ denildiğini bilmeli. Kayıtlara geçen, baba adları ve memleketleriyle bilinen, Yemen’de İngiliz’e karşı savaşırken can veren 350 binden fazla Osmanlı askerini unutmamalıyız. Tıpkı Çanakkale’de can verenleri, Filistin cephesinde ya can veren ya da kimyasallarla kör olanları veBağdat cephelerini, Kafkasları unutmamalıyız.

Ve unutmamalıyız bundan sadece 100 yıl önce kayıtlara hiç geçmeyen, tahminen 5 milyon oldukları kitaplara yazılan, Balkanların çamurlarına kanları ve etleri karışmış ve tek suçları müslüman olmak olan kimsesizleri...

Tarih sanki yüzyılda bir tekrar edercesine bizi tekrar o günlere götürüyor. Bosna’da yaşadıklarımızdan sonra doğan yeni nesil şimdi canlı canlı, kare kare ölümlerimize şahitlik ediyor. Şehirlerimizin yıkılışına, canlarımızın yok oluşuna ve yollara, çamurlara düşüşüne belli bükük ihtiyarların, ağzı süt kokan bebelerin şarapnellerle kanayışına şahitlik ediyoruz! Çiğnenen mukaddesatımızı seyrediyoruz...

Küçücük çocuklarımıza anne-babalarının cesetlerini koklattılar! Ayakta kalabilenler çocuklarının etlerini topluyor enkazlardan! Gördüklerimiz göremediklerimizin kaçtı kaçı bilemiyoruz ve bilemiyoruz daha kaç ton kan dökecekler ve bilemiyoruz kaç şehir yıkacaklar...

Her bomba ciğerimizde patlıyor, her ölüm bizden bir parçayı daha koparıyor, her enkaz üstümüze devriliyor! Biz yaşadığımızı sanıyoruz!

Hayatta kalan her bir fert bütün bu acıları içerek yaşamaya devam ediyor. Sarsılacak bir psikolojimiz yok artık. Ruhlarımızın derinlerinde, genlerimize işleyen bir intikam tohumu ekiyoruz. Onların akıttıkları her bir damla kanla sulanan bir intikam fidanı yeşeriyor yüreklerimizde, zihinlerimizde, ellerimizde...

O çocuklar büyüyecek ve nesilden nesile bir hikaye gibi anlatılıp gidecek bugünler. Dünya durdukça ve bizden bir nesil hayat sürmeye devam ettikçe unutulmayacak bu intikam...

Terörist diye öldürdükleri masum bebelerin kanları yerde kalmayacak. Temizleniyor dedikleri şehirler bizim mezarlıklarımız olacak ve şehidlerimizin ruhları oraları hiç terketmeyecek!

‘Bize mezar olmadan düşmana gülzar olmayacak’ beldelerimiz!

Onların yendik sandıkları yer ve cansız düştüğümüzü gördükleri toprak bizimdir... Oralarda ektiğimiz intikam fidanları yeşerecek! Toprağa dökülen her bir damla kan o toprakların bedelidir ve tapusudur her bir mezar o yurdun...

Daha biz Endülüs’ün hesabını görmemiştik, Bosna’nın intikamını almamış, Afganistan’ın yasını tutmamış, Kırım’ın gözünün yaşını silmemiştik! Çeçenya’nın kartalları yuvaya dönecek daha!

Yemen’in intikamı alınacak, Filistin’in hesabı sorulacak, Arakan’ın kısasına hükmedilecek!

Dün Humus, bugün Halep, yarın Musul; onlar yıkacak bir kuracağız yeniden, onlar öldürecek biz doğacağız yeniden... Biz asırlar boyu yaşayan ve herşeye rağmen yaşamaya devam eden tek bir ümmetiz! Yaralarımız ve kanamalarımız bizi bitirmedi, bitirmeyecek ve kıyamete kadar onlarla savaşmaya, yurtlarımızı muhafaza etmeye, nesillerimizi büyütmeye devam edeceğiz.

Aptallar ne bilecek; biz Yesrib’te yani bir tek küçücük şehirde muhasaraya direnmek için hendek kazarken bir kayanın kıvılcımından doğunun ve batının anahtarlarının bize verileceği müjdesini almış ve bundan adımız hatta canımız gibi emin olmuşlarız!..


Şimdi yeniden sayalım yılları ve yüzyılları; intikam kaç yaşındadır?

30 Kasım 2016

Tedbir ve Tevekkül de Kaderdir

Dünya, hayatın ve ölümün içiçe deveran ettiği bir imtihan yurdu ve bizler bu yurdun sahipleri değil misafirleriyiz. Geldik ve gidiyoruz. Bazılarımızın gidişleri vicdanları sızlatan facialarla, bazılarımızınki yürekleri yakan katliamlarla oluyor. Sebepler dünyasındayız ve bu sebepler bizim imtihanımızın gereği olarak cereyan eden olayların tamamının ortak adıdır.

Genel sapma noktası yaşanan felakete 'kader' denilmesi üzerinden inşa edildi. Bu bakışa sahip olanlar bir hadiseye kaderin tecellisi olarak bakılmasının olayın suçlu ya da sorumlularının masum sayılacağı savı üzerinden hareketle tevekkülü bile yanlış anlama ile itham edip kınar hale geldiler.

Oysa İslam, bir ceza hukuku va'z ederek zaten kaderin tecellisi olan kazalarda vesile olarak görülen suçlu şahsın cezalandırılmasını kanun kılarak bunun tevekküle ters olmadığını bize göstermiştir. Yani İslam bir katilin kısasına hükmetmekle maktulün kader olan ecelini reddetmeden mes'ul olana ceza verilmesini emretmiştir. Maktulün ecelinin gelmiş olması katilin suçunu hafifletmediği gibi masum sayılmasına asla sebep olarak görülemez. Aksi halde bu sapkın  bir itikad olan cebriyyenin yoluna sapmak olur.

Kasıt, ihmal, kaza her ne ise bunların Allah'ın kanununda bir karşılığı, cezası vardır; 'kader' ihmalleri ya da cinayetleri örtmez! Örtmek için bahane olarak kullanılamaz.

Kendi hata veya ihmallerine Allah'ın dininden 'kılıf' bulmak ikinci ve belki de daha büyük bir cinayet olur, buna izin vermemek gerekiyor.

Maktülün ecelinin katil elinden olması kaderdir ve yine katilden hesap sormak Kadir-i Mutlak'ın takdiridir, vazgeçilemez.

'Hiçbir nefis belirlenmiş bir ecelle Allah'ın izni olmadan ölmez...' Ali İmran 145

Kaderden gelene tevekkülle sabretmeyi tedbirde kusuru olanlara hesap sormamak zannetmek hatadır, adaletle merhamet birlikte uygulanabilir. Merhametsiz adalet ya da adaletsiz merhamet olmaz, adalet merhamettir öyle görünmese de... Kısasen bir katilin öldürülmesi yeni bir can almaktır ama tam da adalet budur.

Birilerinin tedbirde aksaklık yapması olayın kaderin kazası olmasını değiştirmez; tedbir ve tevekkül kadere tabidir. Tedbirde eksiği olana kızalım hatta cinayetse kısas edelim ama sakın olan için "kader değildir" demeyelim. Olaya cinayet diyebilirsiniz, ihmal hatta kasıt var da diyebilirsiniz ama "kader değil" derseniz bu imansızlığın alameti olur.

Kin ve garezden tedbir, tevekkül ve mukadderatı unutanlara da dua edelim; öfkeden ölmek başka bir sebeple ölmekten kötüdür zira. Sorumlulardan sorulacak hesabın vebali güç ve iktidar sahiplerinin boynundadır ama biz bu vesileyle takdiri ilahiye/kadere isyanı engelleyelim en azından.

Allah, Aladağ yangın faciasında hayatını kaybedenlere rahmet eylesin, ızdırap ile sona eren hayatlarından daha güzel bir hayatla onları cennetinde mükafatlandırsın ve asıl ateşin düşerek yaktığı yer olan yakınlarının yüreklerine ferahlık versin.

'Onlar başlarına bir musibet geldiğinde: 'Şüphesiz biz Allah'a aidiz ve O'na döneceğiz' derler.' Bakara 156

Bu gibi olaylar yaşandığında hele de İslami bir cemaate izafe edilen bir yerde vuku bulduğunda histerik nöbetler geçirerek İslam’a ve müslümanlara ait herşeyi diline dolayarak saldırıya geçen güruh için ise yapılacak birşey yoktur. Onlara anlatarak bir şeyi idrak etmelerini sağlamak pek mümkün olmaz. Bunun yerine sukunetle akl-ı selim sahibi ancak belki olayın hararetiyle belki cehaletle ileri-geri konuşanlara birşeyler anlatmaya çalışmak daha hayırlı olacaktır.

Adaleti ikame etmeden dünyamız da dünya işlerimiz de düzelmeyecektir...


29 Kasım 2016

Kendimizi kurtaralım

Dünya hayatı sabahlar ve akşamlar yurdudur; aydınlık ve karanlıklar, gündüz ve geceler, galibiyet ve mağlubiyetler, hayat ve ölümler, tokluk ve açlıklar, mazlum ve zalimler, mü’min ve kafirler, barış ve savaşlar...

Size bir yara dokunduysa karşı topluluğa da benzer bir yara dokundu. Allah'ın gerçekten iman etmiş olanları ortaya çıkarması ve aranızdan şehidler edinmesi için bu günleri böyle aranızda döndürürüz. Allah zalimleri sevmez. (Ali İmran 140)

Bu günler aramızda döner durur ve nihayetinde dünya hayatı son bulur ve adalet mutlak ve şaşmaz bir şekilde icra olunur ki o gün ‘din günü’dür.

Öyleyse ne sevinçlerimizde haddi aşmamalı ne de hüzünlerimizde kendimizi kaybetmemeliyiz. Sevinilecek işlerde elbette memnun oluruz ancak haddi aşmamak demek o başarı ya da galibiyetin sebeplerinin tahakkuk ettiği ve Kadir-i Mutlak olan tarafından bahşedildiğini unutmamaktır. Kayıp ve hüzünlerde haddi aşmak ise yine o takdiri gözardı ederek, umutsuzluğa ve çekişmeye meyletmektir. Her iki halde de başa gelenin kaderin neticesi olduğunu kalbimizden çıkarmadan hata ve eksiklerimiz için fert fert tevbe ve istiğfar etmek ise üzerimize vaciptir.

Sahabe kader mevzuunda konuşmayı ve soruşturmayı hiç hoş görmediler. Onlara biri bu konularda yanlış bir söz ya da tavırla geldiğinde ise genel olarak benzer manada nasihatlerde bulundular. Bunlardan İbn-i Abbas(ra)’dan gelen şu rivayeti buraya almakla yetinelim:

Kadere iman; başına gelen bir musibetin gelmemesinin, başına gelmemiş olan bir musibetin de gelmesinin mümkün olmadığını bilmektir.

Biz çoklukla değil ancak Allah(cc)'a ve Rasul(sas)'üne itaat ile başarı elde eden aksi halde ise rüzgarını kaybeden bir ümmetiz. Sahip olduğumuz güç, silahlar ve kalabalık ordular değil taat ve takvadır. Bizi yenen düşmanlarımız değil, isyan ve hatalarımızdır. Mü’minlerin Emiri Hattab oğlu Ömer(ra)’in İslam ordularına nasihatlerini içeren hutbe ve mektuplarında sık sık vurguladığı budur. Allah(cc)’ı zikri artırmak ve günahlardan sakınmak savaşa giden orduların en çok duydukları uyarı olmuştur...

Herhangi bir başarısızlık, kayıp ya da yenilgi durumunda konuya dahli olan her müslümanın başkasını bırakıp kendi hesabına tevbesi gerekir. Zira başkalarının hatalarıyla meşgul olmak -ki mutlaka vardır-ancak fitne, kargaşa ve iç çekişmelere sebep olacak ve daha da zayıflamayı getirecektir.

Oysa cephelerin en ön safında duranlar kadar en arkada evinde yumuşak minderinde safa sürenler de bu ümmetin parçalarıdırlar. Ehlinin nasihat etmesi elbette vaciptir ancak ehil olmayanların söyledikleri nasihat değil ancak dil uzatmak olur ki insanoğlu nefis taşımaktadır, Allah(cc) muhafaza eylesin, kalpleri kaydıran nefsin ve şeytanın iğvasıdır.

Herkes tevbesini yönelttiği ve halini itiraf ettiği makamdan yardım istemelidir, şikayeti olan da yine o makama iletmelidir. Hele canını ve malını vakfedip ortaya atılan yiğit ve yürekli müslümanların bu büyük fedakarlığa zerre zarar getirmemek adına, insanlarla uğraşmamaları ve yalnız Allah(cc) için çıkılan bir yola nefsani bir gölge düşmemesi için azami gayret etmelidirler. Onlar en büyük ödülün avcılarıdırlar ve küçük işlerden mustağni olmaları hem onların hem ümmetin hayrınadır.

Ey Allah(cc)’ın kulları, birbirinize öfkelenmeyin, hele kin hiç gütmeyin! Hepimiz nihayetinde kendi nefislerimizi ve ehlimizi yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden korumaktan (Tahrim 6) başka bir gayeyle yaşamıyoruz.  Ve bundan başka bir hal üzerinde ölmekte istemeyiz.

Salih ameller eden kendi lehine etmeyen de aleyhine bir iş yapmış olur. Hiç kimse bir başkasının vebalini yüklenemez!

Bir garibin yardım çağrısına koşanlar da, mustaz’af erkek, kadın ve çocuklar için savaşanlar da mutlaka esas gaye olarak Allah(cc)’in rızasını kalplerine yerleştirmek zorundadırlar. Aksi halde mükafatları dünyada duyacakları bir teşekkürden ibaret olur da ahirette nasiplerini kaybederler.

Bu sebeple hümanistlikle İslam arasında Allah(cc)’a iman ve rızasını aramak gibi dev bir fark vardır.
Şüphesiz Allah(cc)’ın boynumuza yüklediği iman kardeşliğinden kaynaklanan birtakım sorumluluklarımız vardır. Hele müslümanların rüzgarlarının kesildiği devirlerde sıkça rastlanan işgal ve işkence günlerinde bu sorumluluklar artarak devam eder. Moğol istilasını da görmüş ve atlatmış bir ümmet olarak ulemamız elbette bu gibi zamanlarda ne ile yükümlü olduğumuzu bizlere gayet net bir dille anlatmışlardır.

İbn-i Abidin merhumun Redd’ul Muhtar adıyla meşhur son devirlerin en kapsamlı ve makbul Hanefi fıkıh kitabı olan eserinde Bahr sahibinden ve Damad’dan naklettiği aynı metindeki hadise dayanan ve hadisteki  vaciptir ibaresinin farz-ı ameli (amel edilmesi farz olan) olarak anlaşılması gerektiğini söylediği şu fetva söze gerek bırakmıyor:

‘Dünyanın en doğusunda esir alınan mü’mine bir kadını kafirler henüz kalelerine ulaştırmadan önce dünyanın en batısındaki müslümanlar tarafından kuvvetle kurtarılması veya bütün müslümanların mallarını vermeye de mal olsa fidya verilip o kadının düşmandan alınması vaciptir.’

Esir bir kadın için kuvvet kullanmak yani savaş açmak ya da hepimizin tüm malvalığına mal olsa da fidye verip kurtarmak diyor, kulağımıza nasıl geliyor bu? Kalplerimiz nasıl titremesin? Edebi cümlelere hiç gerek yok! Bu Allah(cc)’ın bu ümmetin boynuna taktığı bir şeref nişanesidir... Bir can için savaş, biri kadın için savaş ya da tüm malını feda et ama onu kurtar!

Bu herbirimizin teker teker sorumlu olduğumuz, mükellef bulunduğumuz bir fetvadır. Zira bugün sayısı belirsiz mü’mine kadın esirdir ve bir kurtarıcı, yardımcı beklemektedir!

İşte biz buna kendi nefislerimizi kurtarmak için mecburuz. Mağdur ve mazlum müslümanlar sebebiyle sırtımıza yüklenen vebalden kurtulmak ve cehennem ateşinden beri olabilmek için buna mecburuz.

Kendimizi kurtaralım diyorum yani kardeşlerimizi kurtaralım yoksa onların değil bizim halimiz harap olur!

Ey iman edenler! Bir toplulukla karşı karşıya geldiğiniz zaman kararlılık gösterin ve Allah'ı çokça anın ki başarıya erişesiniz.

Allah'a ve Peygamber'ine itaat edin ve çekişmeye girmeyin. Yoksa gücünüz, devletiniz gider. Sabredin. Allah sabredenlerle beraberdir. (Enfal 45-46)

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...