16 Ocak 2017

Meydan Savaşlarını Özlüyoruz!

Her ne kadar belirli bir zaman için gelsekte bu dünyaya, ‘bazımız bazımıza düşman olarak’ indik (Bakara 36) ve kıyamete kadar da bu böyle devam edecek. Düşmanlık ise savaş, acı ve ölüm demek!

Adem(as)’ın iki oğluyla başlayan kavga hala devam ediyor. Küçük menfaatler ya da büyük hedefler uğrunda savaşıyoruz. Neticede savaşıyoruz! Dünya, nadiren huzurlu zamanlar geçirse de hep bir yerlerde birileri birileriyle çatışıyor.

Savaşın da bir ahlakı olması gerektiğini herkes kabul etse de pratikte kazanmak için hemen her yola başvurmaktan kaçınmıyoruz. Özellikle biz müslümanlar yeryüzünde bu konuda en hassas toplumuz ve yapabildiğimiz kadar savaş hukukunu çiğnemekten sakınıyoruz. Zira biz her haksızlığın hesabının verileceğine iman eden bir toplumuz...

Teknolojinin gelişmesi hele de merhametsiz toplumların gelişmiş silahlar edinmesi günümüz savaşlarının ‘hukuksuz ve acımasız’ birer katliama dönüşmelerini hızlandırıyor. Gerçi zalim bir ordu elinde en basit silahlar bile korkunç birer ölüm makinasına dönüşebiliyor. Suriye’de çok az maliyetle üretilen varil bombalarının hedef gözetmeksizin çarşılara, pazarlara, okullara ya da camilere atılabilmesi herhalde insan türünün ne kadar aşağıya düşebileceğine örnek olabilir.

Metal parçaları ve patlayıcılarla doldurulmuş bir varil dolusu ölümün, helikopterden rastgele atılırken düşüş hızı, fıtrattan uzak ve merhametten mahrum olan insanların ne kadar hızlı ‘aşağıların aşağısı’na düşebileceğini temsil ediyor...

Birtakım teknolojik imkanlarla karadan, denizden ya da havadan atılabilen, yalnızca bir tek düğme ile idare edilen ama onlarca haneyi, yüzlerce canı ve milyonlarca yüreği yakma kapasitesine sahip silahlar çağımızın en sıradan savaş metodu haline geleli çok oldu.

‘Delikli demir’in çıkıp mertliğin bozulduğu devirlerde insanlar bir kurşunla ölüme çok hayıflanırlar imiş... Bugünleri görmedikleri için bahtiyar olsalar gerek!

Ordu ya da ordular tarafından şehirler kuşatılıyor, saldıranlar rastgele atışlar yaparken savunanlar halkını ve hanelerini siper edinmekten çekinmiyorlar... Şehirlerin adı değişebiliyor, saldıran ya da savunan taraflar yer değiştirebiliyor ama arada kalan, hanesi harap olan, başına bombalar yağan, can vermeyi artık kurtuluş gören, hasbel kader can vermemişse ölümden beter ızdıraplara kaçan, zillete düşen ise halklar oluyor.

Bu yüzden meydan savaşlarını özlüyoruz; yıkılan şehirler, yok edilen medeniyetler ve hatıraları bir yana onurlu bir ölüm ve onurlu bir definden bile mahrum bırakılan, değersiz varlıklar gibi enkaz altında kalan insanlar, parçaları bile bir araya getirelemeyen cesetler özletiyor zira!

Hani iki ordunun genellikle geniş bir düzlükte karşı karşıya geldiği, önce bir kaç yiğit savaşçının ortaya çıkıp çatıştığı, sonrasında oklara, mızraklara ve nihayetinde kılıca yani bileğe ve yüreğe dayanan savaşları özlüyoruz!

Bu noktada hataları saymak, birilerini suçlamak yerine kaynaklarımızda bize aktarılan savaş hukukumuzu hatırlamak daha hayırlı bir neticeye sebep olacaktır diye umut ediyorum.

İslam savaş hukuku hissiyata değil adalete dayanır, savaşın da adil olmasını sağlamak için tesis edilmiştir ve asıl maksat birilerini ya da bir yerleri yok etmek değil, Allah(cc)’ın davetine mani olan engelleri ve zulmü ortadan kaldırmaktan ibarettir.

İslam’a göre savaşa katılan herkes meşru hedeftir, katılmayanlar değildir. Bu katılımın şeklinin eliyle, diliyle ya da fikir ve plan bazında olması hedef alınma hakkını değiştirmez. İslam gerektiğinde savaşmayı emreder, kibarlık ya da yumuşaklık değil adalet ister.

‘Ey cemaat, düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin, Allah'tan afiyet isteyin, onlarla karşılaştığınız zaman da sabredin. Biliniz ki cennet kılıçların gölgesi altındadır.’ (Hadis, M.A.)

Muhtelif kaynaklarımızdan derlediğim temelde İmam Muhammed’in Siyer-i Kebir adlı eserine İmam Serahsi’nin yaptığı şerh esas alınan savaş yasaklarından bazıları şunlar:

1.       Zulüm ve işkence ile öldürmek yasaktır.
2.       Eli silah tutmayan ve savaşa hiç bir katkısı olmayanların öldürülmesi yasaktır.
3.       Kadın, çocuk ya da kölelerin öldürülmeleri yasaktır.
4.       Engellilerin (eğer fikir ya da plan destekleri yoksa) öldürülmeleri yasaktır.
5.       Rahip, haham gibi din adamlarının ve inzivada yaşayanların öldürülmeleri yasaktır.
6.       Savaşamayacak kadar yaşlı olanların öldürülmeleri yasaktır.
7.       Zihinsel engellilerin öldürülmeleri yasaktır.
8.       Savaş zarureti bulunmadıkça zirai mahsullerin, orman ve ağaçların yakılması yasaktır.
9.       Namus ve şereflere tecavüz, zina ve diğer tüm gayr-i meşru münasebetler yasaktır.
10.   Rehineleri öldürmek yasaktır.
11.   Düşman ölülerinin başlarını ya da uzuvlarını keserek teşhir etmek yasaktır.
12.   Savaş esirlerini kalkan yapmak yasaktır.

Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez. (Bakara 190)


Biz adil olmakla yükümlüyüz, adaleti tesis etmek için konuşmak, yazmak ve savaşmakla yükümlüyüz! Başkalarının hesaplarını değil kendi hesaplarımızı dert ediniriz. Aslolan her birimizin Allah(cc)’a vereceği hesaptır. Bu dertle yaşamak ve bu dertle ölmek umuduyla...

12 Ocak 2017

Sembollerimize Sahip Çıkamıyoruz

İslam bir bakıma semboller dinidir; yaptığımız ibadetlerdeki şekiller ve şartlar ile fıkhımızda menasık olarak isimlendirilen ibadetler hep semboller üzerine kuruludur. Bu konuda en çarpıcı örnek Hac ibadetidir ki; Hacc’ın tüm menasıkı sembollerden oluşur. Arafat bir semboldür, tıpkı Mina ya da Müzdelife olduğu gibi, hatta tavaf bir semboldür.

Zamanlar ve devirler değiştikçe sembollere tutkusuyla bilinen insanlık fıtratı örneğin İslam’ı ‘haç’a karşı temsil eden ‘hilal’i sembol edinmiştir. Hilal sembolünün Nebi(sas) döneminde kullanıldığına dair rivayetler de vardır. Esasen karanlık bir dünyayı aydınlatan ışık kaynağı olmak İslam’ı pek güzel sembolize eden bir olaydır, bu yüzden de hilal çokça kabul görmüştür.

Camiler İslam’ın sembollerindendir, keza ezanlar da öyle...

Tesettür kişisel bir semboldür, sakal da öyle.

Daha bir çok şey sembol olarak sayılabilir ancak bunlardan en önemlisi şüphesiz ‘İslam’ kelimesidir. Bu kelime tüm sembolleri ve temsil edilmesi gereken hayırlı bütün değerleri ifade eden en muhteşem semboldür.
Dünyadan ahirete ait en değerli kelime olarak İslam’ı göstermek kafidir.

Adımızdır, dinimizdir, daha ötesi kulluğumuzdur, dünyamızdır, ahiretimizdir! Her varlıktan her mefhumdan ve her şeyimizden daha değerlidir.

İçinde İslam geçen herhangi bir tamlama bizim için çok özeldir ve çok hassastır. Öyle gelişigüzel isteyen istediği yerde, istediği herhangi birşey için kullanamaz onu!

Birşeyi İslam’a izafe ediyorsak artık onun değer ve mihengi Allah’a aittir, doğruluk ve yanlışlığını da ancak Allah’ın ve Rasulü’nün tayin edebileceği bir şeyden bahsediyoruz demektir.

İşte bu mukaddes ve muhteşem isim, Allah’ın dinine bizzat Zat-ı zül’Celal tarafından verilen isimdir. (Maide 3)

Tarihimizde pek çok toplum devletler kurmuş ve medeniyetler inşa etmişizdir. Her akl-ı selim sahibi müslüman yaptığı güzel işleri, ortaya konulan medeniyet ve hayırlı devirleri İslam’ın tayin ettiği emir ve yasaklar ya da İslam’ın istediği gibi bir bir dünya hayatı tesis etmek amacıyla Allah’ın dininin doğrultusunda yapmaya gayret etmiştir ve bugün de yarın da aynı maksatla hareket edecektir.

Uzun tarihimizde herşeyi yaşadık; dünyaya da hükmettik, küçücük bir şehre de sıkıştığımız günler oldu. Tarihin en etkili ve güçlü devletlerini kurduğumuz dönemlerde bile kendimizi İslam’a nispet etmedik. Mesela en uzun imparatorluklarımız olan Endülüs Emevileri ile Osmanlılar isimlerine İslam eklemediler. Bayraklarını Kelime-i Tevhid’ten ibaret ve kendilerine has bir sembolmüş gibi asla kullanmadılar.

Bazı bayrak ve sancaklarda Kelime-i Tevhid kullanılsa da devleti temsil etmedi ve herkes tarafından da öyle bilinmedi.

Bugüne geldiğimizde karşımıza bir bir fitne olarak ortaya çıkan, şiddeti ve bunun propağandasını usül olarak benimseyen bir örgüt kendini İslam’a izafe etti ve bununla da kalmayıp bayrak olarak Kelime-i Tevhid’i hem de Muhammedurrasulullah ibaresini O’nun yüzüğü şeklinde kullanarak ortaya çıktı. Sonrasında bir yeri kaybettiklerinde o muhterem ve mukaddes kelimeyi yerlerde, ayaklar altında gördük... Daha da ilginci neredeyse tüm dünya o mübarek mührü Daiş’e ait bir sembol saymaya başladı ve maalesef müslümanların umumunun elinden bu sembol alınmış oldu. Herhangi bir müslüman bunu kullanacak olsa terörist damgası yemesi işten bile değil artık.

Aynı şekilde bir devlet isminin devamına İslam cumhuriyeti ibaresi ekledi ve bununla tüm gayri İslami faaliyetlerini ve müslümanların aleyhine yaptıklarını perdelemeye çalıştı. Bir başka devlet Kelime-i Tevhid’in altına bir kılıç ekleyip resmi bayrak olarak kullandı ve bununla kendini müslümanların lideri görmeye çalıştı ancak onlara hiç bir faydası olmadı hatta Haremeyn’e bile layıkıyla hizmet edemedi.

Bu kötü örnekler gösteriyor ki yaptığımız işleri devlette olsak sıradan bir fertte olsak İslam’a izafe ettiğimizde temsil ve taşımakta kaçınılmaz olarak işleyeceğimiz hatalar ve cürümler İslam’a ve müslümanlara fayda yerine zarar veriyor. Üstelik bu gibi yapılara kendini mensup hisseden müslümanlar kendileri dışındaki herkesi mürted olarak nitelendirmekte bir sakınca görmüyorlar.

Öyle ya; İslam onların devleti, Kelime-i Tevhid onların bayrağı, bu ikisini elinde bulunduran yegane müslüman topluluk onlar oluveriyor ve tekfir gayet basit bir şekilde işlemeye, müslümanları kırıma uğratmaya başlıyor.
Oysa İslam, Asr-ı Saadet’ten beri devam edegelen güzelliklerin tesisini sağlayan hayat nizamı olarak bizim ve onların hatalarından uzak ve üstün bir dindir. Onunla elde edilen güzellikler İslam’ın üstünlüğünden, kayıplar ise bizim bu dinden uzaklaşmamızdan ya da onun sınırlarını aşmamızdandır.

İslam, bir devletin değil dinin adıdır!


Kelime-i Tevhid, kimseye özel bir bayrak değil İslam’ın sembolüdür ve altına dileyen herkes girebilir.

09 Ocak 2017

Mültecilerle imtihanımız

Suriye devrimi başladığından bu yana gerek içimizde gerekse dışarıda bir çok şahıs, cemaat ve devletin ipliğini pazara çıkardı ve tabiri caizse ‘kimin ne idüğü’ artık çok daha kolay görülür oldu. İlk yıllardan başlayarak devletler pozisyon aldılar ve ne mutlu bize ki Türkiye tarihinin en onurlu dış politika duruşlarından birini bu konuda sergiledi. Daha olaylar başlayıp silahsız göstericiler meydanlarda ‘halk rejimin yıkılmasını istiyor’ sloganları atmaya başladığında ve henüz hiç bir mülteci sınırlara yönelmemişken de, kan dökülmeye ve artık halkın da yok olmamak uğruna silahlı direnişe geçtiği günlerde de, mülteciler sınırlara dayandığında da, kamplar dolup sınır şehirlerinde boş ev kalmayıncaya kadar yoğun bir göç yaşandığında da bu duruş değişmedi.

Bu başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere çevresindeki bazı hamiyet sahibi insanların şahsi gayretleriyle yürütülen ve hem içeride hem de dışarıda yoğun tepki ve saldırılara sebep olsa da halen kararlılıkla devam ettirilen politika, sınırların büyük ölçüde kapalı olması haricinde değişmedi. Şu sıralar ağır hasta veya yaralıların dışında mülteci kabul edilmiyor ve daha çok Suriye içinde kamplar oluşturularak orada ikametleri ve yardımlarla hayatlarını sürdürmeleri isteniyor.

Gerek yurt içinde gerekse Suriye topraklarındaki kamplara yardımlar büyük oranda devlet adına Afad ve sivil toplum kuruluşlarınca devam ediyor. Şüphesiz bu konuda sahanın belkemiği olan İHH, suriyeli mülteciler için yaptıklarıyla herhalde başka hiç bir faaliyeti olmasaydı bile tarihe onurla yazılacak isimlerden biri oldu. Suriye topraklarında bir İHH yeleğinin karizması başka hiç bir kıyafetle kolay kolay sağlanamıyor. Ve yeni yetişen fidanlar gibi meyveler veren bir çok yardım kuruluşu büyük gayret ve fedakarlıklarla faaliyetlerine devam ediyorlar.

Türkiye’nin hemen her yerinden toplanan yardımlar sürekli kamplara akarken mültecilerin sayıları da hızla artıyor ve şartlar her geçen gün biraz daha ağırlaşmaya devam ediyor. Son olarak Halep’ten yaşanan büyük göç ile ortaya konulan yardım seferberliği her türlü takdirin üstünde gerçekleşti ve devam da ediyor. Hatta Türkiye devlet olarak neredeyse dev bir yardım kuruluşu gibi faaliyet gösteriyor denilmesi pek abartı olmayacaktır.

Bu noktada dikkat çekmek istediğim asıl konu ise yurt içinde özellikle kamplar dışında, şehirlerde yerleşen mültecilerin durumları. Bu insanlar yeni bir ülkeye, istemedikleri şartlarda ve mecburiyetten sığınmış, savaşın sebep olduğu yıkım ve katliamların kaçınılmaz sonucu olarak aramızda yaşamaya çalışan kardeşlerimizdirler. Ve normal şartlar altında sadece bu cümle yani ‘onlar kardeşlerimizdir’ cümlesi dışında birşey söylemeye gerek olmaması gerekiyordu. Bu kardeşlik, damarlarda dolaşan kanların değil kalplerde parıldayan imanın sağladığı ve yalnız dünyalık değil uhrevi bir davetin kardeşliği...

Bugün geldiğimiz aşamada tüm yardım ve destek faaliyetlerinin yanında en az onlar kadar hatta daha elzem bir mecburiyetimiz daha ortaya çıktı; toplumumuzda gittikçe yükselen bir mülteci rahatsızlığı hatta açık bir mülteci fobisi yaşanıyor ve bizim buna karşı aldığımız neredeyse bir hiç tedbirimiz olmadığı gibi genel bir çalışmamız da yok.

Devlet devletliğini yapıyor; politika belirliyor ve imkanlarını, gücünü ortaya koyuyor ancak ne yazık ki ne resmi ne de gayri resmi kuruluşlarımız sadece bugünlerin değil belki önümüzdeki on yılların sorunu olabilecek, yükselen ırkçı ve mülteci karşıtı algıya karşı ciddi bir eğitim, bilgilendirme ve gerilimleri yumuşatıcı bir çalışma yapmıyor.

Herhalde en ciddi katkı camilerimizde vaaz ve hutbeler sırasında yapılan bir kaç cümlelik kardeşlik üzerine yapılan tavsiyelerden ibaret kalıyor.

Uzun yıllar Avrupa’da yaşamış biri olarak, gerek dil gerekse kültürden kaynaklanan sorunların bile toplumda ne derece kırılgan hatlar oluşturduğunu bizzat yaşayarak öğrenmiştim. Yıllar yılı oralarda yaşayan hatta orada doğmuş ve yetişmiş birine bile ‘pis Türk’ tamlamasının yakıştırıldığına şahit olduğumuzda yaşadığımız şaşkınlığın bir benzerini yıllar sonra ‘pis Suriyeli’ hakaretlerini duyarak yaşamak istemiyorsak birşeyler yapmalıyız.

Biz bu kadarını yapmayız diye düşünüyoruz, biz onlar gibi değiliz, misafirperveriz, müslüman bir halkımız var, bir yerde  neredeyse hepimiz aslında mülteciyiz gibi pek çok argümanımız var evet ama bunları işlemek ve beslemek zorundayız. Özellikle sınır şehirlerimizde gündemi takip etmeyen, bilgi kaynağı dedikodular olan, komşusundan aldığı haberlerle dünyayı tanıyan ve hemen her duyduğuna inanan kitleler var.

Aç kaldığı için yardım olarak bedava verilen kömürünü piyasanın çok altında bir fiyata satan ama onunla da ekmek almak yerine çoğu zaman kirasına eklemek zorunda kalan bir Suriyeli aile için ‘aslında kömüre ihtiyaçları yok, satıp parasını yiyorlar’ yakıştırmasına inanan binlerce insan bulabiliriz.

Yine benzer şekilde; alışveriş merkezlerinde, pahalı mağazalarda dolaşan, zengin belki de Türkiye’de fabrikaları olan hatta bizzat alışveriş merkezi satın alan Suriyeli mültecilerin kredi kartlarının devlet tarafından ödendiğine inanan binlerce insan var.

Yardıma muhtaç mültecileri görünce rahatsız olan ve uzaklaşan ama kafelerde ve lüks mekanlarda oturan mültecileri görünce de kıskanan, gerçeklikten kopuk bilgisiz bir duygusallıkla insanları değerlendiren binlerce insan var.

Yani devlet ve millet olarak ‘ensar’ olmayı seviyor ve istiyoruz ancak bizim de bir diğer yüzümüz var ve bu yüzümüzle sık sık karşılaşıyoruz artık! Oysa birazcık gayret ve samimiyetle yürütülecek bir kaç çalışma veya projeyle büyümeden sorunları çözebilir ve hem bizim hem de misafirlerimizin canları yanmadan bu dönemi atlatabiliriz.

Devlet adı gibi dev bir yapıdır ve hantal işleyebilir ancak sivil toplum kuruluşları tam da bugünler ve bu işler için vardırlar ya da öyle olmalıydılar. İslami cemaatlerin çevresinde örgütlendiği kurumlar tam da bugünlerde ve tam da bu iş için biçilmiş kaftanlardır. Hani hemen her konuda Rasulullah(sas) ve ashabına imreniriz ya, aslında mülteciler bizim için bu konuda büyük bir fırsattır.

Mültecilerin kendilerini anlatmaları şimdilik mümkün değilken; bizim fertler olarak ve tabii islami kuruluşlarımızın yapı olarak devreye girmeleri ve güzel sözlü, çok dinlenen hocalarımızın önderlik etmeleri ile halkı zaten var olan duyarlılıkları üzerinden bilinçlendirmek ve hayatı hepimize daha anlamlı kılmak için birşeyler yapabiliriz.


Hem kendimize hem de gelecek nesillerimize, hem dünyamıza hem ahiretimize faydası dokunacak hayırlı işler yani salih ameller işlememiz için yeterli sebebimiz var! 

05 Ocak 2017

Satranç hakkında fetvalar

İslam kişinin hayatını Allah rızasına uygun amellerle donatmasını ve mümkün olduğu kadar tüm vaktini hayırlı işlerle geçirmesini ister ve bunu tavsiye eder. Vaktin değerini ve ömrün nerede nasıl geçirildiğinin hesabını düşündürerek müslümanları hayra ve salih amele teşvik eder. Esasen ciddi bir müslümanın boş vakti de olmaz, oyun ve eğlenceyle geçirecek vakti de... Ancak nihayetinde müslümanlar da insandırlar ve boş işlere meyledebilirler.

İslam fıkhı müslümanları günahlardan özellikle de haramlardan korumak ve sakındırmak için verilmiş fetvalarla şekillenmiştir. Zira bir kere bir harama meyledildi mi durmak ve vazgeçmek her zaman mümkün olmayabilir.
Büyük günahlar arasında bulunan kumar da adeta bir şer nehri gibi akar ve fıkhımız bu nehrin suyuna meyledenleri uyarmak ve şerden muhafaza etmek için sed gibi fetvalarla münkerden nehyetmek ve maruf ile emretmek gibi önemli bir vazife görür.

Hakkında kesin nas yani ayet ya da hadis bulunmayan konular hakkında verilen fetvalardaki muhtemel ayrılıkların sebebi devirlere ve coğrafyalara göre değişebilir. Bir yerde bir dönem şiddetle yasaklanan birşey daha sonra başka bir belde de serbest bırakılabilir. Değerli alimlerimizin fetvalarında bu gibi farklılıkları ve zamana ve zemine göre değişiklikleri sık sık görebiliriz.

İslam hayatın içinde ve her alanında hükmeden, zamanlar ve coğrafyalar üstü bir sistem kurmuş ve her problemin nasıl çözülebileceğini de bu sistem içinde kalmak kaydıyla yol olarak tayin etmiştir. İşte müctehid imamlaar bu sistemi işleten ve Allah(cc)’ın nizamı doğrultusunda hayatımıza İslam üzere yön veren muhterem pusulalardır.

Bu girişten sonra satranç konusuna geçelim:

Satranç, yukarıda bahsettiğimiz gibi hakkında kesin nas olmayan bir konudur. Yani ayet ya da hadislerle yasaklanmayan bir oyundur. Ancak bu konuda da bazı hadis olduğu iddia edilen sözler nakledilmişse de hadis hafızlarından bu konuda hasen ya da sahih herhangi bir rivayet yoktur.

İmam Ebu Hanife, İmam Malik ve İmam Ahmed’e (rahmetullahi aleyhim) ulaşan ve onların satranç hakkında haram fetvası vermelerine delil olan hadis hakkında münker cerhi yapılmıştır. Bu rivayetin isnadında Hayye isimli bir şahıs vardır ve mechul biridir, isnadı kesiktir. Bu sebeple hadise münkerdir denilir ve onunla fetva verilmez. (Berika, C. 5, s. 189)

Bu sebepledir ki İmam Şafii ve İmam Ebu Yusuf bu oyunun mübah olduğuna fetva vermişlerdir. (İbn-i Abidin, Reddu’l Muhtar, c. 12, s. 521)

Yine aynı ulema satrançla birlikte haram olmasına sebep olacak bir başka etken olmamasını şart koşmuşlardır.  Şafii, zekanın geliştirilmesi ve anlayışın berraklığı için mübah olur. Kumar kasdıyla oynanırsa mübah olmaz, fuhuş ile konuşmamak (yani küfürlü konuşmamak), namaz vaktini ve cemaatş kaçırmamak şartıyla bir de arasıra oynanırsa mübah olur demiştir.

Yine aynı şekilde Hanefi mezhebi uleması da farklı görüşler beyan etmişlerdir. İbn-i Abidin, mübah olmadığı görüşünü tercih etmektedir. Ancak haram olmadığını, haram olabilmesi için Şafii’nin zikrettiklerine benzer durumların ortaya çıkmasını şart koşmuşlardır.

Reddu’l Muhtar’ın metni Dürrü’l Muhtar’da bu şartlardan olarak şunlar sayılır: Kumara vasıta edilmesi, namazı terketmeye götürmesi, çok yemine sebep olması ve yol üzerinde aleni oynanması veya oynarken dinen yasak olan ifadelerin kullanıması. Bunlardan birisi ortaya çıktığında satranç yasaklanır. (İbn-i Abidin, c.12, s. 517) Bunlara altıncı bir şart daha eklenerek, alışkanlık haline getirilmesi de yasaklanma sebebi sayılmıştır. (İbn-i Abidin, c.12, s. 521)

Vehbaniye şerhinde nakledildiğine göre bu şartlardan birini taşıyan bir kişinin adaleti sakıt olur yani mahkemelerde kadı onların şahitliklerini kabul etmez.

Bu nakillerden sonra satranç hakkında şiddetli fetvalar ve sözler söylemeden önce düşünmekte fayda var, zira konu bir oyun hakkında konuşmaktan çıkıp İslam’ın fıkıh usulü hakkında insanların tereddütlerine sebep olmaktadır.  Nasihat ederek insanları hayra yönlendirmek ve boş işlerden uzak tutmak elbette hayırlı bir iştir ancak bunu yaparken hakkında ihtilaf olan bir konuyu ele alıp bununla insanları domuz kanına ellerini bulamakla suşlamak ve gereğinden fazla şiddetli mesaj vermek maksattaki hikmeti yok edebilmektedir.
Yine rivayet edilen ve bu konuya delil olarak sunulan bir başka hadis; ‘satranç oynayan kimse melundur’ hakkında Aliyyu’l Kari, Nevevi’den naklen sahih değildir, bilakis yalandır der ve bu konuda herhangi bir merfu hadis sabit olmamıştır diye ekler.

İbn-i Hacer’in şu ifadeleri de dikkate değer: ‘Sahabenin büyüklerinden bazı kimseler satranç oynadığı gibi, tabiin ve ondan sonra gelenlerden sayısız kimseler satrancı oynamışlardır. Hatta Said b. el-Müseyyeb de arasıra satranç oynuyordu.’ (İbn-i Hacer, Tuhfe) (Berika, c.5, s. 189)

İbn Abbas, Ebû Hureyre, İbn Sirin, Hişam b. Urve, Said b. el-Müseyyeb ve Said b. Cübeyr(radiyellahu anhum) gibi sahabe ve tabiin satrancı mübah görmüşlerdir. (Yusuf el-Kardavi, el-Helâl vel-Haram fil-İslâm, s. 217)

Netice olarak şunu söylemek gerekir ki, satranç hakkında verilen fetvaların temel nedeni oyunun kumara alet edilmesidir ve bundan hali olarak oynandığında da mübah diyenler azınlıkta kalmakta ancak mekruh fetvası daha çok tercih edilmektedir. Elbette fetvaların delil vehikmetlerini en iyi fetvayı verenler bilir.


Günümüzde bu oyunun kumar için oynanmadığı aşikardır, müslümanlar arasında yaygın olduğunu söylemekte çok zordur. Bu halde itidalle söz söylemek ve müslümanları güzel nasihatlerle hayra teşvik edip şerlerden uzak durmalarını tenbih etmek en güzel yoldur.

03 Ocak 2017

Temel Hedef

Kainattaki herşey bir hedefe ya da bir amaca hizmet etmek üzere yaratılmış olup bunların arasından kendi kararıyla yol tayin etme hakkı sadece insana verilmiştir. Bu hakkın verilmiş olmasının hikmeti de imtihan edilmesi ve sonrasında bir mükafat kazanacak olmasıdır. İrade verilmeyenler imtihana da tabi değillerdir zira.

‘Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etmeleri için yarattım.’ Zariyat 56

Biz bu temel yaratılış nedenine iman edenlere müslüman diyoruz. İman etmek bu bilginin doğru olduğundan kesin olarak emin olmak demektir. Bu konuda şüphe duymak bile iman dairesinin dışına çıkmaya kafidir. Ki akıl sahibi her insan da kabul eder ki; hakkında acabalarımız olan ve şüpheler taşıdığımız herhangi bir bilgiye iman ettiğimizi söylememiz hem kendimize hem de bahis mevzu olan bilgiye hakarettir.

Bu temel bilgi ve yaratılış hedefini kabullenmenin doğal sonucu olarak hayatımızın her alanındaki her işimizi hatta her fikrimizi bu hedefe uygun hale getirmemiz de mecburi bir hal olur. Aksi halde kullanım dışı kalan herhangi bir malzemeden farkımız olmayacaktır. Yazmak için üretilen bir kalem o işi yapamaz hale gelince varacağı yer en iyi ihtimalle bir soba alevi ya da bir çöplik olur.

Hepimiz her işimizi derken kelimelerin kapsadığı alanın büyüklüğünü umarım gözden kaçırmayız. 

Konuştuklarımız, yazdıklarımız, yaşadıklarımızın tamamı ve münasebetlerimiz hatta kavgalarımız ve hatta savaşlarımız bu temel hedefin dışında değildir. Kulluk dediğimiz ve ıstılahi olarak bu şekilde kullandığımız kelimenin tam türkçe karşılığı köleliktir. Sahibinin emir ve izni ile hayat süren ve ancak ona bağımlı olan ve sadece ondan emir alan ve yalnızca onun verdikleri ile hayatını devam ettiren bir köle...

Bu temel hem kendimizi hem de hakkında kanaat edinmek istediğimiz kişi ya da toplumları değerlendirmede de en büyük ve etkin mihenk taşımızdır. İşlerimiz ve meşguliyetlerimiz bu gayeye uygunluk ya da uygunsuzluk değerlendirmesine tabi tutulup temizlendiğinde varlık hedefimize ulaşmış olacağız. Arının bal yapması kulluktur, ineğin süt; insanınsa bütün bunların üstünde bu nimetlerin hizmetine verildiği varlık olarak şükrünü eda etmek için Allah’a boyun eğmesidir kulluk!

İslam bu temel gayenin adıdır. İslam olmak kul olmaktır.

Günlük hayatımızda karşılaştığımız bir çok hadisede, çok farklı maksatlarla bilgi kirliliği bombardımanına tutulduğumuz günümüzde sahip çıkacağımız kişi ya da olayları belirlerken elimizde bu ölçü olacaktır. Sözkonusu kişi ya da olay kulluk sınırları içinde midir yoksa başka bir gayeye mi hizmet etmektedir.
Tarihi de günümüzü de doğru okumanın yolu budur.

Pek çok örneği olduğu halde kabul olunmuş duası sebebiyle şu tarihi hadisedeki niyet ve gayeye bakalım.
Sultan I. Murad, 8 Ağustos 1389’da Kosova ovasına girdiğinde ortalığı toza dumana katan bir fırtına ile karşılaşmıştı. Murad Han, 27 yıllık saltanatı boyunca girdiği 47. savaşındaydı ve şu duayı yaptı:

‘Ya Rab! Bu fırtına, şu aciz Murad kulunun günahları sebebiyle çıktıysa, onun yüzünden masum askerlerimi cezalandırma! Allâh’ım! Onlar ki buraya kadar sadece Sen’in adını yüceltmek ve İslam’ı tebliğ etmek için geldiler!
İlahi! Bunca kerre beni zaferden mahrum etmedin. Daima duamı kabul buyurdun. Yine Sana iltica ediyorum, duamı kabul eyle! Bir yağmur nasib eyle! Bu toz bulutu kalksın. Kafirin askerini aşikar görüp, yüz yüze cenk edelim!
Ya İlahi! Mülk de, bu kul da Sen’indir. Ben aciz bir kulum. Benim niyetimi ve esrarımı en iyi Sen bilirsin. Mal ve mülk maksadım değildir. Yalnız Sen’in rızanı isterim.
Ya İlahi! Bu mü’min askerleri küffar elinde mağlub edip helak eyleme! Onlara öyle bir zafer lutfet ki, bütün müslümanlar bayram eylesin! Dilersen o bayram gününün kurbanı da şu Murad kulun olsun!
Ya İlahî! Bunca müslüman askerin helakine beni sebep kılma! Bunlara yardım eyle ve zafer bahşeyle! Bunlar için ben canımı kurban ederim; yeter ki Sen beni şehidler zümresine kabul eyle!.. İslam askerleri için ruhumu teslime razıyım... Beni gazi kıldın. Sonunda lutfen ve keremen şehidlik de nasib eyle!.. Amin!’

Bu duadan sonra Sultan, Kur’an okumaya başladı. Çok geçmeden Kosova meydanı üzerine sağnak halinde yağmur boşaldı. Fırtına durdu ve toz bulutları dağıldı. Düşmana hücum edildi. Sekiz saat süren savaş Osmanlı ordusunun kesin zaferiyle sonuçlandı.

Murad Han, savaş meydanında bulunan yaralı ve şehidlerin arasında dolaşıyordu ki, ölüler arasından yaralı bir Sırp askeri kalkarak:

‘Beni bırakınız; padişahın elini öpüp müslüman olacağım!’ dedi. Yaralı taklidi yapan Sırp, padişahın elini öper gibi yaptı ve koltuğunun altında sakladığı hançerini göğsüne sapladı. Orada şehadet şerbetini içen Murad Han’ın duası da kabul olunmuş oldu.

Başlıbaşına bir ibret vesikası olan bu dua ve sonrasında düşman askerinin sultana yaklaşabilmek için kullandığı argüman ve nihayetinde şehadet; bir tek kişi müslüman olacak umudu temel hedefin şaşmadığını gösteriyor.

Şimdi etrafımızda Allah’ın dinine hizmet için çalıştığını söyleyen bir çok şeşit insan ve gruplar var. Herbiri başka başka şeyler yapıyorlar. Birileri gayri müslimlere yaranmayı marifet sayarken bir başkaları imkan buldukları her yerde bombalar patlatıyorlar. Oysa nihai maksadımız ne idi; Allah’a kulluk etmek ve insanlara da bu yolu göstermek ve onları buna davet etmek, eğer elimizden geliyorsa elimizle, dilimizden geliyorsa dilimizle, hiç bir imkanımız yoksa duruş ve yaşayışımızla davet etmek, temsil etmek...

İslam’ın savaşı emretmekteki temel gayesi de aynıdır; kulluk etmek ve kulluk etmek isteyenlerin önündeki engelleri kaldırmak! İnsanlarla İslam’ın arasındaki engelleri kaldırmak gayesiyle yapılan savaşa cihad denilir. İslam’ın davetinin insanlara ulaşmasına engel olanların yıkılması kulluğun gereğidir. İslam’ın davetine muhatap olanların yok edilmesinde bir ibadet ya da kulluk yoktur. Bu sebeple İslam’ın savaş hukuku çok hassas ve mustesna bir bakış açısı sergiler.


De ki: 'Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir.' En’am 162

28 Aralık 2016

Sünnet Müdafası

İslam tarihini genellikle çok severiz; masalsı kahramanlıklar ve destansı hikayelerle aktarılagelen çoğu zaman gıpta ettiğimiz yiğitliklerin ve akıllarımızın almadığı, kalplerimizin kaldıramadığı fedakarlıkların kıssalarını okumak, dinlemek ve hissetmek ruhumuza destek, yüreğimize fetanet ve benliğimize şuur verir.

Elbette herşeyin kaynağı yine Rasulullah(sas) ve sahabesidir. Bedir’den Uhud’a, Hendek’ten Hayber’e her savaşı an be an yaşar gibi bilir ve acılarını da sevinçlerini de birebir hissederiz. Kendimize aklımız ve gönlümüz nisbetince dersler çıkarır, bilincimize notlar düşeriz.

Katılamadığımız muharebeler için Bedir savaşı boyunca secdeden alnını kaldırmadan duaya devam eden bir Nebi(sas) hemen aklımıza gelir ve dilimizi de kalbimizi de müslümanların saflarına raptederiz. Ortalık karışıp her yandan düşman okları Nebiyyi Muhterem(sas)’e doğru yağmaya başladığında en yakınında olanlarımız, ayakları en sabit kalanlarımız ellerini kılıçlara, başlarını oklara siper ediyorlarsa bunları Uhud’da sahabeden öğrenmişlerdir.

Sahabe, Rasulullah(sas)’i çok severlerdi; şahsını da davetini de birbirinden ayırmadan hatta ayırmayı hiç düşünmeden severlerdi. Ona atılan bir okun yalnız Abdullah’ın oğlu Muhammed(sas)’i değil Allah(cc)’ın Rasulü(sas)’nü vuracağını düşünmeden bilirlerdi ve o sebeptendir ki düşünmeden başlarını uzatırlardı kalkan yerine...

Özellikle düşünce kelimesini tekrar tekrar kullanıyorum zira devrimizde ‘düşünerek’ bırakın O’na atılan okları durdurmayı, kendi elleriyle risalet ve siretinin en net ve kısa ifadesi olan sünnetini rafa kaldırmaya, katletmeye ve yok etmeye çalışan ama kendilerini İslam’a dahası uydurma olana değil gerçek dine izafe eden bir zümre var, aslında hep varlardı da günümüz umumi cehalet dünyasında sesleri daha doğrusu gürültüleri daha çok çıkıyor.

Bunların en çok kullandıkları sloganları, ‘bize Kur’an yeter, haşa Allah’ın kitabında eksiklik yoktur’  gibi ilk duyulduğunda bir an ‘neden olmasın, belki de haklıdırlar’ intibası uyandıran başlıbaşına birer felaket olan hezeyanlardır. Elbette bize de Kur’an yeter ve elbette o Kur’an bize emrettiği gibi bizler Rasulullah(sas)’in sünnetine ittibayı da bizzat Kur’an’ın yeterliliğinin gereği ve sonucu olarak biliriz. Sünnetin Kur’an’ın teşrisinin bir parçası olması ve onu uymanın nasıl da dinin temeli olduğu hususunda Allah’tan kendilerine rahmet dilediğimiz salih geçmişlerimiz ve halen hayat süren ulemamız yeterince söz ettiler.

Ne yazık ki günümüzün en yaygın hastalığı olan cehaletine rağmen din konusunda konuşmak ve hatta hüküm vermekten çekinmemek gibi illete bulaşanlara sık sık rastlıyoruz. Özellikle yeni nesil ‘akıllı’ müslümanlar her nasılsa bazı hadisleri akıllarına bazılarını da Kur’an’a ters buluyorlar. Uydurma hadislerin varlığını ve onlarda bu gibi tenakuzların olmasının normal olacağını not ettikten sonra, hakkında hadis alimlerinin gerekeni söylemediği hadis kaldığını düşünmek saflıktan öte birşey olur. Yani mevcut tüm hadisler, günümüzün deyimiyle uzmanları tarafından yüzyıllardır çeşitli defalar irdelenmiş ve incelenmiş olup tamamı da basılı eserler olarak kayıtlara geçmiştirler.

Eline aldığı bir kuru dala bakarak ormanı yakmak gerektiği hükmüne varan akıllılar için o ormanların hayatiyetinde yerlerdeki kuru dalların bile ne kadar değerli olduğunu anlatacak orman mühendislerine sabırlar ve başarılar diliyorum. Yeşil bir dünyanın insanlık hayatı için değerini onlara anlatacak çevreciler de bulmak gerek!

Din yolunda dengeyi sağlayan değer, veri ya da mihenk, adına ne denirse densin anlama ve yaşamada temel ölçü sünnettir, onu kaybeden dengesini kaybedip dinini tahrif ediyor. Bizden önceki milletlerden dinlerini tahrif edenlerin ellerinde bir sünnet olmayışını unutmamak ve yabana atmamak gerekiyor. Rahiplerin ve hahamların kendilerince uydurdukları ve keyifleriyle ceplerine uygun gelen şeyleri din diye lanse etmekten çekinmemelerinin halk nezdinde kabul görmesinin ana nedeni cehalettir ki o cahillik okuma-yazma bilip bilmemekle değil peygamberlerinin sünnetlerini bilmemeleriyle ilgilidir.

İslam dünyasında dini tahrip etmek için gayret edenlerin başarısız olmalarındaki toplumsal temel de sünnettir. İslam toplumları 14 asır boyunca zaman zaman herşeylerini kaybetmişler; topraklarını, mallarını, canlarını ve evlatlarını feda etmişler ama Muhammed(sas)’in sünnetini asla avuçlarından bırakmamışlardır. İşin bütün sırrı Allah(cc)’in sevgisini Rasulullah(sas)’e ittibaya mebni kılmasıdır.

De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir." Ali İmran 31

Bu ümmet için dünya hayatının nihai gayesi ve hedefi Allah(cc)’in sevdiği yani razı olduğu olduğu bir kul olmaktan ibarettir.

Bu sünnetsiz din fikrinin en meşhur savunucuları genellikle temel İslami usul ilimlerinden mahrum bırakılmış kitleleri peşlerine takmakta ve onlara zaten reddedilmiş birtakım hadisleri göstererek hatta bazan aslında olmadığı halde sahih kaynaklarda zikredildiğini söyledikleri saçma sözleri hadis diye ortaya atarak insanların sünnetin dindeki yerini reddetmelerini ve hadislerini küçümsemelerini sağlamak istiyorlar. Salih bir alim karşısında konuyu dile getirip münazara etmeye bile cesaretleri yoktur. Bu zeminde meal okuyarak dini öğrenmeye çalışan samimi gençleri saptırmak onlar için en kolay yol olmaktadır.

Topyekun bir İslami bakış ve duruş örneği olarak Rasulullah(sas) insanların hayatından çıkarıldığında bu sünnetsiz hocalar kolaylıkla kendilerini en değerli varlıklar olarak kabul ettirebilmektedirler. Nebiyyi Muhterem(sas) için rahatlıkla ‘o da sıradan bir insandı, bizden ne farkı var’ gibi bırakın ümmeti olmayı talebesi olduğu bir hocaya söylemeye utandığı cümleleri O’nun için kullanmaktan haya etmemektedirler. Bunların hocalarına itiraz etmek büyük bir cürümken peygamberlerine küfreden hatta karikatürize edenlere laf edenlere bile kızar, onların hayallerindeki ne idüğü belirsiz dine zarar verildiğini iddia ederler.

Bir de bu hocaların, hadis kaynaklarının temel kitaplarında mevcut hadislerin sadece yüzde 5’inin senedi bir şekilde Nebi(sas)’e ulaşan ama geriye kalan yüzde 95 için masum olduklarına inandıkları imamları kafi gören şia için bu konuda bir eleştiri görmek neredeyse imkansız gibidir ya da dillerinin ucuyla bir cümle ile bazan onlara da dokunur sonra büyük bir iştahla Ehli Sünnet’e saldırmaya devam ederler.

Daha çok söylenmesi gereken şeyin olduğunun farkındayım ama bu seferlik sözün sonunda şununla iktifa edelim:


İslam’ın sahih ve makbul, tek ve yegane yolu, sünnete dayanan ve müslümanların cemaat olmalarını esas alan Ehli Sünnet ve’l Cemaat’tir. Onun bir alternatifi yoktur, eşdeğeri yoktur, muadili yoktur, terazinin diğer kefesine konulabilecek başka bir mezhep ya da yol yoktur. 

20 Aralık 2016

Dost ve Düşman

Gündelik olaylar ve hatta dünyanın neredeyse tamamını ilgilendiren büyük hadiseler biz müslümanlar için nihayetinde bu aleme ait ve burada kalacak, ahiretle mukayese bile edilemeyecek derecede küçük ve basit işlerdir. Bizce bu dünyanın en mühim işi Allah(cc)’ın emri gereğince ve rızası mucibince yaşayıp bu hayatı tamamlamaktan ibarettir. Bunun nerede ve hangi şartlar altında olacağını elbette biz de insanlar olarak bilmek ve hatta kolaylaştırmak isteriz ancak kader bizim idaremizde olmadığı gibi düşmanlarımızın da kontrolünde değildir.

Alemlerin Rabb’inin Allah(cc) olduğunu iman etmenin, her durumda hamde götüren ve küfür ile dalalet istisnasıyla herşeye hamdettiren bir huzur kaynağı olması en büyük avantajımızdır. Baksanıza herşeyini kaybetmiş ufacık bir Suriyeli çocuk, hepimize hamd ile ders vermektedir!

Bu hengameli dünyada hele de bugünler gibi herşeyin biraz daha karmaşık olduğu zamanlarda dostumuzu ve düşmanımızı tanımamız ve onlarla Allah(cc)’ın koyduğu ölçülerle münasebet kurmamız gerekir. Bu ıstılahımızda ‘el-vera ve’l bera’ olarak tabir edilen akidevi bir husustur. Bu sebeple dostluk ve düşmanlığımızı öncelikle inancımız belirler. Biz mü’min bildiklerimizi dost bilir ve güveniriz. Aynı şekilde gayri müslimleri düşman biliriz ve dost olmayız, güvenmeyiz. Bu kısaca ifade ettiğim bakış açısı elbette İslam hukukunda detaylandırılmış ve mü’min bildiklerimizin nasıl dostluğumuzu kaybedeceği ve gayri müslimlere hangi şartlarda ne şekilde güvenebileceğimiz anlatılmıştır.

Günümüzde müslümanların dünya genelinde duruş ve davranışlarını belirleyecek bir tek otoriteden yoksun olmaları diğer tabirle umumi idareyi yürüten bir halifenin olmayışı ve müslümanların çoğunlukla İslami esaslara dayanmayan devletlerin vatandaşları olarak yaşamaları dost ve düşman tayininde de zorluklara hatta sapkınlıklara yol açıyor.

Yaşadığımız coğrafyadan ve toplumdan bağımsız olmamız elbette düşünülemez ancak akidemiz bizim her türlü bağdan üstün ve değerli olmasıyla hayatımızın her anına ve fikir dünyamızın her ayrıntısına hükmeder.
Devletlerin politikaları veya anlaşmaları bizim kalplerimize hükmedemez! Seküler devletlerin vatandaşları olarak kalplerimizi, resmi anlaşmalar yahut düşmanlıklarla değil Allah(cc)’in sevilmesini istediklerini severek, düşman olarak tayin ettiklerinden de yüz çevirerek temizlemek durumundayız. Zira devletler dün düşman göründüklerine bugün dost olabilir ve yine menfaatleri icabınca yarın tekrar düşman olabilirler.

Bizim dostluk ve düşmanlık kriterlerimiz ise bellidir ve akidevi ilkelere dayanır. Maslahat ve menfaatler gereği yapılan anlaşmalar ise ancak resmi kurumları bağlar, biz Allah(cc) için sever ve yine O’nun için buğzederiz.
Ehli Sünnet nazarında insanlar dostluk ve düşmanlık bakımından üç sınıftır.

1.       Sevilecek olanlar: Allah(cc)’a ve Rasulüne(sas) iman ile salih amelleri ihlasla yerine getirenler. Allah(cc) için seven, Allah(cc) için buğzeden ve kim olursa olsun Rasulullah(sas)’ın sözünü herkesin sözünden önce ve üstün kabul edenler.

2.       Bazan sevilen bazan buğzedilenler: Müslüman oldukları halde salih amellerle haram ve fıskı karıştıranlardır. Bunların imanları sebebiyle günahlarına buğzedilir ve düşmanlık gösterilirken salih amelleri sebebiyle de dostluk gösterilir.

3.       Her bakımdan buğzedilenler: Allah(cc)’ı , meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ile kafir olan, kadere iman etmeyenlerdir.

Bunların yanısıra bir başka zümre vardır ki onlara ulemamız bid’atçiler diyerek ayrıca sınıflandırmış ve onların hukukunu ayrıca anlatmışlardır. Zira onlardan bazıları küfür olan bid’atler işlerken bazıları da mekruh olanları işlerler. Hükümleri de buna göredir.

Mesela dünyadan el çekerek sürekli oruçlu olarak evlenmeyi de terkedenlerin hali günahkarlıktır ancak küfre sebep olmaz. Veya Cuma hutbelerinde devrin sultanının ismini anmak gibi mekruh sayılan bid’atleri işleyenler bu sebeple müslümanların dostluğunu kaybetmezler.

Ancak vahiyle sabit bazı hakikatlerin zıddına itikat sahibi olan bid’atçiler bu sebeple küfre düştüklerinden onlardan yukarıda sayılan 3. sınıf gibi uzak durmak ve dostluk değil düşmanlık beklemek ve göstermek vacip olur. Buna en güzel örnek ise ayetlerle iftira olduğu kesin olduğu halde Aişe(r.anha) annemize zina iftirası atan bid’atçilerdir ki bunlara şiiler diyoruz.

Bunlar Ebu Bekir(ra) ve Ömer(ra)’ın imametlerini kabul etmedikleri için ‘rafizi’ olarakta isimlendirilirler. En rezil bid’atleri sahabeyi sevmemeleri ve onlara hakaret ve küfür etmeyi marifet bilmeleridir. Ali(ra), Ammar(ra), Mikdad(ra) ve Selman(ra) dışındaki sahabeleri düşman bilirler. Oysa bu sayılan sahabeler ve Ehli Beyt onların yalanlarından ve bid’atlerinden uzaktırlar.

Bu rezil taife dostluk ve düşmanlık konusunu kendi bid’at akidelerine katarak salih, sıddik ve mucahid selefimiz olan ve yolumuzun önderleri ve örnekleri olarak bildiğimiz sahabeye düşmanlık etmeyenlerin bu dine dahil olamayacağına ve Ehli Beyt’e yakın olamayacağına inanırlar.

Onlar dostluk ve düşmanlıklarını kendi heva ve heveslerine, sapkın itikatlerine ve lanetlik hayallerine göre tayin ederler. Sahabeyi sevenleri düşman bilen bu zümreyi dost bilmek ya da dost olabileceklerine inanmak onların yine itikat bildikleri takiyyelerine kanmak olur. Değişik isim ve gruplarla temsil edildikleri halde biz onları bu düşmanlıklarından tanırız.

Onlar kalplerinde müslümanlara karşı sevgi duymaz ve fırsat bulduklarında İslam’ın ve müslümanların düşmanlarıyla işbirliği yaparak en aşağılık zulüm ve işkencelerle katledilmelerine hem yardımcı olur hem de bizzat bu katliamları işlerler. Bugün Suriye’de karşımıza çıkan Nusayri zümresi de tarih boyu ihanetlerinin sonucu Şam bölgesini ele geçirmelerine batılı müstekbirlerin göz yumduğu zalimlerdirler.

‘Ehli Sünnet ve Cemaat, Allah(cc)’ın Rasulü(sas)’nün ashabını(radiyellahu anhum ecmain) sevenlerdir. Sevmekte de aşırılığa gitmeyenlerdir. Hepsini sever ve hepsine dostluk gösterirler. Ehli Sünnet sahabeye buğzedene buğzeder, zira özellikle şeyhayni (Ebu Bekir ve Ömer) sevmenin dinin, imanın ve ihsanın gereği olduğunu bilirler. Yine onlara buğzetmenin ise küfür, nifak ve tuğyan olduğunu da bilirler.’ (İbni Kesir)


İslam’a ve müslümanlara ihanet ederek zulüm görmelerine yol açan ve bizzat zulmeden, akidesi bozuk, ameli bozuk, geçmişi bozuk bu bid’at ehli sapıklara buğzetmek imanın gereği salih bir ameldir. Allah(cc) kalplerimizi hidayettennn ayırmasın!

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...