27 Ocak 2017

Adalet Herşeyin Temelidir

Allah(cc)’ın adıyla; Rahman ve Rahim’dir ki yarattıklarının yeryüzünde çıkardığı ve çıkaracağı fesadın ve döktüğü ve dökeceği kanlara, işleyeceği zulümlere rağmen rahmetiyle dünyanın devranını devam ettirendir. Kalemi yaratan ve onunla yazı yazmayı belleten(Alak 3) Allah, emanetinin taşıyıcıları olarak zalim ve cahil oluşumuza rağmen ahirimizde rahmetiyle muamele etmesini umduğumuzdur ki O’ndan umudunu kesenin başka bir yardımcısı olmadığı gibi herhangi bir nasibi de yoktur... (Yusuf 87)

Salat ve selam; hidayet rehberimiz, dünyada ve ahirette peşinden gitmekten gayrı hedefimiz olmayan, sünnet ve şefaat sahibi Muhammed(sas)’e, ashabına ve kıyamete kadar onların yolu üzere yürümeye iman ile azmeden salih mü’minlerin üzerine olsun.

Şüphesiz bütün sözler ve yazılar, tıpkı namazlar ve diğer ibadetler gibi tıpkı hayatımız ve ölümümüz gibi alemlerin rabbi Allah(cc) içindir. (En’am 162)

Orada onların duaları: 'Ey Allah'ım! Senin şanın pek yücedir!' demektir. Aralarındaki dilekleri de 'selâm'dır. Dualarının sonu ise: 'Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun' (sözü)dür. (Yunus 10)

Yeryüzünün en karmaşık devresinde değiliz, zulümler ve ölümlerin de zirve yaptığı çok zamanlar geldi ve geçti. Bizden öncekiler arasında hemen her konuda bizi hayrette bırakacak hadiseler yaşandı ve dünyanın düzeni devam etti ve yıldızlar semada asılı kandiller gibi alemi süslediler. Ne hendeklere doldurulup yakılan halklar ne de aralarındaki henüz süt çağındayken ateşlere atılan bebekler bitmedi, dünya durdukça da bitmeyecek! Demir taraklarla etleri bedenlerinden taranarak ayrılanlar ve testerelerle başları kesilenler de Allah(cc)’ın kullarıydılar.

Allah(cc), aramızdan şehitler edinmeyi murad ettiğinde (Ali İmran 140) bu günleri insanlar arasında dolaştırıp duracak ve bizden öncekilerin başına gelenler bizim de başımıza gelecek ki cennet yolları açılsın... (Bakara 214)

Dünyanın sevinçleri de acıları da geçicidir ve asıl mutluluk yurdu ancak ve sadece ahirette elde edilebileceğine olan imanımız bizim başkalarından en büyük farkımızdır.

Ve fakat biz de insanız, zaaflarımızın en büyüğü hayatımızdır. Onu devam ettirmek ve kendimize göre güzelleştirmek bizi insan yapan yanımız olarak ölünceye kadar çıkmayacak bir huyumuzdur. Hatta bir kaç dakika sonra üzerine yağacak bomba ve mermilerle son nefesini vermeyi bekleyen herhangi bir savaşçı da yattığı siperin rahatlığını azami ölçüde sağlamaya gayret edecektir.

Kendimizi ve hayatımızı emniyet altına almamızla da bitmeyen sorunlarımızın ikincisi ise sevdiklerimizin korunması ve kollanması için elimizden geleni yapma gayreti göstermektir.

Dünyada var oluşumuzdan bugüne tüm imar faaliyetlerimiz ve gelişmelerimiz aslında kendimizi ve sevdiklerimizi emniyete alma hedefine matuftur. Ferdi olarak bunu temin etmemizin fıtri olarak en tabii gereği içinde bulunduğumuz toplumun adalet temelleri üzerine bina edilmiş bir sosyal düzen ile idare ediliyor olması geliyor.

Adaletin tesis edilemediği toplumlarda kimse emniyet içinde olamayacaktır. Yaratılışımız gereği taşımakla yükümlü olduğumuz heveslerimiz ve dizginlediğimiz ihtiraslarımız fesadın ve haksızlıkların kaynağı olsalar da vazgeçilmez insani vasıflarımızdır. Hepimiz insanlar olarak yaratıldık ve o hal üzre can vereceğiz, içimizden kimse yaşarken bu halden çıkamayacak yani hiçbirimiz melek olamayacağız.

Bu girişten sonra adalet mefhumunu öncelikle ıstılahi manası ile anlamaya çalışalım. İslam’da adalet kavramı temel olarak itikadi bir meseledir zira Allah(cc)’in Esmau’l Husna’sından biri de el-Adl’dır. Bu esmayı el-Adil şeklinde nakledenler olsa da Tirmizi’de rivayet edilen meşhur esma hadisinde el-Adl olarak zikredilmektedir. Kelime diğer esmalarda karşımıza çıkan sıfat yahut ism-i fail formatlarında değil bizzat isim olarak Allah(cc) için zikredilmektedir. Bu da bu esmaya çok daha özel bir bakışı mecburi hale getiriyor.

Adl esması, mutlak adalet sahibinin adaleti kendine isim olarak alması ile adaletin değerinin en güzel ifadesidir. Adalet denilince akla O(cc) gelmelidir! Allah(cc) mutlak adildir ve asla zulmetmez(Yunus 44, Enfal 51), adil olanları sever(Maide 42, Hucurat 9) ve zalimleri sevmez(Ali İmran 57, Şura 40).

Adalet zulmün zıddıdır. Zulüm kelimesinde, incitme, can yakma manası vardır. Zulmetmeyerek herkese hakkını vermek, hakları hikmet ve maslahata uygun olarak yerine koymak da adalet demektir.

Zulüm konusunu uzun uzun detaylandırmak konumuzu dağıtabilir endişesi ile konunun hassasiyetini anlatan ve bırakın zalim olmayı zalimlere meyletmeyi bile şiddetle yasaklayan Allah(cc)’in şu uyarısını idrak etmeye çalışalım:

Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz. (Hud 113)

Esasen Allah(cc)’in yeryüzünde insanlar ve diğer canlılar için adaleti tesis etmek maksadıyla peygamberler ve kitaplar gönderdiğini ve indirdiğini bilmek bile adaletin gerek dünya gerekse ahiret için ne derece ehemmiyetli olduğunu anlamamızı kolaylaştıracaktır.

Adaleti temin etmek dinin en temel hedefidir(Hadid 25). Öyle ki müslüman, adil insandır denilse uygun olur. Allah(cc)’a karşı adil olmak O’na hiçbir varlığı eş koşmadan yalnız O’na kulluk etmektir yani Kitab-i Kerim’ine mutlak tabiiyyettir. Rasulullah(sas)’e karşı adalet ise hayat rehberi olarak O’nu tayin etmek ve başkasının söz ve fiillerine asla O’nunkiyle eşdeğer görmemektir yani sünnetine sarılmak ve O’nun getirdiklerine teslim olmaktır. Müslümanlara karşı adalet, onları kardeş bilmek ve bu kardeşliğin yüklediği her türlü ferdi ve ictimai sorumlulukları yerine getirmektir. Sair insanlara karşı adalet, düşmanlık edip saldırmadıkları sürece onların ellimizden ve dilimizden emin olmaları ve insan olmaları hasebiyle Allah(cc)’in davetine muhatap olarak onlara yaklaşmamız ve güzel muamele etmemizdir.

İslam devlet düzeninde adalet, hukuk önünde herkese eşit davranmak, kültür, bilgi ve mevki farklılıklarından dolayı insanlara başka başka davranmamak demektir. Herkesi taşıdıkları tüm isim ve sıfatlardan önce birer Allah(cc) kulu olarak gören İslam sistemi hukukta adalet konusunu temelden çözmektedir. Sultanla gedayı yanyana saf tuttururken de onları dizdize mahkemede kadı önünde yere çöktürürken de insan fıtratına en uygun ve en ideal sistem olmasının ve tabii ki adaleti tesis ve temin edebilecek en mükemmel sistem olmasının da işaretini sunuyor.

İslam toplumunda her fert, tüm sıfat ve lakaplarının üstünde kuldur, Allah(cc)’ın kulu! Bu en kesin manada dünyada yapılan her türlü muamelenin ahirette Allah(cc) katında ortaya konulacağı ve adaletin yerini bulacağının garantisidir. Buna iman eden bir toplumda kulların birbirlerine zulmetmeleri akıl alacak iş değildir. Tüm ideal uygulamalarına rağmen elbette dünyada tesis edilemeyen adalet mutlaka ahirette yerini bulacaktır. Fakat bu mutlak sonuç bize dünyada adaleti tesis etmekten ve bu uğurda mücadele etmekten alıkoymamalıdır çünkü adalet için atılan her adımın Allah(cc) nezdinde mükafatı hesapsız ve sınırsızdır.

Her hak sahibine hakkını vereceksiniz. Hatta boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hakkı alınacaktır. (Tirmizi)

Bize İslam, ahirette boynuzsuz koçun hakkının boynuzludan alınacağını öğretti. Bununla hedefi bizim koçların kavgalarını takip ederek boynuzluları korumamızı tembihlemek değil bizlerin yani insanoğlunun dahası müslümanların muamele ve hatta kavgalarında bile adalete riayet etmeleri gerektiğini öğretmekti. Ve adaletten sapmaların cezasız kalmayacağını hatırlatmak...

Adalet mefhumunu anlarken eşitlik ile karıştırmamakta oldukça önemlidir. Eşitlik her zaman adalet değilken adalet aslında en muhteşem eşitliktir. Bir ekmeği bir babayiğit pehlivan ile cılız bir adam arasında paylaştırırken her ikisine yarım ekmek olarak bölmek adalet olmayacaktır. Bir başka açıdan ise bir atın önüne et yığmakta adaletle muamele değildir.

Herkese hakkını ve hak olarak ona tayin edileni teslim etmektir adalet...

Allah(cc)’in insanları değişik sıfatlarda ve hallerde yaratması adalettir ve yine aynı şekilde zenginlerin mallarından zekat alınıp fakirlere verilmesi de adalettendir, bunu terketmek zulümdür.

Adaletin kişisel olarak tesis edilmesi için İslam’ın koyduğu temel ölçülerden biri de ‘kul hakkı’ kavramıdır. Zulmetmemek adaletin ilk adımı olunca kul hakkına riayet etmekte adaletin en değerli hizmetkarıdır. Evinde ya da sokaklarda münasebeti olan insanlara karşı kul haklarına riayet ederek muamele etmek İslam toplumunun en müstesna ıslah metodudur. Herkesin başına polis dikemezsiniz klişesini temin eden yöntem cezalar değil kul hakkı anlayışıdır.

İnsanların haklarını kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. (Şuara 183)
Ölçüyü tartıyı tam yapın ve insanların eşyalarını eksik vermeyin. Yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın. (Hud 85)

En basit örneğiyle, kul hakkına titizlikle riayet eden bir müslüman hatalı sollama yaptığında korkuttuğu ya da rahatsız ettiği belki de hiç tanımadığı bir şahısla ahiret divanında muhakemeye tabi tutulacağını düşünür ve bu düşünce o an onu doğruya yönlendirmeye yeter. Misalleri çoğaltmadan yine en keskin uyarıyla anlamaya çalışalım: Allah’ın affetmeyeceği günah sadece şirk iken, kul hakkını da kula bırakması ve hatta şehitlik  veya kabul olunmuş bir hac yapanların bile ‘günahlarının kul hakkı hariç affedildiği’ vurgusu herşeyi anlatmaya yeterli.

Tarihimizin değişik devirlerinde genel olarak adaleti tesis edebildiğimizde payidar olmuş ve maalesef adaletten saptığımızda Allah(cc) bizi zayıf düşürmüş ve hatta zelil etmiştir. Bu konuda sahabeden başlayarak adaletle muamele hakkında destana dönüşen hatıralarımız olduğu gibi zulme bulaşarak utancımız olarak kayıtlara geçen olaylar da vardır.

Şunu kesin olarak bilelim ve gönül huzuruyla savunalım ki; İslam temel olarak adaleti emreder (Maide 8, Nisa 135, Nahl 90) ve adaleti mülkün yani devletin ve milletin temeli olarak görür. Hakim olduğu beldelerde ve hatta gayri müslim ülkelerde insanlığa adalet ve onun tabii sonucu olarak müreffeh ve huzurlu bir hayat sunmuştur.

İnsanların dinlerini ve canlarını emniyete almak, nesilllerini ve mallarını korumak bu dinin temel hedefleridir. Bu temeller tesis edildiği içindir ki yüzyıllar boyu islam idaresinde kalan memleketlerde insanların dinleri, dilleri ve adetleri kaybolmamış, nesilleri ve malları kendilerine ait olarak kalmıştır. Bir de aksi halde kalan yani gayri müslimlerin idaresine geçen yurtlarımıza bakın ki oralarda müslümanlara reva görülen katliamlar, sürgünler ve yasaklar olmuştur; nesiller yok edilmiş, mallar yağmalanmış, din yasaklanmış  ve canlar yakılmıştır.

Adalet bizim Mevla’mızın adıdır; yolumuzun adı, dinimizin sıfatı, dünyamızın ve ahiretimizin felahı ona bağlıdır. Biz adaletin savaşçıları olmakla ve adil şahitler olarak hayat sürüp gerektiğinde adalet için hayatımızı vermekle emrolunanlarız.

Herşeye rağmen, hayatta kaldığımız sürece topraklarımızın bir gün emniyet ve adalet yurdu olacağından umudumuzu kesmeyeceğiz! Yağmurlar toprağı sulamaya devam ettikçe her yeşeren tohum, bizim için dünyaya bir müjde ahirete ise bir iman tazeleme vesiledir.

Umut dediysem öylesine değil; biz kıyamete kadar devam edecek bir dinin ahirette de yüzü gülenlerinden olmayı kasdediyoruz, biz kazanacağız, başka bir ihtimal yok, olmayacakta! (Mu’minun 1) İmanımız umudumuzdur bizim, onu kaybetmedikçe hiçbir kavgayı kaybetmeyeceğiz!

Tarih şahit; biz yaptık onlar yıktı, dünya yıkılana kadar da öyle devam edecek, bu fani alem nihayete erdiğinde sevinen biz olacağız... Şehirlerimizi yerle yeksan edecekler, nesillerimizi ekin gibi biçecekler ama biz öldürmekle bitmeyeceğiz, çünkü şehidlerin ölmediğine iman ediyoruz; nefes almayan, kalbi atmayan, yürümeyen, konuşmayan, bedeninde hiçbir bildiğimiz hayat emaresi kalmayan adamların yaşadığına iman ediyoruz biz! Dahası rızıklandırılmaya devam ettiklerine de iman ediyoruz! (Ali İmran 169)

‘Bu günler insanlar arasında dönüp duracak(Ali İmran 140)’ yazgısı mutlaktır, değiştirmeye ne Amerika ne Rusya ne İran ne Çin ne de Avrupa güç yetiremeyecek, devran bir gün mutlaka bizim olacak...

Onların bitirdik sandığı devirlerde dünyanın hiç beklemedikleri köşelerinden yine biz çıkacağız ve yeneceğiz onları, kaçamayacaklar sondan! Onlara rahat yüzü vermeyeceğiz, batılın ve zalimlerin kabuslarında bizim adlarımız dolaşacak, en mutlu hayallari bizsiz bir dünya olanların dünyasını karartacağız! Zalimlerin kabusu olmaya devam edeceğiz!

Onlara ve bize karşı savaşmayan tüm insanlara yalnız adalet vadediyoruz...

Hiç objektif olamayacağız ve hiç tarafsız değiliz ve olmaya da niyetimiz yok! Hadise ve insanları dinimiz mihengiyle tartarız ve mutlaka iman edenlerden yana olmak durumundayız. Ve biz adaletin tarafındayız! Haksızlık kimden gelirse gelsin karşısında olacağız, kardeşimiz zulmettiğinde ona mani olmayı ona yardım etmek olarak bilen bir ümmetiz. Zalimlere bizden de olsa payanda olmayacağız! Mazlumlara bizden olmasalar da sahip çıkacak ve haklarını savunacağız.

Allah(cc)’tan her birimiz için yüreklerimizde taşıdığımız maksada ulaşmayı nasip etmesini diliyorum.


Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan hakimler ve adaletle şahidlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe götürmesin. Adıl olun, o takvaya en yakın olandır. Allah’dan korkun. Çünkü Allah yaptıklarınızdan haberdardır. (Maide 8)

26 Ocak 2017

Şerrinden Allah’a Sığındıklarımız

Müslüman olmanın en güzel yanlarından birisi de elinizin ermeyeceği ve gücünüzün yetmeyeceği varlıklarla ve tabii ki insanlarla da mücadele edebilme imkanına sahip olmaktır. Dünyanın neresinde olursa olsun bir zalim ve gaddar hakkında kalbinde iman taşıyan herkesin Rabb’ine iltica etme ve duasıyla onu Rabb’ine havale etme gibi bir mücadele çıkış kapısı vardır.

İnsanlar bir yana, insanların hisleriyle bile bu şekilde dua ile mücadele etme ve onlara direnme hatta korunma imkanımız her zaman mevcuttur. Haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden de sığınılacak merci yine Rabb’ul Alemin olan Allah’tır. Kin ve öfkelerden, düşmanlık ve ihanetlerden korunak olarak kaçılacak yer de yine duanın vesile olacağı emniyettir, huzurdur, sekinettir.

Şüphesiz dua, yalnız dillerden dökülen cümleler değil esasında kalplerde taşınan iman ve teslimiyetin niyetlere dönüşmesi ve bu niyetin Kadir-i Mutlak olan Allah’a kalplerden ve dillerden yine O’nun lütfu bir lisan ile sunulmasıdır.

Bizim beddua diye isimlendirdiğimiz herşey de duadır, sadece duanın ihsan ve letafet çağrışımına yakıştıramadığımız menfi dualar için bir ifade şekli bulmuşuz. Yaratılmışların şerlerinden yaratan Allah’a sığınırken, o şerli varlıkları ve insanları aşağılamamıza ve haklarında hiçte iyi olmayan şeyler istememize beddua diyoruz.

Bunların başında elbette şeytan gelir ki, adını duyduğumuzda ‘Allah’ın laneti üzerine olsun’ deriz. Sonra zararlarına göre şeytanın avanesi olarak çalışan insanlardan ve cinlerden herkes için de aynı laneti dileriz. Lanet, onların Allah’ın rahmetinden uzak olmaları kasdıyla yapılan bir duadır.

Bu şekilde küfrün ve zulmün önderleri de bu duamızdan nasiplerini alırlar. Bizim onlar için asıl arzumuz hidayettir, Allah’ın onlara hidayet etmesini umarız. Hidayet olunmaları halinde kardeşlerimiz olacaklarını biliriz.
Bazı insanlar içinse şahıslarından çok temsil ettikleri makam ve şeytani zulüm mekanizması bize onlar hakkında beddua etme yolunu açar. Mesela herhangi bir Amerikan başkanının şahsıyla bir işimiz yoktur ama o adamın temsil ettiği gücün yer ile yeksan olmasını ve şerrinden geri kalan tüm insanlığın emin olmasını dilemek en güzel dualarımızdandır. Elbette onun temsil ettiği emperyalist saltanatın son adamı olmasını bütün kalbimizle ister ve bunun için dualar ederiz.

Bunu yaparken de, hayatımızın ve hatta ölümümüzün bu duayla uyumlu olmasına dikkat ederiz. Biliriz ki samimiyetle arzu ettiğimiz şeyin hilafına bir hal üzere isek duamızın makbul olma ihtimali yoktur. Karnımızın doyması için dua ederken de ekmeğimize vesile olacak işler yapar, sonra onu çiğneyerek midemize indiririz ve bekleriz ki organlarımız Allah’ın onları yarattıkları sebep istikametinde çalışarak bize can olacak vitamini yediklerimizden alsın.

Dünyadaki herşey bir sebepler dairesi içinde cerayan eder ancak bunun istisnaları olur ve biz de onlara mucize yahut keramet deriz. Bu istisnaların oluşacağına dair hiçbirimizin elinde bir delil yoktur. Öyleyse herşeyimizi sebeplere göre kurmak durumundayız. Dualarımızı da sebeplere göre şekillendiririz.
Lanet ettiğimiz düzenleri ve adamları asla sevmeyiz, kalplerimizde onlara herhangi bir meyil bulundurmayız. Dillerimiz onlar lehine asla dönmez. Ellerimiz onlar namına iş yapmaz.

Onlar şerlerinden Allah’a sığındıklarımızdır, bu sığınmanın samimiyeti her halimizde görünmelidir.

Kötüler arasından birine iyi denilmez; belki daha az kötü denilebilir.

Lanet etmemiz hidayetlerini istemediğimiz anlamına gelmez, halleri değişirse önceki beddualarımızdan mes’ul olmayız.

Zalim eğer mü’min ise onu zulmünden alıkoymak bizim için imanımızın gereği bir kardeşlik sorumluluğu iken, kafir ise ona mani olmak yine imanımızın gereği bir müslümanlık sorumluluğudur. Zira cihad, Allah’ın adının yükseltilmesi yani adaletin inşası ve zulmün imhası için yapılan her türlü amelin genel adıdır.

Yeryüzünde Allah’ın adının en yüce olarak yerleşmesi; her türlü zulmün sonu ve insanlık için en mükemmel hayat tarzının ve adaletin ikame edilmesidir.

Şerlerinden Allah’a sığınılanlardan olmamak ve şerlerinden Allah’a sığınılanların safında olmamak hatta sanılmamak temennisiyle...


16 Ocak 2017

Meydan Savaşlarını Özlüyoruz!

Her ne kadar belirli bir zaman için gelsekte bu dünyaya, ‘bazımız bazımıza düşman olarak’ indik (Bakara 36) ve kıyamete kadar da bu böyle devam edecek. Düşmanlık ise savaş, acı ve ölüm demek!

Adem(as)’ın iki oğluyla başlayan kavga hala devam ediyor. Küçük menfaatler ya da büyük hedefler uğrunda savaşıyoruz. Neticede savaşıyoruz! Dünya, nadiren huzurlu zamanlar geçirse de hep bir yerlerde birileri birileriyle çatışıyor.

Savaşın da bir ahlakı olması gerektiğini herkes kabul etse de pratikte kazanmak için hemen her yola başvurmaktan kaçınmıyoruz. Özellikle biz müslümanlar yeryüzünde bu konuda en hassas toplumuz ve yapabildiğimiz kadar savaş hukukunu çiğnemekten sakınıyoruz. Zira biz her haksızlığın hesabının verileceğine iman eden bir toplumuz...

Teknolojinin gelişmesi hele de merhametsiz toplumların gelişmiş silahlar edinmesi günümüz savaşlarının ‘hukuksuz ve acımasız’ birer katliama dönüşmelerini hızlandırıyor. Gerçi zalim bir ordu elinde en basit silahlar bile korkunç birer ölüm makinasına dönüşebiliyor. Suriye’de çok az maliyetle üretilen varil bombalarının hedef gözetmeksizin çarşılara, pazarlara, okullara ya da camilere atılabilmesi herhalde insan türünün ne kadar aşağıya düşebileceğine örnek olabilir.

Metal parçaları ve patlayıcılarla doldurulmuş bir varil dolusu ölümün, helikopterden rastgele atılırken düşüş hızı, fıtrattan uzak ve merhametten mahrum olan insanların ne kadar hızlı ‘aşağıların aşağısı’na düşebileceğini temsil ediyor...

Birtakım teknolojik imkanlarla karadan, denizden ya da havadan atılabilen, yalnızca bir tek düğme ile idare edilen ama onlarca haneyi, yüzlerce canı ve milyonlarca yüreği yakma kapasitesine sahip silahlar çağımızın en sıradan savaş metodu haline geleli çok oldu.

‘Delikli demir’in çıkıp mertliğin bozulduğu devirlerde insanlar bir kurşunla ölüme çok hayıflanırlar imiş... Bugünleri görmedikleri için bahtiyar olsalar gerek!

Ordu ya da ordular tarafından şehirler kuşatılıyor, saldıranlar rastgele atışlar yaparken savunanlar halkını ve hanelerini siper edinmekten çekinmiyorlar... Şehirlerin adı değişebiliyor, saldıran ya da savunan taraflar yer değiştirebiliyor ama arada kalan, hanesi harap olan, başına bombalar yağan, can vermeyi artık kurtuluş gören, hasbel kader can vermemişse ölümden beter ızdıraplara kaçan, zillete düşen ise halklar oluyor.

Bu yüzden meydan savaşlarını özlüyoruz; yıkılan şehirler, yok edilen medeniyetler ve hatıraları bir yana onurlu bir ölüm ve onurlu bir definden bile mahrum bırakılan, değersiz varlıklar gibi enkaz altında kalan insanlar, parçaları bile bir araya getirelemeyen cesetler özletiyor zira!

Hani iki ordunun genellikle geniş bir düzlükte karşı karşıya geldiği, önce bir kaç yiğit savaşçının ortaya çıkıp çatıştığı, sonrasında oklara, mızraklara ve nihayetinde kılıca yani bileğe ve yüreğe dayanan savaşları özlüyoruz!

Bu noktada hataları saymak, birilerini suçlamak yerine kaynaklarımızda bize aktarılan savaş hukukumuzu hatırlamak daha hayırlı bir neticeye sebep olacaktır diye umut ediyorum.

İslam savaş hukuku hissiyata değil adalete dayanır, savaşın da adil olmasını sağlamak için tesis edilmiştir ve asıl maksat birilerini ya da bir yerleri yok etmek değil, Allah(cc)’ın davetine mani olan engelleri ve zulmü ortadan kaldırmaktan ibarettir.

İslam’a göre savaşa katılan herkes meşru hedeftir, katılmayanlar değildir. Bu katılımın şeklinin eliyle, diliyle ya da fikir ve plan bazında olması hedef alınma hakkını değiştirmez. İslam gerektiğinde savaşmayı emreder, kibarlık ya da yumuşaklık değil adalet ister.

‘Ey cemaat, düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin, Allah'tan afiyet isteyin, onlarla karşılaştığınız zaman da sabredin. Biliniz ki cennet kılıçların gölgesi altındadır.’ (Hadis, M.A.)

Muhtelif kaynaklarımızdan derlediğim temelde İmam Muhammed’in Siyer-i Kebir adlı eserine İmam Serahsi’nin yaptığı şerh esas alınan savaş yasaklarından bazıları şunlar:

1.       Zulüm ve işkence ile öldürmek yasaktır.
2.       Eli silah tutmayan ve savaşa hiç bir katkısı olmayanların öldürülmesi yasaktır.
3.       Kadın, çocuk ya da kölelerin öldürülmeleri yasaktır.
4.       Engellilerin (eğer fikir ya da plan destekleri yoksa) öldürülmeleri yasaktır.
5.       Rahip, haham gibi din adamlarının ve inzivada yaşayanların öldürülmeleri yasaktır.
6.       Savaşamayacak kadar yaşlı olanların öldürülmeleri yasaktır.
7.       Zihinsel engellilerin öldürülmeleri yasaktır.
8.       Savaş zarureti bulunmadıkça zirai mahsullerin, orman ve ağaçların yakılması yasaktır.
9.       Namus ve şereflere tecavüz, zina ve diğer tüm gayr-i meşru münasebetler yasaktır.
10.   Rehineleri öldürmek yasaktır.
11.   Düşman ölülerinin başlarını ya da uzuvlarını keserek teşhir etmek yasaktır.
12.   Savaş esirlerini kalkan yapmak yasaktır.

Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez. (Bakara 190)


Biz adil olmakla yükümlüyüz, adaleti tesis etmek için konuşmak, yazmak ve savaşmakla yükümlüyüz! Başkalarının hesaplarını değil kendi hesaplarımızı dert ediniriz. Aslolan her birimizin Allah(cc)’a vereceği hesaptır. Bu dertle yaşamak ve bu dertle ölmek umuduyla...

12 Ocak 2017

Sembollerimize Sahip Çıkamıyoruz

İslam bir bakıma semboller dinidir; yaptığımız ibadetlerdeki şekiller ve şartlar ile fıkhımızda menasık olarak isimlendirilen ibadetler hep semboller üzerine kuruludur. Bu konuda en çarpıcı örnek Hac ibadetidir ki; Hacc’ın tüm menasıkı sembollerden oluşur. Arafat bir semboldür, tıpkı Mina ya da Müzdelife olduğu gibi, hatta tavaf bir semboldür.

Zamanlar ve devirler değiştikçe sembollere tutkusuyla bilinen insanlık fıtratı örneğin İslam’ı ‘haç’a karşı temsil eden ‘hilal’i sembol edinmiştir. Hilal sembolünün Nebi(sas) döneminde kullanıldığına dair rivayetler de vardır. Esasen karanlık bir dünyayı aydınlatan ışık kaynağı olmak İslam’ı pek güzel sembolize eden bir olaydır, bu yüzden de hilal çokça kabul görmüştür.

Camiler İslam’ın sembollerindendir, keza ezanlar da öyle...

Tesettür kişisel bir semboldür, sakal da öyle.

Daha bir çok şey sembol olarak sayılabilir ancak bunlardan en önemlisi şüphesiz ‘İslam’ kelimesidir. Bu kelime tüm sembolleri ve temsil edilmesi gereken hayırlı bütün değerleri ifade eden en muhteşem semboldür.
Dünyadan ahirete ait en değerli kelime olarak İslam’ı göstermek kafidir.

Adımızdır, dinimizdir, daha ötesi kulluğumuzdur, dünyamızdır, ahiretimizdir! Her varlıktan her mefhumdan ve her şeyimizden daha değerlidir.

İçinde İslam geçen herhangi bir tamlama bizim için çok özeldir ve çok hassastır. Öyle gelişigüzel isteyen istediği yerde, istediği herhangi birşey için kullanamaz onu!

Birşeyi İslam’a izafe ediyorsak artık onun değer ve mihengi Allah’a aittir, doğruluk ve yanlışlığını da ancak Allah’ın ve Rasulü’nün tayin edebileceği bir şeyden bahsediyoruz demektir.

İşte bu mukaddes ve muhteşem isim, Allah’ın dinine bizzat Zat-ı zül’Celal tarafından verilen isimdir. (Maide 3)

Tarihimizde pek çok toplum devletler kurmuş ve medeniyetler inşa etmişizdir. Her akl-ı selim sahibi müslüman yaptığı güzel işleri, ortaya konulan medeniyet ve hayırlı devirleri İslam’ın tayin ettiği emir ve yasaklar ya da İslam’ın istediği gibi bir bir dünya hayatı tesis etmek amacıyla Allah’ın dininin doğrultusunda yapmaya gayret etmiştir ve bugün de yarın da aynı maksatla hareket edecektir.

Uzun tarihimizde herşeyi yaşadık; dünyaya da hükmettik, küçücük bir şehre de sıkıştığımız günler oldu. Tarihin en etkili ve güçlü devletlerini kurduğumuz dönemlerde bile kendimizi İslam’a nispet etmedik. Mesela en uzun imparatorluklarımız olan Endülüs Emevileri ile Osmanlılar isimlerine İslam eklemediler. Bayraklarını Kelime-i Tevhid’ten ibaret ve kendilerine has bir sembolmüş gibi asla kullanmadılar.

Bazı bayrak ve sancaklarda Kelime-i Tevhid kullanılsa da devleti temsil etmedi ve herkes tarafından da öyle bilinmedi.

Bugüne geldiğimizde karşımıza bir bir fitne olarak ortaya çıkan, şiddeti ve bunun propağandasını usül olarak benimseyen bir örgüt kendini İslam’a izafe etti ve bununla da kalmayıp bayrak olarak Kelime-i Tevhid’i hem de Muhammedurrasulullah ibaresini O’nun yüzüğü şeklinde kullanarak ortaya çıktı. Sonrasında bir yeri kaybettiklerinde o muhterem ve mukaddes kelimeyi yerlerde, ayaklar altında gördük... Daha da ilginci neredeyse tüm dünya o mübarek mührü Daiş’e ait bir sembol saymaya başladı ve maalesef müslümanların umumunun elinden bu sembol alınmış oldu. Herhangi bir müslüman bunu kullanacak olsa terörist damgası yemesi işten bile değil artık.

Aynı şekilde bir devlet isminin devamına İslam cumhuriyeti ibaresi ekledi ve bununla tüm gayri İslami faaliyetlerini ve müslümanların aleyhine yaptıklarını perdelemeye çalıştı. Bir başka devlet Kelime-i Tevhid’in altına bir kılıç ekleyip resmi bayrak olarak kullandı ve bununla kendini müslümanların lideri görmeye çalıştı ancak onlara hiç bir faydası olmadı hatta Haremeyn’e bile layıkıyla hizmet edemedi.

Bu kötü örnekler gösteriyor ki yaptığımız işleri devlette olsak sıradan bir fertte olsak İslam’a izafe ettiğimizde temsil ve taşımakta kaçınılmaz olarak işleyeceğimiz hatalar ve cürümler İslam’a ve müslümanlara fayda yerine zarar veriyor. Üstelik bu gibi yapılara kendini mensup hisseden müslümanlar kendileri dışındaki herkesi mürted olarak nitelendirmekte bir sakınca görmüyorlar.

Öyle ya; İslam onların devleti, Kelime-i Tevhid onların bayrağı, bu ikisini elinde bulunduran yegane müslüman topluluk onlar oluveriyor ve tekfir gayet basit bir şekilde işlemeye, müslümanları kırıma uğratmaya başlıyor.
Oysa İslam, Asr-ı Saadet’ten beri devam edegelen güzelliklerin tesisini sağlayan hayat nizamı olarak bizim ve onların hatalarından uzak ve üstün bir dindir. Onunla elde edilen güzellikler İslam’ın üstünlüğünden, kayıplar ise bizim bu dinden uzaklaşmamızdan ya da onun sınırlarını aşmamızdandır.

İslam, bir devletin değil dinin adıdır!


Kelime-i Tevhid, kimseye özel bir bayrak değil İslam’ın sembolüdür ve altına dileyen herkes girebilir.

09 Ocak 2017

Mültecilerle imtihanımız

Suriye devrimi başladığından bu yana gerek içimizde gerekse dışarıda bir çok şahıs, cemaat ve devletin ipliğini pazara çıkardı ve tabiri caizse ‘kimin ne idüğü’ artık çok daha kolay görülür oldu. İlk yıllardan başlayarak devletler pozisyon aldılar ve ne mutlu bize ki Türkiye tarihinin en onurlu dış politika duruşlarından birini bu konuda sergiledi. Daha olaylar başlayıp silahsız göstericiler meydanlarda ‘halk rejimin yıkılmasını istiyor’ sloganları atmaya başladığında ve henüz hiç bir mülteci sınırlara yönelmemişken de, kan dökülmeye ve artık halkın da yok olmamak uğruna silahlı direnişe geçtiği günlerde de, mülteciler sınırlara dayandığında da, kamplar dolup sınır şehirlerinde boş ev kalmayıncaya kadar yoğun bir göç yaşandığında da bu duruş değişmedi.

Bu başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere çevresindeki bazı hamiyet sahibi insanların şahsi gayretleriyle yürütülen ve hem içeride hem de dışarıda yoğun tepki ve saldırılara sebep olsa da halen kararlılıkla devam ettirilen politika, sınırların büyük ölçüde kapalı olması haricinde değişmedi. Şu sıralar ağır hasta veya yaralıların dışında mülteci kabul edilmiyor ve daha çok Suriye içinde kamplar oluşturularak orada ikametleri ve yardımlarla hayatlarını sürdürmeleri isteniyor.

Gerek yurt içinde gerekse Suriye topraklarındaki kamplara yardımlar büyük oranda devlet adına Afad ve sivil toplum kuruluşlarınca devam ediyor. Şüphesiz bu konuda sahanın belkemiği olan İHH, suriyeli mülteciler için yaptıklarıyla herhalde başka hiç bir faaliyeti olmasaydı bile tarihe onurla yazılacak isimlerden biri oldu. Suriye topraklarında bir İHH yeleğinin karizması başka hiç bir kıyafetle kolay kolay sağlanamıyor. Ve yeni yetişen fidanlar gibi meyveler veren bir çok yardım kuruluşu büyük gayret ve fedakarlıklarla faaliyetlerine devam ediyorlar.

Türkiye’nin hemen her yerinden toplanan yardımlar sürekli kamplara akarken mültecilerin sayıları da hızla artıyor ve şartlar her geçen gün biraz daha ağırlaşmaya devam ediyor. Son olarak Halep’ten yaşanan büyük göç ile ortaya konulan yardım seferberliği her türlü takdirin üstünde gerçekleşti ve devam da ediyor. Hatta Türkiye devlet olarak neredeyse dev bir yardım kuruluşu gibi faaliyet gösteriyor denilmesi pek abartı olmayacaktır.

Bu noktada dikkat çekmek istediğim asıl konu ise yurt içinde özellikle kamplar dışında, şehirlerde yerleşen mültecilerin durumları. Bu insanlar yeni bir ülkeye, istemedikleri şartlarda ve mecburiyetten sığınmış, savaşın sebep olduğu yıkım ve katliamların kaçınılmaz sonucu olarak aramızda yaşamaya çalışan kardeşlerimizdirler. Ve normal şartlar altında sadece bu cümle yani ‘onlar kardeşlerimizdir’ cümlesi dışında birşey söylemeye gerek olmaması gerekiyordu. Bu kardeşlik, damarlarda dolaşan kanların değil kalplerde parıldayan imanın sağladığı ve yalnız dünyalık değil uhrevi bir davetin kardeşliği...

Bugün geldiğimiz aşamada tüm yardım ve destek faaliyetlerinin yanında en az onlar kadar hatta daha elzem bir mecburiyetimiz daha ortaya çıktı; toplumumuzda gittikçe yükselen bir mülteci rahatsızlığı hatta açık bir mülteci fobisi yaşanıyor ve bizim buna karşı aldığımız neredeyse bir hiç tedbirimiz olmadığı gibi genel bir çalışmamız da yok.

Devlet devletliğini yapıyor; politika belirliyor ve imkanlarını, gücünü ortaya koyuyor ancak ne yazık ki ne resmi ne de gayri resmi kuruluşlarımız sadece bugünlerin değil belki önümüzdeki on yılların sorunu olabilecek, yükselen ırkçı ve mülteci karşıtı algıya karşı ciddi bir eğitim, bilgilendirme ve gerilimleri yumuşatıcı bir çalışma yapmıyor.

Herhalde en ciddi katkı camilerimizde vaaz ve hutbeler sırasında yapılan bir kaç cümlelik kardeşlik üzerine yapılan tavsiyelerden ibaret kalıyor.

Uzun yıllar Avrupa’da yaşamış biri olarak, gerek dil gerekse kültürden kaynaklanan sorunların bile toplumda ne derece kırılgan hatlar oluşturduğunu bizzat yaşayarak öğrenmiştim. Yıllar yılı oralarda yaşayan hatta orada doğmuş ve yetişmiş birine bile ‘pis Türk’ tamlamasının yakıştırıldığına şahit olduğumuzda yaşadığımız şaşkınlığın bir benzerini yıllar sonra ‘pis Suriyeli’ hakaretlerini duyarak yaşamak istemiyorsak birşeyler yapmalıyız.

Biz bu kadarını yapmayız diye düşünüyoruz, biz onlar gibi değiliz, misafirperveriz, müslüman bir halkımız var, bir yerde  neredeyse hepimiz aslında mülteciyiz gibi pek çok argümanımız var evet ama bunları işlemek ve beslemek zorundayız. Özellikle sınır şehirlerimizde gündemi takip etmeyen, bilgi kaynağı dedikodular olan, komşusundan aldığı haberlerle dünyayı tanıyan ve hemen her duyduğuna inanan kitleler var.

Aç kaldığı için yardım olarak bedava verilen kömürünü piyasanın çok altında bir fiyata satan ama onunla da ekmek almak yerine çoğu zaman kirasına eklemek zorunda kalan bir Suriyeli aile için ‘aslında kömüre ihtiyaçları yok, satıp parasını yiyorlar’ yakıştırmasına inanan binlerce insan bulabiliriz.

Yine benzer şekilde; alışveriş merkezlerinde, pahalı mağazalarda dolaşan, zengin belki de Türkiye’de fabrikaları olan hatta bizzat alışveriş merkezi satın alan Suriyeli mültecilerin kredi kartlarının devlet tarafından ödendiğine inanan binlerce insan var.

Yardıma muhtaç mültecileri görünce rahatsız olan ve uzaklaşan ama kafelerde ve lüks mekanlarda oturan mültecileri görünce de kıskanan, gerçeklikten kopuk bilgisiz bir duygusallıkla insanları değerlendiren binlerce insan var.

Yani devlet ve millet olarak ‘ensar’ olmayı seviyor ve istiyoruz ancak bizim de bir diğer yüzümüz var ve bu yüzümüzle sık sık karşılaşıyoruz artık! Oysa birazcık gayret ve samimiyetle yürütülecek bir kaç çalışma veya projeyle büyümeden sorunları çözebilir ve hem bizim hem de misafirlerimizin canları yanmadan bu dönemi atlatabiliriz.

Devlet adı gibi dev bir yapıdır ve hantal işleyebilir ancak sivil toplum kuruluşları tam da bugünler ve bu işler için vardırlar ya da öyle olmalıydılar. İslami cemaatlerin çevresinde örgütlendiği kurumlar tam da bugünlerde ve tam da bu iş için biçilmiş kaftanlardır. Hani hemen her konuda Rasulullah(sas) ve ashabına imreniriz ya, aslında mülteciler bizim için bu konuda büyük bir fırsattır.

Mültecilerin kendilerini anlatmaları şimdilik mümkün değilken; bizim fertler olarak ve tabii islami kuruluşlarımızın yapı olarak devreye girmeleri ve güzel sözlü, çok dinlenen hocalarımızın önderlik etmeleri ile halkı zaten var olan duyarlılıkları üzerinden bilinçlendirmek ve hayatı hepimize daha anlamlı kılmak için birşeyler yapabiliriz.


Hem kendimize hem de gelecek nesillerimize, hem dünyamıza hem ahiretimize faydası dokunacak hayırlı işler yani salih ameller işlememiz için yeterli sebebimiz var! 

05 Ocak 2017

Satranç hakkında fetvalar

İslam kişinin hayatını Allah rızasına uygun amellerle donatmasını ve mümkün olduğu kadar tüm vaktini hayırlı işlerle geçirmesini ister ve bunu tavsiye eder. Vaktin değerini ve ömrün nerede nasıl geçirildiğinin hesabını düşündürerek müslümanları hayra ve salih amele teşvik eder. Esasen ciddi bir müslümanın boş vakti de olmaz, oyun ve eğlenceyle geçirecek vakti de... Ancak nihayetinde müslümanlar da insandırlar ve boş işlere meyledebilirler.

İslam fıkhı müslümanları günahlardan özellikle de haramlardan korumak ve sakındırmak için verilmiş fetvalarla şekillenmiştir. Zira bir kere bir harama meyledildi mi durmak ve vazgeçmek her zaman mümkün olmayabilir.
Büyük günahlar arasında bulunan kumar da adeta bir şer nehri gibi akar ve fıkhımız bu nehrin suyuna meyledenleri uyarmak ve şerden muhafaza etmek için sed gibi fetvalarla münkerden nehyetmek ve maruf ile emretmek gibi önemli bir vazife görür.

Hakkında kesin nas yani ayet ya da hadis bulunmayan konular hakkında verilen fetvalardaki muhtemel ayrılıkların sebebi devirlere ve coğrafyalara göre değişebilir. Bir yerde bir dönem şiddetle yasaklanan birşey daha sonra başka bir belde de serbest bırakılabilir. Değerli alimlerimizin fetvalarında bu gibi farklılıkları ve zamana ve zemine göre değişiklikleri sık sık görebiliriz.

İslam hayatın içinde ve her alanında hükmeden, zamanlar ve coğrafyalar üstü bir sistem kurmuş ve her problemin nasıl çözülebileceğini de bu sistem içinde kalmak kaydıyla yol olarak tayin etmiştir. İşte müctehid imamlaar bu sistemi işleten ve Allah(cc)’ın nizamı doğrultusunda hayatımıza İslam üzere yön veren muhterem pusulalardır.

Bu girişten sonra satranç konusuna geçelim:

Satranç, yukarıda bahsettiğimiz gibi hakkında kesin nas olmayan bir konudur. Yani ayet ya da hadislerle yasaklanmayan bir oyundur. Ancak bu konuda da bazı hadis olduğu iddia edilen sözler nakledilmişse de hadis hafızlarından bu konuda hasen ya da sahih herhangi bir rivayet yoktur.

İmam Ebu Hanife, İmam Malik ve İmam Ahmed’e (rahmetullahi aleyhim) ulaşan ve onların satranç hakkında haram fetvası vermelerine delil olan hadis hakkında münker cerhi yapılmıştır. Bu rivayetin isnadında Hayye isimli bir şahıs vardır ve mechul biridir, isnadı kesiktir. Bu sebeple hadise münkerdir denilir ve onunla fetva verilmez. (Berika, C. 5, s. 189)

Bu sebepledir ki İmam Şafii ve İmam Ebu Yusuf bu oyunun mübah olduğuna fetva vermişlerdir. (İbn-i Abidin, Reddu’l Muhtar, c. 12, s. 521)

Yine aynı ulema satrançla birlikte haram olmasına sebep olacak bir başka etken olmamasını şart koşmuşlardır.  Şafii, zekanın geliştirilmesi ve anlayışın berraklığı için mübah olur. Kumar kasdıyla oynanırsa mübah olmaz, fuhuş ile konuşmamak (yani küfürlü konuşmamak), namaz vaktini ve cemaatş kaçırmamak şartıyla bir de arasıra oynanırsa mübah olur demiştir.

Yine aynı şekilde Hanefi mezhebi uleması da farklı görüşler beyan etmişlerdir. İbn-i Abidin, mübah olmadığı görüşünü tercih etmektedir. Ancak haram olmadığını, haram olabilmesi için Şafii’nin zikrettiklerine benzer durumların ortaya çıkmasını şart koşmuşlardır.

Reddu’l Muhtar’ın metni Dürrü’l Muhtar’da bu şartlardan olarak şunlar sayılır: Kumara vasıta edilmesi, namazı terketmeye götürmesi, çok yemine sebep olması ve yol üzerinde aleni oynanması veya oynarken dinen yasak olan ifadelerin kullanıması. Bunlardan birisi ortaya çıktığında satranç yasaklanır. (İbn-i Abidin, c.12, s. 517) Bunlara altıncı bir şart daha eklenerek, alışkanlık haline getirilmesi de yasaklanma sebebi sayılmıştır. (İbn-i Abidin, c.12, s. 521)

Vehbaniye şerhinde nakledildiğine göre bu şartlardan birini taşıyan bir kişinin adaleti sakıt olur yani mahkemelerde kadı onların şahitliklerini kabul etmez.

Bu nakillerden sonra satranç hakkında şiddetli fetvalar ve sözler söylemeden önce düşünmekte fayda var, zira konu bir oyun hakkında konuşmaktan çıkıp İslam’ın fıkıh usulü hakkında insanların tereddütlerine sebep olmaktadır.  Nasihat ederek insanları hayra yönlendirmek ve boş işlerden uzak tutmak elbette hayırlı bir iştir ancak bunu yaparken hakkında ihtilaf olan bir konuyu ele alıp bununla insanları domuz kanına ellerini bulamakla suşlamak ve gereğinden fazla şiddetli mesaj vermek maksattaki hikmeti yok edebilmektedir.
Yine rivayet edilen ve bu konuya delil olarak sunulan bir başka hadis; ‘satranç oynayan kimse melundur’ hakkında Aliyyu’l Kari, Nevevi’den naklen sahih değildir, bilakis yalandır der ve bu konuda herhangi bir merfu hadis sabit olmamıştır diye ekler.

İbn-i Hacer’in şu ifadeleri de dikkate değer: ‘Sahabenin büyüklerinden bazı kimseler satranç oynadığı gibi, tabiin ve ondan sonra gelenlerden sayısız kimseler satrancı oynamışlardır. Hatta Said b. el-Müseyyeb de arasıra satranç oynuyordu.’ (İbn-i Hacer, Tuhfe) (Berika, c.5, s. 189)

İbn Abbas, Ebû Hureyre, İbn Sirin, Hişam b. Urve, Said b. el-Müseyyeb ve Said b. Cübeyr(radiyellahu anhum) gibi sahabe ve tabiin satrancı mübah görmüşlerdir. (Yusuf el-Kardavi, el-Helâl vel-Haram fil-İslâm, s. 217)

Netice olarak şunu söylemek gerekir ki, satranç hakkında verilen fetvaların temel nedeni oyunun kumara alet edilmesidir ve bundan hali olarak oynandığında da mübah diyenler azınlıkta kalmakta ancak mekruh fetvası daha çok tercih edilmektedir. Elbette fetvaların delil vehikmetlerini en iyi fetvayı verenler bilir.


Günümüzde bu oyunun kumar için oynanmadığı aşikardır, müslümanlar arasında yaygın olduğunu söylemekte çok zordur. Bu halde itidalle söz söylemek ve müslümanları güzel nasihatlerle hayra teşvik edip şerlerden uzak durmalarını tenbih etmek en güzel yoldur.

03 Ocak 2017

Temel Hedef

Kainattaki herşey bir hedefe ya da bir amaca hizmet etmek üzere yaratılmış olup bunların arasından kendi kararıyla yol tayin etme hakkı sadece insana verilmiştir. Bu hakkın verilmiş olmasının hikmeti de imtihan edilmesi ve sonrasında bir mükafat kazanacak olmasıdır. İrade verilmeyenler imtihana da tabi değillerdir zira.

‘Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etmeleri için yarattım.’ Zariyat 56

Biz bu temel yaratılış nedenine iman edenlere müslüman diyoruz. İman etmek bu bilginin doğru olduğundan kesin olarak emin olmak demektir. Bu konuda şüphe duymak bile iman dairesinin dışına çıkmaya kafidir. Ki akıl sahibi her insan da kabul eder ki; hakkında acabalarımız olan ve şüpheler taşıdığımız herhangi bir bilgiye iman ettiğimizi söylememiz hem kendimize hem de bahis mevzu olan bilgiye hakarettir.

Bu temel bilgi ve yaratılış hedefini kabullenmenin doğal sonucu olarak hayatımızın her alanındaki her işimizi hatta her fikrimizi bu hedefe uygun hale getirmemiz de mecburi bir hal olur. Aksi halde kullanım dışı kalan herhangi bir malzemeden farkımız olmayacaktır. Yazmak için üretilen bir kalem o işi yapamaz hale gelince varacağı yer en iyi ihtimalle bir soba alevi ya da bir çöplik olur.

Hepimiz her işimizi derken kelimelerin kapsadığı alanın büyüklüğünü umarım gözden kaçırmayız. 

Konuştuklarımız, yazdıklarımız, yaşadıklarımızın tamamı ve münasebetlerimiz hatta kavgalarımız ve hatta savaşlarımız bu temel hedefin dışında değildir. Kulluk dediğimiz ve ıstılahi olarak bu şekilde kullandığımız kelimenin tam türkçe karşılığı köleliktir. Sahibinin emir ve izni ile hayat süren ve ancak ona bağımlı olan ve sadece ondan emir alan ve yalnızca onun verdikleri ile hayatını devam ettiren bir köle...

Bu temel hem kendimizi hem de hakkında kanaat edinmek istediğimiz kişi ya da toplumları değerlendirmede de en büyük ve etkin mihenk taşımızdır. İşlerimiz ve meşguliyetlerimiz bu gayeye uygunluk ya da uygunsuzluk değerlendirmesine tabi tutulup temizlendiğinde varlık hedefimize ulaşmış olacağız. Arının bal yapması kulluktur, ineğin süt; insanınsa bütün bunların üstünde bu nimetlerin hizmetine verildiği varlık olarak şükrünü eda etmek için Allah’a boyun eğmesidir kulluk!

İslam bu temel gayenin adıdır. İslam olmak kul olmaktır.

Günlük hayatımızda karşılaştığımız bir çok hadisede, çok farklı maksatlarla bilgi kirliliği bombardımanına tutulduğumuz günümüzde sahip çıkacağımız kişi ya da olayları belirlerken elimizde bu ölçü olacaktır. Sözkonusu kişi ya da olay kulluk sınırları içinde midir yoksa başka bir gayeye mi hizmet etmektedir.
Tarihi de günümüzü de doğru okumanın yolu budur.

Pek çok örneği olduğu halde kabul olunmuş duası sebebiyle şu tarihi hadisedeki niyet ve gayeye bakalım.
Sultan I. Murad, 8 Ağustos 1389’da Kosova ovasına girdiğinde ortalığı toza dumana katan bir fırtına ile karşılaşmıştı. Murad Han, 27 yıllık saltanatı boyunca girdiği 47. savaşındaydı ve şu duayı yaptı:

‘Ya Rab! Bu fırtına, şu aciz Murad kulunun günahları sebebiyle çıktıysa, onun yüzünden masum askerlerimi cezalandırma! Allâh’ım! Onlar ki buraya kadar sadece Sen’in adını yüceltmek ve İslam’ı tebliğ etmek için geldiler!
İlahi! Bunca kerre beni zaferden mahrum etmedin. Daima duamı kabul buyurdun. Yine Sana iltica ediyorum, duamı kabul eyle! Bir yağmur nasib eyle! Bu toz bulutu kalksın. Kafirin askerini aşikar görüp, yüz yüze cenk edelim!
Ya İlahi! Mülk de, bu kul da Sen’indir. Ben aciz bir kulum. Benim niyetimi ve esrarımı en iyi Sen bilirsin. Mal ve mülk maksadım değildir. Yalnız Sen’in rızanı isterim.
Ya İlahi! Bu mü’min askerleri küffar elinde mağlub edip helak eyleme! Onlara öyle bir zafer lutfet ki, bütün müslümanlar bayram eylesin! Dilersen o bayram gününün kurbanı da şu Murad kulun olsun!
Ya İlahî! Bunca müslüman askerin helakine beni sebep kılma! Bunlara yardım eyle ve zafer bahşeyle! Bunlar için ben canımı kurban ederim; yeter ki Sen beni şehidler zümresine kabul eyle!.. İslam askerleri için ruhumu teslime razıyım... Beni gazi kıldın. Sonunda lutfen ve keremen şehidlik de nasib eyle!.. Amin!’

Bu duadan sonra Sultan, Kur’an okumaya başladı. Çok geçmeden Kosova meydanı üzerine sağnak halinde yağmur boşaldı. Fırtına durdu ve toz bulutları dağıldı. Düşmana hücum edildi. Sekiz saat süren savaş Osmanlı ordusunun kesin zaferiyle sonuçlandı.

Murad Han, savaş meydanında bulunan yaralı ve şehidlerin arasında dolaşıyordu ki, ölüler arasından yaralı bir Sırp askeri kalkarak:

‘Beni bırakınız; padişahın elini öpüp müslüman olacağım!’ dedi. Yaralı taklidi yapan Sırp, padişahın elini öper gibi yaptı ve koltuğunun altında sakladığı hançerini göğsüne sapladı. Orada şehadet şerbetini içen Murad Han’ın duası da kabul olunmuş oldu.

Başlıbaşına bir ibret vesikası olan bu dua ve sonrasında düşman askerinin sultana yaklaşabilmek için kullandığı argüman ve nihayetinde şehadet; bir tek kişi müslüman olacak umudu temel hedefin şaşmadığını gösteriyor.

Şimdi etrafımızda Allah’ın dinine hizmet için çalıştığını söyleyen bir çok şeşit insan ve gruplar var. Herbiri başka başka şeyler yapıyorlar. Birileri gayri müslimlere yaranmayı marifet sayarken bir başkaları imkan buldukları her yerde bombalar patlatıyorlar. Oysa nihai maksadımız ne idi; Allah’a kulluk etmek ve insanlara da bu yolu göstermek ve onları buna davet etmek, eğer elimizden geliyorsa elimizle, dilimizden geliyorsa dilimizle, hiç bir imkanımız yoksa duruş ve yaşayışımızla davet etmek, temsil etmek...

İslam’ın savaşı emretmekteki temel gayesi de aynıdır; kulluk etmek ve kulluk etmek isteyenlerin önündeki engelleri kaldırmak! İnsanlarla İslam’ın arasındaki engelleri kaldırmak gayesiyle yapılan savaşa cihad denilir. İslam’ın davetinin insanlara ulaşmasına engel olanların yıkılması kulluğun gereğidir. İslam’ın davetine muhatap olanların yok edilmesinde bir ibadet ya da kulluk yoktur. Bu sebeple İslam’ın savaş hukuku çok hassas ve mustesna bir bakış açısı sergiler.


De ki: 'Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir.' En’am 162

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...