16 Mart 2017

Avrupa Rüyasının Sonu

Yüzyıllık bir uykunun sonundayız, uyanınca rüyalar da bitecek fakat uyanmamak için direniyoruz. Biraz okula gitmek istemediği ama mecbur olduğu için zorla uyandırılan, ödevlerini bitirmemiş, uykusunu alamamış, mahmur gözlerini açmamak için direnen, mızmız ve haylaz bir talebe gibiyiz. Gözlerimizi tam olarak açtığımızda bize uykuyu sevdiren o güzel rüyanın da sona ereceğini bal gibi biliyoruz.

Uyumak, dünyaya yenilmektir; batıya teslim olmak, kontrolünü kaybetmek, sorumluluklardan kaçmak ve en önemlisi rüyalarla avunmaktır. Sadık olmayan ve gerçekleşme ihtimali de bulunmayan rüyalar...

Uyumak; Avrupa Birliği’ne, Birleşmiş Milletler’e ve Nato’ya inanmaktır.

Uyumak; tek dişi kalmış bir canavara aşık olmaktır.

Uyumak; batılı ve batıl rüyalar görmektir.

Uyumak; insan olmanın ve kul olmanın gereklerini yerine getirmemektir.

Uyumak; zulme gözünü kapatmak, mazlumları duymamak, coğrafyamızda patlayan bombaları ninni olarak algılamaktır.

Uyumak; bilinçsiz hareketler yapmak, anlaşılmaz sözler mırıldanmak ve sağa mı sola mı döndüğünden bile haberdar olmamaktır.

Şimdi tıpkı Amerikan rüyasından uyandırılmamız gibi bir kere daha uyandırılıyoruz. Amerikan rüyasından uyanmak, işgaller ve ardından verdiğimiz milyonlarca cana, yıkılan ülkelerimize, yok edilen nesillerimize ve yağmalanan zenginliklerimize mal oldu.

Aklı selim sahibi olanlarımız, bu rüyaları hiç görmeyenlerimiz için sorun yok, onlar zaten uyanıktılar ve hala uyanıklar. Ama halklarımızın büyük çoğunluğunun batının süslenmiş vahşi cazibesine kapıldığı gerçeğini gözardı edemeyiz.

Uyumakta ısrar etmenin faydası yok, zira bu döşek batılının ve onlar artık ayaklarımızdan çekiştirerek hatta gerekirse sürüyerek bizi uyandıracaklar ki bundan dolayı belki de gelecek nesillerimiz çokça Allah’a hamdedecekler, kimbilir...

Batının geldiği noktayı sadece idarecilerinin politik hevesleri ya da geçici birtakım gelişmeler zannetmek vahim bir hata olur. Avrupalı halklar zannettiğimiz kadar gelişmiş ya da medeni değillerdir. Çok uzun zaman aralarında yaşadıktan sonra söyleyebileceğim şey şudur ki, eğer devletlerinin onlara vereceği cezalardan korkmasalar hiç bir kurala ya da ahlaki norma uymazlar. Avrupa, uzun yıllar mezhep savaşlarıyla sarsılmış ve dinden biraz da kiliselerin sömürü ve tecavüzleri sebebiyle tiksinmiş bir kitledir. Büyük çoğunluğu için tek değer yargısı paradır. Örneğin bir Hollandalı işçi için en önemli gerçek haftasonu evine bir kasa bira ile gidip gidemeyeceğidir. O bira kasası için çalışır, oy verir ya da vermez ama o kasa varsa sorun yoktur.

Akademik çevreleri tekdüze bir çizgide yalpalamadan ilerlemeyi marifet sayarlar. Yıllar önce Polonya’dan İngiltere’ye kadar bir geniş çerçevede ‘faizsiz ekonomi’ modelini tartışırlarken hasbelkader İslam’ın yeryüzünde tek faizsiz sistem emreden ekonomik model olması hasebiyle bu ‘fikri’ temsilen bir dizi programa katılmıştım. Hemen hepsi İslam’ın modelinin ideal olduğunda birleşmiş ama bunu yüksek sesle dillendirmeye cesaret bile edememişlerdi.

Avrupalı politikacılar lider değillerdir; bizim anladığımız manada bir liderlik herhalde Hitler’le birlikte son bulmuştur. Dün hiç adını duymadığınız biri, yarın bir ülkeyi yönetir, iyi de becerir mesela, ama bir bakmışsınız bir başkası onun yerini almış gidenin esamesi okunmuyor. Bunu en basit anlatan şey ise yürüyen bir sistemlerinin olmasıdır. Tren gibi sabit bir hat üstünde ilerleyen, arada sadece dur-kalk yapması gereken bir yolculuktadır Avrupa politikası, bu yüzden de kimin ön koltukta oturduğu çok önemli değildir.

Tabii ki onlarda da arada sorunlar çıkmıyor değil. Yine Hollanda’da 2002 yılı seçimleri arifesinde yaşananlar bunun güzel bir örneği idi. Aşırı sağcı, monarşi ve Avrupa Birliği karşıtı bir politikacı olan Pim Fortuyn seçimlere mutlak galibiyet ihtimaliyle giriyordu. Tüm anketlere göre 9 gün sonra ülkenin kaderi değişecek hatta AB’nin temeline dinamit konulacaktı. Tam o gün yani seçimlere 9 gün kala, Pim Fortuyn devlet radyosundaki röportajından çıktı ve henüz bahçedeyken bir Hollandalı tarafından vurularak öldürüldü. Katil komşularının anlattığına göre çok iyiliksever, sempatik ve kimseye zararı olmayan kendi halinde bir adamdı. Şimdilerse cezası bitti ve özgür hatta. Ama Pim yok edildi ve ülke hatta AB kurtarıldı.

Son seçimlerde yine o günlerdekine benzer bir manzara vardı ama aynı senaryoyu uygulamak uygunsuz olacağından yeni bir malzeme bulundu. Türkiye ile kriz sağ seçmenin gönlünü okşamak için bulunmaz bir fırsattı. Bakanlara yapılan muameleler ve üstüne Fas asıllı belediye başkanının seçimlerden bir kaç gün önce, bakan Kaya’nın etrafındaki 12 korumanın ne tür silahlar taşıdıklarını bilmediklerinden, ellerini bellerine atmaları durumunda tamamının öldürülmesi izninin/talimatının verildiğini açıklaması çok ‘yerinde’ bir hamleydi. Çevresindeki 12 koruma öldürülürken bakanın ne olacağını sorgulamaya gerek yoktu. Uluslararası hukuk dediğiniz nedir ki? Adamlar 9 gün sonra ülkeye başbakan olacak birini temizlemişken hemde!

Neyse ki ucuz atlatıldı ve kimse ölmedi o gece.

Artık bu Avrupa’nın bize uyanın diye salladığı son tekmeden sonra hala ve ısrarla bir Avrupalı değerlere inanarak uyumaya devam etmek isteyenlere iyi uykular dilemekten başka elden gelen birşey yok.

Biraz akıl ve biraz hamiyyet duygusu sahibi herkes ülkesine ve bu topraklara nasıl bir yön verilmesi gerektiğini idrak edecektir.


Kalkmak düşmeden önceki haline geri dönmektir, uyanmak sadece gözlerini açmak değil yatağından fırlamaktır.

11 Mart 2017

Bir Batı Masalı: Demokrasi

Akvaryum balıklarına denizi anlatmak zordur ya da nehirleri; batının demokrasi ya da insan hakları dediği şeylerin ne kadar sığ ve ne kadar kendi menfaat ve düzenlerine dayalı birer maske olduğunu, batı usulü demokrasinin aslında bir masal olduğunu ve sadece dünya halklarını uyutmak için dillendirildiğini anlatmak daha da zordur. Ne ki Allah(cc), insanoğluna rahmetiyle muamele edince idrak etmek isteyenler için her konuda apaçık ayetleri gözler önüne seriyor.

Geçtiğimiz çeyrek asır boyunca özellikle İslam coğrafyasında batı usulü demokrasinin nelere mal olduğu ve ne anlam ifade ettiği bir çok hadise ile defaatle zihinlerimizde yankılandı. Demokrasi artık bizim topraklarımızda bir tür işgal metodu olarak yerini aldı. Kabul etmek istemeyenler ya da batılıların bile artık inanmadığı bu masalla uyumaya devam etmek isteyenler için güncellenen hadiseler kafalara vura vura bu gerçeği anlatmaya devam ediyor.

Kendi özelimizde baktığımızda henüz batı demokrasisini bir Afgan ya da Iraklı kadar idrak etmemiş olmamız normaldir. Onlar artık hakka’l yakin derecesinde biliyorlar bu demokrasi denen şeyi, biz ise henüz idrak edemediğimizden olsa gerek hala masal dinlemek istiyoruz, illa bir askeri işgal ya da katliamla bunu öğrenmek zorunda kalmamak için artık zihin lüksümüzü bozmamız gerekiyor.

Muhatap olduğumuz devrimlere ve darbelere rağmen hala demokrasiden medet umma noktasında olmamız pek anlaşılır bir durum olmasa da her konuda bir tevilimiz olduğundan maceramız devam ediyor.

Demokrasi sadece bizim toplumlarımızda değil aslında bizim olduğumuz her yerde bazı sıkıntılara yol açıyor. Ya da sistem bizim bulunduğumuz bünyelerde çaışmıyor, ne hikmetse!

Basit bir kaç örnekle anlatmaya çalışayım:

Mesela Avrupa’nın herhangi bir yerinde bir müslümana saldırmak normal bir davranış şekli iken bir yahudiye saldırmak teröristliktir. Biraz daha özelleştirelim; bir imamın bir cami kürsüsünden cemaatine gayri ahlaki sapkınlıkları yeren bir konuşma yapması, suç kabul edilerek sürgünle cezalandırılabilirken; aynı caminin yıkılması ve içindeki müslümanların sürgün edilmesi gerektiğini savunan bir politikacı ya da herhangi bir vatandaş derhal fikir özgürlüğü kapsamında korunmaya alınabilir.

Cami yakmak ve imam dövmek gibi eylemler, Avrupa demokratik standartlarına göre temel insan haklarından ve ifade özgürlüğünün en önemli göstergelerinden biridir. Bir Avrupalı komşusu ve üstelik kendi ülkesinin de vatandaşı olsa da bir müslümana saldıramıyor, dövemiyor daha da vahimi hakaret edip deşarj olamıyorsa demokrasi ve insan hakları büyük yara almış oluyor!

Tabii ki devletler bazında dünyanın değişik yerlerinde geçmişte ve günümüzde mevcut imkanlarının elverdiği her türden silah ve imha metodlarını kullanarak insanlığı kendilerine boyun eğdirmenin savaşını veren bu ülkelerin vatandaşlarına bu kadarcık bir özgürlüğü(!) sağlayamamasının nasıl bir vehamet olduğunu ancak batının demokrasi havarileri anlayabilirler.

Uluslararası ilişkiler ya da anlaşmalar bakımından ise durum tam da demokrasi masalının senaryosuna göre düzenlemekte ve uygulanmaktadır. Başka Birleşmiş Milletler olmak üzere batılıların önderlik ve tehakkümündeki tüm kuruluşlarda temel amaç batı menfaatlerini korumak olunca dünyanın geri kalanının, özellikle de onlar için tehlikelerin en korkuncu olan müslümanların temel hakları ve ödevleri batıya ve menfaatlerine hizmet etmek olarak algılanıyor ve bunun dışına çıkmak gayet doğal olarak insan haklarına ve fikir özgürlüğüne de muhalefet olarak görülüyor.

Buna da en güzel örneği yine son haftalarda Avrupa’da Türkiye gibi ‘dost ve müttefik’ bir ülkenin bakanlarına uygulanan ambargolarla görmüş olduk. Olay o kadar komik boyutlara taşındı ki, standart bir Nato müttefiği ülke bakanına uygulanan protokol terkedilmekle kalınmadı en son Hollanda’da alınan bir kararla vip misafir muamelesi bile yapılmaması, koruma ve eskort polislerin verilmemesine kadar vardı iş. Dahası bakanının program yapacağı elçilik binasına müdahale etmeleri mümkün olmadığından daha da bayağılaşarak elçilik kaldırımlarında insanların beklemelerini, korna çalmalarını ve bayrak sallamalarını yasakladılar.

Geçmiş yıllarda yine AB ve monarşi karşıtı Hollandalı bir aykırı siyasetçi Pim Fortuyn’ın devlet radyosu bahçesinde kendi halinde bir Hollandalı tarafından vurularak öldürülmesi hatırlandığında Avrupa derin devletlerinin kırmızı çizgileri görülecektir. Bugün benzer bir eylemi tekrar etmeleri beklenmeyeceğinden Türkiye onlar için bir tür can simidi oldu ve kullandılar. Çarşamba günü yapılacak seçimlere kadar daha ne tür bir çılgınlık yapabilirler tahmin bile edemiyorum. Gerçi iktidar partisi son saçmalıklarından sonra oylarını belirgin düzeyde artırdı ve birinci parti konumuna yükseldi bile...

Kendi iç kamuoylarına seçimler sebebiyle mesaj vermek gibi özel bir amacı da olsa, yapılanlar batılıların gerektiğinde anlaşma ya da ilişkileri nasıl menfaatleri uğruna rafa kaldırabileceklerine gayet orjinal bir örnek oldu. Umarım bizim hariciyemiz ve diğer politika tayin edenlerimiz de bu ikiyüzlülüğü ve demokrasi masalını duyuyor ve görüyorlardır.

Batı, kendince doğru ve güzel gördüğü herşeyi, yalnız ve sadece kendi ülke ve halkı için uygun ve layık görüyor. Bu basit gerçeği artık gizlemeye bile ihtiyaç duymuyorlarsa bu günümüz insanlığına Allah(cc)’in bir rahmetidir. Batılıların ve batılın gözlerimizin önüne açıkça çıkarılmasından büyük nimet mi gerek? Hakikate ulaşmak için daha güzel bir işaret mi lazım?


‘Birbirinizi çekememezlik gibi kötü huylara kapılmayınız. Öfke ve hıncınızı birbirinizden çıkarmaya kalkmayınız. Birbirinizin ayıplarını araştırmayınız. Başkalarının konuştuklarına kulak kesilmeyiniz… Ey Allah’ın kulları, kardeş olunuz!’ (Müslim)

20 Şubat 2017

Bir oturma eylemi: İslamcılık

İnsan fikriyatının temel gelişim kaynağı vahiy olmakla birlikte, vahiyden beslenen ve peygamberlerin sünnetleriyle büyüyen hayat tarzının veya dinin karşısına kadim bir gerçeklik olarak çıkan şeytani fikir ve pratikler, bir bakıma bilinçli refleksler denebilecek, biraz da zaruri savunma mekanizmalarının gelişmesine sebep olmuşlardır. Vahyin kaynağı ilahi olsa da muhatabı insandır ve fiiliyatta insanın gayet beşeri davranışlarla vahyi yaşaması ve savunması; fıtratından gelen ve kabul edilebilir sınırlar içinde kaldığı müddetçe de dinen sakınca görülmeyen bir durumdur.

İslam’ın dünyaya ilk yayıldığı dönemlerde, fethedilen yeni coğrafya ve toplumların sahip oldukları doğru ve yanlışlarıyla birlikte İslam toplumunun içine karışmaları da kaçınılmaz bir sonuçtu. İslam, insanlara sahip olduğu mutlak hakikat ve üstün hayat nizamıyla sunduğu adalet kadar, sağladığı emin ortamlar vesilesiyle de yaklaşmış ve kabul görmüştür.

Her yeni düşünce ve ideolojik akımın İslam’ın temel esaslarına riayetle irdelenmesi ve gerekli reddiyelerin hazırlanması kültür tarihimizin önemli bir yerini oluşturuyor. Bunlardan bir kısmı gerekli ıslah çalışmaları yapılarak sindirilmiş yani günün şartlarına göre toplum hayatı için gerekli görülerek kullanımına yol açılmışsa da bir kısmı da kesin olarak reddedilmiş ve yasaklanmıştır. Bu yargılara genel duruma bakarak biraz da kabaca detaylara inmeden varıyoruz. Aksi halde dönem dönem elbette istisnalar olmuş, doğru ve yanlışlar yapılagelmiştir.

Son yüzyıllara gelindiğinde, hele de Osmanlı’nın devlet olarak tarih sahnesinden çekilmesiyle oluşan ‘kara delik’ islam’ın kültürel toplumunu yutarak yerine batıdan gelen sellerin üstünde biriken çer-çöp yığınlarıyla oluşan bir garabet bıraktı. Fikir dünyamızın yüzyıllar boyu içine aldığı ve sürekli sindirmeye çalışmaktan yaşadığı bünyesel yorgunluk üstüne bir de iç ve dış hastalık ve darbeler eklenince karşımıza başlangıcı ve sonu tanımlanamayan metamorfoz geçirmiş yeni bir toplum çıktı.

Bu geçiş sürecinde ara ara, bünyede sağlam kalan hücreler savunma maksatlı refleks ve seğirmeler türü tepkiler vermeye devam etti. Tüm müdahale ve zehirli aşılamalara rağmen derinlerde bir yerde ‘imanın güneş yüzlü çocuğu’ hayatta kalmayı başardı.

Ne gariptir ki İslam’ın ‘elit tabaka’ ‘ entel kesim’ gibi bir yaklaşıma hiç izni olmadığı halde İslam toplumlarında böyle bir kesim türedi. Bunlar halkın planlı ve maksatlı olarak cahil bırakılmalarının sonucu, belki de yine zaruretten ortaya çıkan bir tür savunma güçleri oldular. Ancak giyindikleri elit ve entel kisvenin İslam ıstılahında karşılığı olmayınca, mücadele ettikleri akımlara benzemekte bir sakınca görmediler.

Önce görüntü ve konuşmaları değişti, sonra artık ortada olmayan ve batıl fikirleri sindiren İslam toplumunun yokluğunun getirdiği -aslında ihtiyaç olmaması gerekirken mahkum oldukları- sahipsizlik sebebiyle bu defa sindirilmeye başlandılar. Öyle bir noktaya gelindi ki artık onların makbul olup olmadıklarının ölçüsü İslam değil mücadele etmekle yükümlü oldukları batıl oldu.

İşte bu noktada karşımıza İslamcılık çıktı. Tabiri caizse; her yanından batılın mide suyu akan, sindirilmiş ve bastırılmış fikirlerin yılmaz savunucusu, ekranların vazgeçilmez unsurları, köşelerin susturulmaz kalemleri, kitapların verimli yazarları, söyleşilerin değişmez elemanları, belediyelerin kadrosuz müdürleri, islamcılar, islamcılarımız...

Usul ve üslubu batılı, kılık ve kıyafeti batılı, sesi ve kelimeleri batılı, bakışı ve görüşü batılı, duruşu ve yürüyüşü batılı ama hepsinden önemlisi batılı bir oturma eylemi oluşu ile islamcılık ve islamcılar.

Evet artık ağır bir şekilde eleştirilmeyi ve reddedilmeyi hak eden bir islamcı elitimiz var. Zira bunca yıldır elimizde kalan içi boş bir islamcılık var bir de bu işten ekmek yemiş bu elitlerimiz ki yedikleri helal olsun, dünya belki de böyle bir yerdir ve onlar haklıdırlar, ne diyelim?

İslam, fikir üretilmek için vahyedilmiş bir din değil hayat usulü tayin eden ve bir fıkıhla yaşanan biir hayat düzenidir. Birilerine reddiye yazmak ve batılı ortaya koymak elbette bir gerekliliktir ancak herşey bundan ibaret değildir ve olamaz. Hele oturduğu yerden birşeyler söylemekten başka bir eylem türü olmayan biraz siyasi biraz da dini bir akım olunca konumuz, buna verilecek en uygun ad herhalde ‘bir oturma eylemi türü olarak islamcılık’ olacaktır.

İslam’ın anlaşılması için; girift cümlelere, edebi yaklaşımlara, süslü ekran yüzlerine değil aksine hakikati bilen, yaşayan ve bunu hali ve diliyle aktaran alim ve fazıl önderlere ihtiyaç vardır. Batılı taklitten ve onlara benzemekten gocunmayan bir örneklik bizden uzaktır, uzak olmalıdır.

Müslümanlık, tam ve kamil olarak İslam üzere yaşamak için tüm imkan ve gayreti ile çaba sarfetmektir. Kesin delillerle sabit bir imanı ve kendine özgü bir  fikir dünyası olan, sahih ve sağlam bir düşünce yapısı ile salih bir amel pratiğine sahip olan insandır müslüman.


Yine de haklarını heba etmemek ve hesap gününde mesul olmamak namına, yaptıkları şeyin İslam ve müslümanlara faydası olması için dua etmemiz gerekiyor. Şüphesiz kalpleri bilen ve niyetlere vakıf olan Allah(cc)’tır. Ve her birimiz her şeyimizden hesaba çekileceğiz!

09 Şubat 2017

İdeal Devlet Ütopyası

Hepimiz yaratılışımızdan gelen bir emniyet arama ve huzur arzusu ile kıvranıp duruyoruz. Yaşadığımız toplumlardaki sorunlar, şehirlerimizdeki dertler hatta trafik gibi meseleler, devletlerimizin politikaları, idareci ve görevlilerin istismar yahut hataları, muhatap olduğumuz hukuksuzluklar, içimize sinmeyen uygulamalar, enerji kesintileri ve hiç unutulmaması gereken internet sorunları gibi güncel ve sürekli güncellenen meselelerden öyle ya da böyle rahatsız oluyor ve hep daha iyisini, daha sorunsuzunu, daha çok işimize geleni, daha çok huzur üreteni, dah açok güven vereni, daha çok emniyet sağlayanı istiyoruz.

Bütün beklenti ve ihtiyaçlarımızı karşılamayı umduğumuz bir sosyal çevremiz var ve birçoğumuz bundan da şikayetçi ama değiştirme imkanı bulamadığı için katlanmaya devam ediyor. Herşeyin üstünde ise devlet kelimesiyle ifade ettiğimiz ve içine belediye hizmetlerinden uluslararası ilişkilere kadar herşeyi sığdırdığımız ve zirveden sokağa hemen hiç birimizin tam olarak memnun olmadığı bir düzen var.

İnsanoğlunun hayatını düzenleyen prensipler, temelde mutlaka onları yaratan ve ihtiyaçlarını da zaaflarını da en iyi bilen Allah(cc)’in sınırlarına (hududullah) uygun olmak zorundadır. Bu sınırlar çiğnendiği ölçüde insanlar mutsuz ve memnuniyetsiz olurlar. İşin bu boyutu apayrı bir mecraya uzandığı için sadece hatırlatma yetinip konumuza devam edelim.

Mükemmel sosyal hayat düzeni ya da devlet arayışının günümüzde samimiyetle savunucusu olarak takdim edilen bir çok kişi ya da kuruluşun hatta bizzat devletin aslında bir hayali tablo çizip onu pazarladıklarını düşünüyorum.

Batı dünyasının bu konuda da hemen diğer her konuda olduğu gibi insanları avuttuğu ortada. İdeal devlet olarak bize sunulan ve tamamı batıda olan devletlerin aslında içlerinde ne kadar büyük ve ağır sapmalar, bastırılmış kinler barındırdığı en küçük dürtülerle ortaya dökülen vahşetler yahut fıtrat dışı muamelerle kendini gösteriyor.

Bunlara örnek vermek biraz gereksiz geliyor, zira azıcık batı gündemini takip edenler sık sık tekrarlanan bu gibi olayları duymaktan tiksinmişlerdir bile... Asıl mesele ise onların bu bastırdıkları düşmanlık ve kini fırsat bulduklarında fütursuzca bizim coğrafyamızda da sergilemeleridir.

Sundukları ya da va’d ettikleri şey yeryüzünde pratiği olmayan, olanların da içi boş birer yalandan ibaret olduğu herkesçe görülemeyen bir ideal devlet ütopyası. Bunu bazan krallar bazan seçimiş idareciler eliyle gerçekleştirmeyi teklif ediyorlar. Nasıl olsa asla gerçek olmayacağından emin oldukları halde halkları avutmak ve asıl hesaplarını görmek için her türlü propağanda yalanını sınırsız kullanıyorlar.

Batı dünyasının ideal devlet hayalini en pratik uyguladığı topraklar aslında Amerika kıtasının kuzeyidir yani bugünkü Birleşik Devletler ve Kanada coğrafyası. 200 yıldır devam eden iç karışıklıklar ve kapalı toplum uygulaması bir yana arada yaşanan küçük çaplı katliamlar ve patlayan ırkçılık bu toplum modelinin hayal olduğunu anlatıyor. Buna rağmen ellerindeki medya gücüyle dünyaya hem de kelime olarak tam da rüyayı kullanarak bir hedef toplum, ideal toplum örneği olduklarını empoze etmeye devam ediyorlar. Ezilen, horlanan ve fakir bırakılan dünya halkları da filmleri ve ekranları yutkunarak seyredip bu hayalin rüyasını bile görmeyi mutluluk olarak algılıyorlar.

Sundukları özgürlük ütopyasının içinin boş olduğunu anlamak için batıda yaşayan müslümanların karşılaştıkları kötü muamele ve fikir sınırlamaları yeterli aslında; onlar herşeyi yalnız kendi seçkinleri ve seçtikleri için istiyorlar. Onların beğenmediği bir fikrin özgürlüğü de olamıyor, ifadesi de...

İnsan hakları ve düşünce özgürlüğü batının uydurduğu yalanların en büyüklerinden olarak söylenmeye devam ediyor. Bu ütopik yalana kananlar ise kendi ülkelerinde herkesin bu yalana kendileri gibi inanmasını istemek gibi tuhaf bir amacın peşine takılıp kavgasını veriyorlar.

Devlet dediğimiz şey toplumun özeti ve küçük bir aynadan görünen ters yansımasıdır. İdeali ve hatasızı yoktur ve olmayacaktır. Olmuş olanı vardır elbette ama idarecisi bir peygamber olunca yaşanmış ve bitmişlerdir. Davud(a) ve Süleyman(a) peygamberlerin devletleri gibi cihana, Muhammed(sas)’in devleti gibi bir coğrafyaya düşen rahmet yağmurları olmuştur; Muhammed(sas)’in örnek saadet asrı ise kıyamete kadar görülebilecek, sunulabilecek, hedeflenebilecek yegane ideal devlet yapısını sunmuş ve önümüze koymuştur.

Gerçek ideal devlet ya da toplum anlayışında fikir özgürlüğü dediğimiz şey yoktur; marufu tavsiye münkeri nehyetmek vardır.

Hiç kimsenin özgürlük adına; şerri, melaneti, fuhşu ve rezaleti savunma, ifade etme ve insanları buna davet etme, reklamını yapma gibi bir özgürlüğü olamaz! Özgürlük hayra davet ve maruf olanı yani helal ve temiz olanı, yani güzel ve faydalı olanı, yani fıtrata ve hududullaha uygun olanı ifade etmek, savunmak ve yaşamaktır.


İdeal bir toplumda insan hakları değil kul hakkı esas alınır ve olay çözülür. Kul hakkı meselesinin nasıl devasa bir toplumsal çare olduğu konusu çok daha geniş anlatılması gereken ve mutlaka her birimizin hassasiyetle bilmesi ve uyması gereken bir konu olduğunu söylemekle iktifa edelim. Farkında olmamız gereken dev gerçek şudur; sadece kul hakkı konusunu topluma hakim kılmak bile tek başına zulmü ve adaletsizliği yok edebilecek etkendir.

06 Şubat 2017

Geçmişle Hesaplaşma Hastalığı

Yakın ve uzak unsurlarıyla insanlık tarihi genel olarak ortak geçmişimizdir. Biz müslümanlar Adem(as) ile başlayan bir insanlık tarihine inanır ve bu hatıraları temelde vahiy esaslı bilgilerle ve elbette insanların keşifleriyle tanır, bilir ve ibret alırız.

Aslını ve neslini merak etmek gayet insani bir his olsa da vahiyden koparılması bir yana, vahyin temel bilgilerini inkar ve reddetmek için bir geçmiş düzenleme ameliyesine girişmek insanı kendisine ve insan nesline hiç bir fayda sağlama ihtimali olmayan boş işlere dahası neslini maymunlaştırmasına kadar gidebilir. Allah(cc) bize neslimizin Adem(as)’dan olduğunu bildirmiş biz de buna iman etmişizdir. O’nun yaratılış süreci de Kur’an’da aktarıldığına göre bu konuda bir sorunumuz yoktur ve olmamalıdır. Varsa aklımız vahiyle tatmin olmamış, kalbimiz kendine başka yollar aramaya başlamış demektir.

O günden bu yana gelen ve giden insan neslinin yaşantı ve tecrübeleri bizim için değerli birer hatıra ve ibret vesikalarıdır. Gerek müslim gerekse gayri müslim, insan neslinden her bir ferdin elde ettiği bilgi, beceri ya da keşif bizim için değerlidir ve ihtiyaçlarımızı gidermemiz için Allah(cc)’ın verdiği nimetlerdendir. İnsanlar arasındaki bu bilgi ve keşif aktarmını İslam gayet doğal karşılar ve hikmeti elde etmemiz için bizi teşvik eder.

Kur’an bize geçmişte yaşayan insanlarla ilgili pek çok kıssa aktarır. Bundan Rahmani maksadın ne olduğu yine bizzat Kur’an ile yahut hadis ile bazan da alimlerin görüşleri ile anlaşılır ve bu anlayışta devirler ve coğrafyalarla değişerek ve gelişerek devam eder. Bu devamlılık Kur’an’ın kıyamete kadar hüküm ve hikmet kaynağı olarak hayatımızın içinde bizimle yaşayan bir kitap olmasındandır.

Tarihimizin aktarımlarına elbette nesillerimizin sevapları kadar günahları da dahildir. Hataları bilmeden onlardan sakınmak mümkün olmayacağından, bu nakil herhangi bir sakınca barındırmaz ve geçmişi küçümsemek yahut hakaret için değil ibret almak ve korunmak için yapılır. İbret alma sınırı aşılır ve dinin temellerini kendilerinden aldığımız sahabe ve ulemayı aşağılama ve güvensizlik inşasına dönüşürse; bu artık saf ve samimi bir niyetle yapılan tarihi bir aktarım değil fitne ve fesat çıkarmak hatta Allah’ın dinini zayıf düşürmek ve halkın çoğunluğunu oluşturan avamın kalbindeki imanı zayıflatmak gibi tehlikeli işlere yol açmak olur.

Şüphesiz biz peygamberlerden başkasının hatadan beri olmadığına inanır ve onları öylece sever, öylece tabii oluruz. Allah(cc), bizim hatasız kullardan dini öğrenmemizi murad etseydi peygamberlerine meleklerden oluşan bir sahabe ordusu ile destek verir ve bize onlara tabi olmamızı emrederdi, ne kadar mümkün olurdu orası ayrı bir soru.

Yakın islam tarihi olarak isimlendirebileceğimiz ve kayıtlara geçmiş, son peygamber Muhammed(sas) ve ashabının gerek hayat hikayeleri gerekse bu dini öğrenme, yaşama ve tebliğ yani aktarma yolları da ehli tarafından tespit edilmiş ve kullanıldıkları ilim alanlarına göre tasnif edilerek isimlendirilmişlerdir. Sahabenin aralarındaki ihtilaflar da aynı şekilde tarihimize mal olmuş olaylardır. Bu hadiselerden ibret almak ve ilmi sahalarda kullanmaktan başka maksatlarla bunları diline dolamak samimiyetten değildir.

Zira sahabe bizim kendilerinden dinimizi aldığımız, kitabımızı öğrendiğimiz, peygamberimizi tanıdığımız ve din yolumuzun yıldızları bildiğimiz insanlardırlar. Onları herhangi bir tarihi hadiseyi değerlendirir gibi rahat ve saygısızca değerlendirmemiz sözkonusu olamaz. Hatalarını bize nakleden bir çok alimin yaptığı gibi isimlerini bile zikretmeden aktarırız ki aynı zattan bir hadis naklettiğimizde insanların gönülleri bulanmasın. Şahsi ya da siyasi hayatında bir sahabenin hata etmesi onun sahabe olduğu gerçeğini ve ondan bize hayat veren hakikatleri öğrendiğimiz gerçeğini değiştirmez.

Zamanın umarsız ve saygısız nesillerinin geçmişleriyle hesaplaşma hastalıkları bize uzaktır. Biz geçmişimizle de geleceğimizle de ancak ve sadece ahirette Huzur-u İlahi’de hesaplaşmaya iman edenleriz ki o hesabı görecek olan da biz değil Alemlerin Rabb’i olan Allah(cc)’tır.

Bunlar geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerine sizin kazandıklarınız ise sizedir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulmayacaksınız. (Bakara 134)

Dikkat ederseniz kendileri herhangi bir başarı ya da gözle görülür bir gelişme kat etmekten aciz kalan, geçmişin başarılarıyla övünmek işlerine gelmeyenler, genellikle bu hataları dillerine dolayarak nefislerini tatmin yolunu seçiyorlar. Bizden önceki nesillerin hayırlı ve güzel işleri ile iftihar etmek ve onlara imrenerek bu yolda onları taklit etmeyi ve onların yollarını izlemeyi arzulamak hayırlı ve salih amellerin yolunu açacak bir bakış açısıdır.

Bunun tam aksine, geçmişte işlenilen hataları, çıkarılan fitneleri ve kaybedilen güzel hasletleri öne çıkarmak, yeni nesillere o kadim medeniyet çizgisini kopartarak ve adeta yok sayarak silik ve kuşkulu, karanlık ve meçhul bir geçmiş sunmak ve bunu da güya daha temiz ve daha saf bir din anlayışı ortaya koymak adına yapmak naklen ahlaksızlık, aklen imkansızlık içeren bir gafletin daha da ötesi ve kötüsü bir hıyanetin işaretidir.

Tarihin ilk gününden yola çıkan ve kıyamete kadar yürümeye devam edecek olan insan neslinin en güzel mensupları olarak müslümanlar bir bedenin azaları gibidirler; bir kısmı olmazsa olmaz iken bir kısmı dökülen tüy, kırılan tırnak kadar bile değer ifade etmeyebilir ve fakat tamamı İslam’ın neslidirler ve onlardan bazılarını hele de kalp gibi değerli olanları, el ayak gibi vazgeçilmez olanları iptal etmek, bu şahs-ı maneviyi sakat bırakmak belki de katletmek maksadına hizmet eder.

Bu büyük ve mukaddes neslin yolculuğu kıyamete kadar devam edecektir, mesele fert olarak her birimizin bu bedenin neresinde yer almaya niyetimizin olduğu ve takdirin bizi nereye yerleştireceği gerçeğidir. Kendimize layık gördüğümüzle hak ettiğimizin aynı olması için gayret bize düşer.


Netice olarak, bize Kitap ve Sünnet ile nakledilen hayırlı işler arasında "geçmişimizle hesaplaşmak" gibi tuhaf bir yeni çağ hastalığı yoktur. Sahabe arasındaki ihtilaflar sebebiyle kalplerimiz birine meyledebilir ancak bunu diline dolayıp ileri-geri konuşmak salih amel değildir.

31 Ocak 2017

Batının asıl derdi

Biraz genelleyici bir ifade ile batı derken kastım, Rusya dahil Avrupa ve Amerika kıtalarında hükmeden ve oralardan kaynaklanarak dünyanın geri kalanını idare etme ve sömürme anlayışını teml edinmiş, bir tür beyaz adam emperyalizmidir. Avustralya’nın bir İngiliz kolonisi olduğunu ifade etmek kafidir.

Ne garip bir tevafuktur ki, dünyanın yerüstü ve yeraltı zenginlikleri bunların yaşadıkları yerlerin dışında kalmış ve bu onların aç vahşi sürüler gibi orta dünyaya saldırmalarına sebep olmuştur. Evet orta dünya; zira çepeçevre sarılmış coğrafyadan bahsediyoruz ve adına kısaca doğu diyoruz.

Hayatı sadece bu dünyadan ibaret bilen batı için temel hedef elbette bu hayatı daha müreffeh ve huzur içinde yaşamak oldu. Bu maksada ulaşmak için onlarda olmayanlara göz diktiler ve eşkiyalıkla, zulümle bunları elde etmekten çekinmediler. Avrupalıların ataları korsanlıkla geçinmeyi marifet bilirken, Amerikalılar’ın ataları da işte bu eşkiya Avrupalılar idi. Amerika Birleşik Devletleri bir korsan devletidir. İşgal ettikleri kıtanın yerlilerini soykırımdan geçirip oraya yerleşen Avrupalı korsanların insan kanı ve eti üzerine bina ettikleri bir işgalci korsan devlet!

Onlar sahip olduklarını işgal ve zulümle elde ettiler. Katliamlarla korudular ve sahiplendiler. Nesilden nesile genetik bir hastalık gibi aktarılan bu mantık hala devam ediyor. Afrika ya da Asya’nın garip ülkelerinde hep batılı işgalciler ya da piyonları arz-ı endam ediyor. Sömürüyor, kanımızı emiyor ama doymuyorlar. Hep daha fazlasını istiyor, hep daha çok öldürüyorlar.

Tam da bu noktada son 200 yıldır batının bu sınır tanımaz ve kanunsuz-kuralsız emperyalizmi karşısında ciddi olarak direnen ve tam da onların hedeflerindeki coğrafyalarda yaşanan İslam duruyor. Daha öncelerde Endülüs’te kurdukları medeniyetle Avrupalılar’ın 800 yıl aralarında yaşayan ama onları yok etmeyen, ama adetlerine bile dokunmayan İslam medeniyeti...

Sonra yine yüzyıllr boyu Avrupa içlerinde devam eden bir Osmanlı medeniyeti ile muhatap oluyorlar. Karşılarında iyilik ve güzellikle yaklaşan insanlar ve adaletle ayakta duran devlet görüyorlar. Soylarına dokunmayan, inançlarına hürmet eden, ülkelerini imar eden, bir huzur ve refah medeniyeti...

Tarih boyunca hep iyiliklerimiz karşısında boynu bükük kalmış, savaş meydanlarında darmadağın olmuş bir batılı neslin eziklik genlerine işlemiş yeni yetme gürbüz oğlanları var karşımızda. Son yüzyıllarda üzerimize bu kadar büyük bir kin ve nefretle gelmelerinin ardındaki ana sebep bu:

Bizimle iyilikte yarışmaları mümkün değil, medeniyet tasavvurunu bizden kopyalamışlar ve inkar etseler de içten içe bunu bilip ayrıca diş biliyorlar. İlimlerini kopyaladıkları alimlerimizin adlarını değiştirseler de aslında neredeyse herşeylerini borçlu oldukları bu medeniyetten çılgınca nefret ediyorlar.

Kurdukları düzenin devamı için ihtiyaç duydukları zenginlikler bizim coğrafyalarımızda, hatta kafa bulmak için istedikleri uyuşturucunun bile en kalitelisi bizim topraklarımızda(Afganistan) yetişiyor. İnsan gücü için de yüzyıllarca taşıdıkları köleler bittikçe bir şekilde yenilerini yine bizim topraklarımızdan devşiriyorlar.

Bize karşı aslında çok çaresizler!

Bu kadar uzun süre saldırdıkları halde pes etmedik, bizi ayakta tutan inancımızı terketmedik, bir türlü onların kullanımına tamamen uygun hale gelmedik. Aralarına aldıklarının çoğu uyumsuzluk sorunu çıkardı ve toplumlarını ifsad ettiler.

Yakinen tanıdığım Hollanda örneğinde olduğu gibi, başları Endonezya’dan getirdikleri Molukler ve Orta Amerika’dan getirdikleri Surinamlılar ile dertten bir türlü kurtulamıyor. Üstüne işçi açığını kapatmak için aldıkları Faslılar ve Türkler de eklenince tümden içinden çıkılmaz hal aldı. Şimdilerde sömürge halklarını ülkelerinden atmanın yollarını arıyorlar. Artık zenginlikler ancak kendilerine yetecek kadar kaldı herhalde ki ortak istemiyorlar.

Sınırlarını kapatacaklar, duvarlar ve teller örecekler, gözlerini ve kulaklarını tıkayacaklar ama yetmeyecek ve kafalarının içinde bir türbin gibi dönmeye devam eden hakikat onları rahat bırakmayacak, intihar ederek bile durduramayacaklar...

Biz nihayetinde ‘geçici dünya hayatı’ için ancak memur edildiğimiz sınırlarda bir imarı normal görür asıl hedefimiz olan ahirete dönük bir hayat yaşamayı hedef ediniriz. Dünyaya, insanlara ve dünyanın nimetlerine bakışımız da buna bağlıdır.

Onlara özenenlerimiz, sevilmek için çırpınanlarımız var maalesef ama yaranamayacaklar!

Onların dinlerine uymadıkça yahudiler ve hıristiyanlar senden memnun olmazlar. De ki: 'Gerçek hidayet Allah'ın hidayetidir.' Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyarsan Allah'tan sana ne bir koruyucu ne de bir yardımcı bulabilirsin. (Bakara 120)

Yahudi ya da hristiyanları dinlerine uymakla memnun edebilirler ama karşımızdaki yeni nesil emperyalistler yahudi ya da hristiyan bile değiller, memnun edilebilmeleri için bir yol yok; ya kölelik ya yok olmaktan başka!


İşte bu noktada ‘Allah’tan gayrısına köleliği’ kesin olarak yasaklayan İslam karşılarına çıkıp; mensuplarına hem kendilerinin hem de idareleri altındakilerin canlarını, mallarını, nesillerini, akıllarını ve dinlerini korumayı emrediyor. İşte bu yüzden  batı/Abd ya da Trump göçmenlere karşı değiller; onlar İslam’a karşı ve müslümanlara düşman, bu düşmanlığı görmemek ya da küçültmek onlara desteğe dönüşür, aman dikkat...

29 Ocak 2017

İslam’da Devlet Başkanlığı

İslam, hayata hükmeden bir nizam ve her yönüyle insan ihtiyaç ve sorunlarına çare olması itibariyle; hem kişisel hem de sosyal anlamda devlet yöneten bir dindir. Rasulullah(sas) hayatta iken Medine’de hicretin hemen akabinde kurulan bir şehir devleti olarak tarih sahnesinde yerini almış ve daha sonrasında eksiklik ve hatalara rağmen insanlığa vahiy kaynaklı ideal hayat sistemini devlet nizamı olarak uygulayarak dünyaya adalet ve intizam vermiştir.

Bugün pratikte İslam devlet sisteminin temellerine uygun kurulmuş ve sürdürülen bir örnek olmadığından olsa gerek, insanlar İslam’ın devlet yönetme yeterliliğini ve hatta ideal devlet nizamı olduğunu unutuyorlar. Bu vahiy temelli sistem aslında daha sonra insanlar tarafından parçaları alınarak taklit edilerek kullanılmaya çalışılmaktadır. İnsanların uydurdukları ideoloji ve devlet yönetme sistemlerinin tamamının temel çıkış noktası da yine vahiy temelli yönetim sistemidir.

Bunlara net örnekler verecek olursak; İslam’ın şura prensibinden şari’ yani kanun koyucu olarak Allah’ı ve Rasulü’nü çıkardığınızda elinizde kabaca bir demokrasi kalır. Ya da İslam’ın sosyal adalet sistemini tek başına alır diğer yönlerini bırakırsanız sosyalizme ulaabilirsiniz, keza İslam’ın mülk edinme ve ticaret sistemini diğer düzenlemelerinden koparırsanız kapitalizme bir yol bulursunuz. İnsanlar, İslam’ın devlet başkanına verdiği mutlak yetkiyi denetim mekanizmalarından vahyi çıkartarak ya da hiç bir denetime tabi tutulmaksızın bir kişiye vererek mutlakiyet idaresine ulaşabilirler.

Bu şekilde elde ettikleriniz elbette ideal ve insanlığa en uygun sistem olamazlar zira eksik birer parçanın zorlanarak bütüne dönüştürülme çabası başarısızlığa mahkumdur. Yeryüzünde bu sistemleri eklemeler ve çıkarmalarla uygulayarak yönetilen toplumlarda sorunların bitmemesi ve insanların bir türlü nihai huzura ulaşamaması bundandır.

Keza bugün dünyada müreffeh ülkeler olarak gösterilenlere baktığımızda uygulanan sistemlerin İslam’ın devlet nizamına yakınlaşmasıyla bu başarının elde edildiğini görmek çok kolay olur. Bazı eksiklerine rağmen kullandıkları sistem İslam’a oldukça yakındır.

Geçmişte ve günümüzde önde gelen mamur ve müreffeh ülkelerin yönetim biçimlerini incelediğimizde hemen hepsinde son otorite sahibi bir kişiye ve onu denetleyen, gerektiğinde yerine yenisini seçen, gerekli düzenlemeleri kanunlaştıran bir meclise rastlıyoruz.

Bu girişten sonra islam devlet sisteminde en önemli kişi olan ve İmamet-i Kübra makamında bulunan Halife veya Emiru’l Mü’minin olarak isimlendirilen İslam devlet başkanı hakkındaki hükümleri hatırlatmak istiyorum. Böylelikle saldıranların da savunanların da bir bilgi ve delile dayanmasını teminde bir katkı olmasını arzuluyorum. Ülke gündeminde bir sistem tartışması varken İslam’ın sistemini bu vesileyle bilmenin ve ona göre karşımıza çıkan örnekleri değerlendirmenin hayra vesile olacağını umuyorum. Yazının devamında özellikle İmam, Emir, İmamet-i Kübra, Halifelik ve Devlet Başkanlığı isim ve tamlamalarını karışık olarak kullanacağım, bundan maksadım bu kelimelerin zihinlerimizde aynı yere yerleşmesinden ibarettir.

Halifelik

Halifelik lugatte, ‘birinin yerini alma ve ona vekillik etme’ manalarına gelir. İslam ıstılahında ise, ‘Hz. Muhammed(sas)’e vekil olarak müslümanları ve İslam’ı koruma görevini yerine getirmektir’. Bu vazifeyi üstlenen kişiye Halife denir. Halifelere aynı zamanda İmam veya Emir de denilir. (Nesefi)

İmamet-i Kübra olarak isimlendirilmesi konunun kitaplarda anlatılırken namazdaki imamlıkla karıştırılmaması içindir ve gürev olarakta Emir’in müslümanların en büyük imamı olması hasebiyledir. Konu daha çok akaid kitaplarında işlense de hemen her geniş fıkıh kitabında da mutlaka hakkındaki hükümler sıralanmıştır. Zira o makamın getirdiği sorumluluklar olduğu gibi bazı ayrıcalıklar da vardır. Bunları konunun devamında işleyeceğiz.

Hilefat veya İmamet-i Kübra’nın niteliği alimlerimizce yapılan tariflerden de anlaşılabilmektedir. Bunlardan bazılarını buraya naklederek anlamaya çalışalım:

‘Muhammed(sas)’e vekil olarak umuma riyaset edip din ve dünya siyasetini korumaktır.’ (Maverdi, Teftazani) Bunlardan Teftazani’ye göre İmamet-i Kübra itikadi değil ameli hükümlerdendir.
‘İmamet-i Kübra, kullar üzerinde umumi tasarrufa hak kazanmaktır.’ (Timurtaşi, Haskefi)

İmamet-i Kübra’ya birini tayin etmek müslümanların en mühim vazifelerindendir. Çünkü şer’i vaciplerin bir çoğu buna bağlıdır. Onun için Akaid-i Nesefi’de şöyle denilmiştir: ‘Müslümanların hükümlerini tenfiz edecek, şer’i cezaların tatbik ve sınırlarını muhafaza ile ordularını hazırlayacak, zekatlarını alacak, yol kesici zorba ve hırsızları kahredecek, cuma ve bayram namazlarını kıldıracak, hukuki isbat eden şahitleri kabul edecek, velileri olmayan kızları ve erkekleri evlendirecek ve ganimetleri taksim edecek bir halifeleri bulunması mutlaka lazımdır.’

Sahabenin (radiyellahu anhum) Rasulullah(sas)’in defninden önce bir halife seçmesini delil alan alimlerimiz bir halife vefat edince yerine yenisi seçilmeden defnedilmemesine hükmetmişlerdir. (Tahtavi)

Bu ifadeler bir Emir’in seçilmesinin ne kadar önemli olduğunu anlatmaya yeterli olsa da konunun Kitap ve Sünnet’ten delillerini zikretmek gerekiyor.

Kur’an’dan: ‘Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Rasulü’ne itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin...’ (Nisa 59)

Bu ayetin tefsirinde Razi, Hz. Ali(ra)’in, ‘İmamın, Allah’ın indirdiği ile hükmetmesi ve emanetleri yerine getirmesi vaciptir. O, bunu yaptı mı halkın da ona itaat etmesi vacip olur’ dediğini nakleder. (Razi, Tefsiri Kebir, C 8, s 103)

Sünnet’ten: ‘Bir kimse biat etmeden ölürse cahiliyye ölümüyle ölmüş demektir.’ (Müslim)

Bu ağır tehdit, zamanın imamına biat etmenin dinen vacip olduğunu beyan etmektedir.

İcma’dan: Mütevatir olarak sabittir ki imamsız bir vaktin geçmemesi hususunda bütün sahabe ittifak etmişlerdir. Sahabenin ittifakı ise dört asli delilden icma olur. Rasulullah(sas)’in vefatı üzerine Ebu Bekir(ra) meşhur hutbesinde şöyle demiştir:

‘Dikkat edin ey mü’minler, şüphesiz ki Muhammed(sas) öldü, bu dini ayakta tutacak bir kimse mutlaka lazımdır.’ (Buhari, Müsned, Tabakat İbn-i Sa’d, Siret İbn-i Hişam)

Kıyas’tan: Yerine getirilmesi gereken bir çok dini ve dünyevi iş imamın mevcudiyetine bağlıdır.  İslam’ın muamelat, mucazat, munakehat, cihad ve ahiret menfaatleri içindir. Bunların yerine getirilmeleri vaciptir. İslam fıkhındaki umumi kaideye göre, ‘vacipleri vesile olan şey de vaciptir’. Bu sebeple müslümanların bir imam seçmeleri kendi selametleri ve dinin devamı için şarttır.

Halife’de bulunması gereken şartlar

Ömer Nesefi Halife’de bulunması gereken şartları şöyle sıralamıştır:

1.       İmamet-i Kübra makamındaki Halife’nin hür bir müslüman olması şarttır. Zira kafirin müslümanlar üzerinde velayet hakkı yoktur yani kafirlerin müslümanları idare etmeleri kabullenilemez. Köleden yahut esirden de halife olmaz, onların kendileri haklarında bir yetkileri yokken başkalarına nasıl olur? Çocuk ve deli de köle gibidir.

Kadından da emir olmaz çünkü kadınlar evlerinde oturmakla memurdurlar, onların hali tesettüre mebnidir. Rasulullah(sas) buna işaretle; ‘hükümdarları kadın olan bir kavim nasıl felah bulur’ buyurmuşlardır. (İbn Abidin)

2.       İmam’ın açıkça bilinmesi gerekir, korku sebebiyle de olsa imam gizli olamaz.

3.       Muntazar(gelmesi beklenen) bir imam kabul edilemez.

4.       İmam, Kureyş’ten olmalıdır, ancak Haşim ve Ali oğullarına mahsus değildir.

Halife’nin Kureyş kabilesinden olması, Nebi(sas); ‘İmamlar Kureyş’ten olur’ buyurdukları içindir. Bu hadis sebebiyle Ensar, hilafeti Kureyşlilere teslim etmişlerdir. (Halebi, Umdetu’n Nesefi Şerhi) Şiiler Ebu Bekir, Ömer (r.anhum)’un hilafetlerini reddebilmek için halifenin Alevi(Hz. Ali neslinden) ve masum olması şartını öne sürerler. Halifenin masum olması şartını koşan fırkalar İsmailiye ve İmamiye’dir.  Ehli Sünnet itikadında böyle bir şart hiç kimse için ve hiç bir makam için mümkün değildir.

5.       İmam’ın zamanının en faziletlisi olması şart değildir.

6.       İmam kamil ve tam bir idareci olmalıdır.

7.       İmam İslam nizamının yürürlükte kalmasını temine, İslam ülkelerinin sınırlarını korumaya ve mazlumun hakkını zalimden almaya muktedir olmalıdır.

İslam alimleri Halife’de bulunması gereken şartlar hususunda 8 konuda ittifak etmiş ancak 4 konuda ihtilaf etmişlerdir.

İttifak edilen şartlar şunlardır:

1.       Müctehid olmak. (Herhangi bir mevzuda hüküm verebilecek ilme sahip olmak.)

İbn Abidin, müctehidlik ve cesaret şartlarını kabul etmez ve bunların her zaman bir kişide bulunmasının çok zor olduğunu ifade eder. İctihad gerektiren hususlarda alimlerden, cesaret gerektiren konularda da komutanlarından destek almak suretiyle makamını yürütmesini mümkün görür.

2.       Savaş ve diğer askeri meselelerde basiret sahibi olmak.

3.       Cezaları tatbike ve mazlumun hakkını zalimden almaya güç yetiirebilmek.

4.       Adil olmak.

Hanefi alimleri adaleti hilafetin sıhhatinin şartı olarak kabul etmezler, mekruh olmakla birlikte fasığın hilafeti de sahihtir derler. Bir kimse adil iken halife seçilmiş ancak sonradan fıska düşmüşse azledilmiş sayılmaz ama fitneye sebep olmayacaksa azledilmesi evladır. Böylesi bir halifeye dua etmek vaciptir, isyan etmek caiz değildir. Buna Umeyye oğullarının zalim sultanları ardında sahabenin namaz kılmaları delil getirilmiş olsa da zaruretler umumi kaide tayin etmeye kafi olmazlar. İmam Ebu Hanife(ra), ‘Zorbalardan sadır olan işler zaruretten dolayı sahih olur’ buyurmuştur.

5.       Mükellef (akil ve baliğ) olmak.

6.       Erkek olmak.

7.       Hür olmak.

8.       Hükmünü sürdürmeye ve emrinden çıkanı yenmeye gücü yetmek.

İhtilaf edilen şartlar ise şunlardır:

1.       Kureyş’ten olmak.
2.       Haşimi olmak.
3.       Masum olmak (fasık olmamak).
4.       Zamanın en faziletlisi olmak.

İmam’ın Kureyş’ten olması meselesi üzerinde İslam alimleri ayrıca durmuşlardır. Zamanla şartların değişmesi bu imkanı ortadan kaldırınca alimlerimiz şöyle ictihadda bulunmuşlardır:

‘Münasip olan İmam’ın Kureyş’ten olmasıdır fakat bulunmazsa adil, emin ve hakimliğin şartlarını bilen bir kimseyi seçmek evladır.’ (Fetavay-ı Hindiyye)

‘Eğer Kureyş’ten muteber şartları üzerinde toplayan bir kimse bulunmazsa, Kenani’lerden biri imam olur. Bu da olmazsa İsmail oğullarından biri tayin edilir. Bu da mümkün olmazsa şartlara haiz başka ırktan birisi imamete tayin edilir.’ (Teftazani)

Hilafette aslolan tayindir, birazdan bu tayin yollarını ayrıca inceleyeceğiz. Ancak zorbalıkla hilafeti ele geçiren kişinin halifeliği meğer ki yukarıdaki tüm şartları taşısa da ancak zaruretten dolayı sahihtir.

Çocuğun halifeliği de ancak zaruretten dolayı sahih olur ancak bu görünüşte böyledir, hakikatte değildir. Eğer halk vefat eden bir sultanın çocuğunu halife tayin etmek isterlerse işleri bir valiye havale etmeleri gerekir. Böylelikle resmen sultan çocuktur hakikatte ise validir. (Eşbah, İbn Abidin)

İmam’ın seçilme metodları

Ehli Sünnet’e göre bir kişinin imametin bütün şartlarına haiz olması onun imam olması için yeterli değildir, aynı zamanda bu vezifeye seçilmesi veya tayin edilmesi gerekir. Bu tayin veya seçilme üç şekilde olur:

1.       Bizzat Rasulullah(sas) tarafından seçilmekle, Ebu Bekir(ra)’ın hilafeti böyle olmuştur. Nebi(sas) onu hayatında veziri gibi yanından ayırmamış ve namazlara imam olarak tayin etmiştir. Din işinde öne geçirilenin dünya işlerinde de öne geçirilmesine işaret sayılmıştır zira O’nun için namazdan değerli birşey yoktu.

2.       Bir önceki imamın tayin etmesiyle. Ömer(ra)’ın hilafeti böyle olmuştur ve bu şekilde halife tayininin sahih ve caiz olduğunda icma vardır. Ömer(ra) da kendisinden sonraki imamı seçmeleri için bir şura oluşturmuş ve bunu müslümanlar itirazsız kabul etmişlerdir ki bu da icmadır.

3.       Müslümanların tasvip ve güvenini kazanmış (Ehl-i hal ve’l akd) ve imam seçmeye ehil olan kimselerin seçmesiyle.

İmam seçmeye herkesin iştirak etmesi doğru değildir. İslam alimleri imamı seçecek olan müslümanlarda bulunması gereken vasıfları üç grupta toplamışlardır:

1.       Adaletin bütün şartlarına sahip olmak. Bunlar şöyle sıralanabilir:
a.       Büyük günahlardan sakınmak
b.      Küçük günahlarda ısrardan sakınmak
c.       Hırsızlık gibi insanı küçük düşüren fiillerden sakınmak
d.      İnsan vakarına uygun olmayan şeylerden kaçınmak

2.       İmamete ehil olmanın şartlarını ve kimin bu işe daha müstehak olduğunu ayırt edebilecek kadar bilgi sahibi olmak.

3.       Millet ve din işlerini düzenleyip idare etmede kimin daha salahiyetli olduğu hakkında görüş ve bilgiye sahip olmak.

İmamı seçecek kişilerin sayısı hakkında da ihtilaf edilmiştir. Bazı alimler imamı seçecek olanların her beldede çoğunluğu bulmasının şart olduğunu ileri sürerler. Bazıları da en az dört ya da beş kişinin rızası ile bir kişinin seçimi yapması yeterlidir demişlerdir. Bunlar Hulefa-i Raşidin’in seçilmelerinden yola çıkarak ortaya konulan şartlardır. Zamanların ve toplumların değişmesiyle imam seçimi için bu temel metodlardan yola çıkarak ümmetin maslahatına en uygun yolu bulmak gerekir.

İmam seçme ehliyetine sahip olanlardan oluşan şura meclisi bir imam seçmek için toplandıkları zaman, imam olabilecek vasıflardaki insanların hallerini ve özelliklerini araştırırlar ve bunlardan en faziletlisi ve vasıfları en mükemmel olan hangisi ise onu seçerek biat ederler.

Şartlara göre seçimler ve kriterler değişebilir. Buna örnek olarak alimlerimizi şunu verirler: İmamete ehil olanlardan birisi daha alim diğeri ise daha cesur olsa zamanın icaplarına bakılır: eğer fitneyi, asileri ve düşmanları önlemeye ihtiyaç olunacak bir devirdeyse cesur olan seçilir. İslam ülkelerinde huzur ve sukunetin devam ettiği bir devirde ise alim olanı seçmek daha uygundur.

İmamı seçen meclisin imama biatleri açık olmalıdır ki, başka biri kendisine biat edildiğini iddia edemesin, çünkü bu hal fitne sebebidir. İmamı seçenlerin seçimi ve biatleri ilan edilip bu haber tüm İslam yurduna ulaştıktan sonra imamlık iddia eden asi olur ve kendisiyle Allah(cc)’in emrine dönünceye ve imama itaati kabullenip biat edinceye kadar savaşılır.

Devlet Başkanının Vazifeleri

1.       Ahkamı tenfiz yani adaleti temin ve tesis için İslam nizamının emirlerini tatbik etmek.
2.       Hadleri ikame yani Allah(cc)’in hududunu (irtidat, zina, içki içme, zina isnadı, ğasp, katl ve yaralama suçlaarının cezaları) ve İslam hükümetinin emirlerini çiğneyenleri cezalandırmak.
3.       Askeri techiz yani topyekun müdafa hizmetlerini yerine getirmek.
4.       Sadakaları toplamak, mü’minlerden ve gayri müslim tebaadan alınan vergileri toplamak.
5.       Teröristleri, hırsızları ve eşkiyaları kahretmek.
6.       Cuma ve bayram namazlarını kıldırmak ve/veya kıldıracak olanları tayin etmek.
7.       İnsanlar arasında vuku bulan ihtilafları çözmek.
8.       Hakların isbatına vesile olan şahitlikleri ve sair ispat vasıtalarını kabul etmek.
9.       Velisi olmayan gençleri evlendirmek.
10.   Ganimetleri taksim etmek.
11.   Ve bunlara benzer coğrafyalara ve toplumlara göre değişen diğer tüm devlet vazifelerini yerine getirmek.

İmam’ın Azledilmesi

Devlet başkanlığına seçilen kişi şartları taşıdığı müddetçe ölünceye kadar bu vazifede kalır ancak bazı sebeplerle azledilmesi gerekebilir. Bunlardan ilki fasıklıktır ki bu sebeple azledilmesi şart değildir ancak evladır yani daha uygundur. Fitneye sebep olmayacaksa azledilir.

İmamın bedeninde herhangi bir sebeple bir noksanlık ortaya çıkarsa azledilir. Bunlar; hislerin, uzuvların eksikliği ve tasarrufta noksanlık olarak sayılır. Hislerin noksanlığından maksat akli melekelerini kaybetmesidir ki böyle bir durumda imam derhal azledilir. Gözlerinin görme duyusunu kaybetmesi de azledilme sebebidir zira bu vazifelerini yerine getirmesine manidir. Ancak koku ya da tat almaması azl sebebi olmazlar. Sağırlık ya da dilsizlikte imametten azledilme sebepleridir.

Organlarında ortaya çıkacak noksanlıklar da görevini icrasına engel olup olmadığına göre değerlendirilir. İmamın görünüşünde insanların ikrahına sebep olacak bir bozukluk meydana gelmişse bu da azl sebebi olabilir.

İmamın şehvete düşmesi ve fıska dalması azledilme sebebidir. Ancak en önemlisi imamın itikadında şüphelerin doğmasıdır. Bu durumda imam derhal azledilir. Yine imamın şehvete kapılması hali haramlara ve kötü arzularına esir olması durumuna ulaşırsa onun da derhal azledilmesi gerekir.

İmamın işleri adil ve salih bir vezire havale etmesi ve sadece onun yaptıklarını tasdik makamında kalması imamlıktan azledilmesine sebep değildir ancak o vezirin icraatlerine bakılır; bu vezir dinin hükümlerini terkeder ve adaleti bırakırsa imamın onu azletmeye güç yetirmesi gerekir aksi halde imametin devamına manidir. Buna fıkhımızda ‘hicr’ denilir.

İmam’ın esir düşmesi imamlığını düşürmez ancak bakılır; kısa sürede kurtulma ümidi varsa imameti devam ettirilir değilse azledilir ve yerine yenisi seçilir. Yeni imam seçildikten sonra eski imam esaretten kurtulsa bile göreve dönemez.

İmam’a İtaat ve İsyan

Devlet başkanı elbette kendisine itaat edilmek üzere görev yapar ve isyan herhalde tüm insanlık tarihi boyunca suç sayılmıştır. Ancak İslam her hususta olduğu gibi itaat ve isyanı da bir kurallar silsilesine bağlamış ve tabiidir ki ne devlet başkanına mutlak itaati ne de toplumu ifsad eden bir isyanı tavsiye ve emretmemiştir.
Emir sahiplerine itaati emreden Nisa 59. ayetin nüzul sebebi olarak aktarılan hadis bu konuda gayet net ve çarpıcı bir örnektir.

İmam Ahmed, Hz. Ali(ra)’dan şöyle nakleder: Allah’ın Rasulü(sas), bir askeri birlik gönderdi, başlarına da ensardan birini komutan tayin etti. Yola çıktıktan sonra komutan onlara kızınca, odun toplamalarını ve ateş yakmalarını emretti. Sonra da ateşe girmelerini istedi. Aralarından bir genç, ‘siz ateşten kaçarak Rasulullah(sas)’e geldiniz, O’nun yanına varmadan acele edip ateşe girmeyin, O girmenizi emrederse o zaman girin’ dedi. Bunun üzerine dönüp Nebi(sas)’e haber verdiler, O da onlara, ‘eğer ateşe girseydiniz sonsuza kadar çıkamayacaktınız (yani cehennemlik olarak ölecek ve ebedi cehennemde kalacaktınız), itaat ancak meşru işlerdedir’ buyurdu. (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesai, Ahmed bin Hanbel, İbn Hibban)

Bir başka rivayette ise Ubade bin Samit(ra) şöyle dedi: Neşeli ve kederli anlarımızda, zor ve kolay hallerde dinleyip itaat edeceğimize, amirlerimiz haklarımızı vermese bile onlara itaat etmek, onlarla iktidar ve yönetim konusunda çekişmemek üzere biat ettik. Rasulullah(sas) şöyle buyurdu: ‘Ancak idarecinin bir küfrünü, yanınızda kuvvetli bir delil bulunacak derecede açık bir şekilde görmeniz müstesnadır’. (Buhari, Müslim)

Bu ve benzeri bir çok kesin ifadeli rivayetleri delil alan İslam alimleri yöneticilere itaatin şart olduğuna ve emirlerine isyanın caiz olmadığına hükmetmişlerdir. Ancak bazı meselelerde tereddütler hasıl olması durumunda fıkhımızda detaylı yollar ve çözümler sunulmuştur. Öyle ki mübahlar ve mekruhlar hakkındaki emirlere itaatin hükümleri neredeyse mesele mesele kitaplarımızda yer almıştır.

İslam toplumunun salah ve menfaatine olan işlerde bozgunculuk yapmak şiddetli bir şekilde reddedilmiş ve yine müslümanların birliklerini bozacak ve onları cihaddan alıkoyacak işler de yasaklanmıştır.

Bütün bu hükümler devlet başkanının müslüman olması ve ülkesinde İslam ahkamı ile hükmetmeye devam etmesi durumunda itaatin şart olduğunu aksi hallerde yani şirke, küfre veya haramlara düşmesi ve zulmetmesi hallerinde ise itaatsizliği ve isyanı emreder. İsyandan maksat silahlı ayaklanma değil emirlerine itaat edilmemesidir. Bazı hallerde ise eğer güç yetirilebileceği kanaati varsa ayaklanmaya da cevaz verilmiştir. Aksi halde müslüman halkın helakına sebep olmayacak şekilde hazırlık yapmak ve mümkünse ‘ehli hal ve’l akd’ şura vasıtasıyla görevden almak değilse güç kullanarak indirmek gerekir.

Herhangi bir İslam beldesinin idarecilerinin haram ve zulümlerle halkı helaka sürüklemeleri halinde ise topyekun isyan gerekir. Müslümanların canlarına ve mallarına kasdeden hatta namuslarına el uzatan bir idarenin kabullenilmesi ve itaat edilmesi sözkonusu değildir. Ancak bu umum müslümanların buna güçleri olacağına kanaat edilmesi durumundadır. Bu durumda Allah’a tevekkül edilerek yola çıkılır ve müslüman toplumun ıslahı için cihad ilan edilir.

Benzer bir durumda İmam-ı Azam Ebu Hanife(ra), zalim hükümdara karşı ayaklananlara destek vermenin nafile hacdan 40 kat daha büyük ecre sebep olacağı fetvasını vermiştir. Dahası İmam, daha sonra göreve gelen zalim idareci tarafından işkence ve eziyetlere muhatap olmuş ve bu şekilde zindanda vefat etmiştir. Ondan istenilen zalim bir idarecinin Kadıyyu’l Kudat (Kadılar Kadısı) makamında  olmak ve alacağı ücretle rahat bir hayat sürmek yerine zindanda işkencelere rağmen ona destek olmayı reddetmiş ve şehadeti tercih etmiştir. (İbn-i Abidin)

Benzer şekilde tabiinin en büyük alimlerinden Said bin Cübeyr(ra) da bir tek cümleyi söylemeyi reddettiği için zindanda işkenceyle katledilmiştir. Onunla beraber zindana atılan alimlerin, insanların onun ilmine ve fıkhına ihtiyaçları olduğu sebebiyle kendilerinden istenilen ‘Kur’an mahluktur’ sözünü kerhen de olsa söylemesini ve canını kurtarmasını istemeleri üzerine Said(ra); ‘insanların onlara fıkıh öğretecek birine ihtiyaçları olduğu kadar bu dinin hakikatleri uğrunda can vermeyi öğretecek olanlara da ihtiyaçları vardır’ diyerek tekliflerini reddetmiş ve hakikati ikrar ve batılı reddederek zalim hükümdara isyanı seçmiş, canını Alemlerin Rabb’ine şehid olarak teslim etmiştir. Kitaplarımızda benzer durumda kalan halktan birisinin canını kurtarmak için zorlandığı küfür sözünü söyleyip canını kurtarmasının caiz olduğu ama alimlerin bunu yapamayacağı zikredilir zira onlar halka örnektirler ve azimeti tercih etmek zorundadırlar, ruhsatlar halk içindir.

Selef-i Salihin’den benzer bir çok hatıra aktırılabilir, onlar bu dini en saf ve aslına en uygun şekilde anlamış, yaşamış ve o haliyle bize aktarmak uğruna herşeyi göze almışlardı. Allah hepsinden razı olsun ve ecirlerini artırsın. Onlar devirlerindeki idarecilerden zalim olanlara ve fasık olanlara hak ettikleri şekilde karşılık vermiş ve müslümanların itikadını muhafaza edebilmişlerdir.

15. yüzyılında bulunduğumuz tarihimiz boyunca adil, salih ve mücahid idarecilerimiz olduğu gibi zalim, fasık ve korkak idarecilerimiz de olmuştur. Bütün bu devirleri, bugüne kadar yaşananları mümkün olsa tek bir resimde toplasaydık, kahir ve kesin netice müslümanların salah ve menfaatlerinin temel hedef olduğu ve buna ulaşmak için nesiller boyu süren bir mücadele yapıldığı görülecektir. İşte bunu alimlerimiz siyaset olarak tarif ediyorlar. İslam’ın idarecilerinden istediği temel siyaset budur; halkın dünya ve ahirette kurtuluş ve menfaatlerini temin etmek için çalışmak.

İslam’da devlet başkanı ömür boyu görev yapmak üzere seçilir ve bir şura tarafından denetlenir. Fert olarak Allah’ın kullarından bir kuldur ve tüm müslümanların tabi olduğu hükümlere tabidir. Neslimizden bu büyük görevin hakkını vermiş olduğunu düşündüğümüz Sultan 2. Abdulhamid Han’ın kendisini ‘halkının tüm yükünü omuzlarına almış, onların en altındaki ferdi’ olarak takdim etmesi idarecilerin kendii konumlarına bakışlarına en muhteşem örneklerden biridir. Halka düşen ise bu büyük yükü taşıyanlara hele de hakkıyla taşıyanlara hürmette ve itaatte kusur etmemeleridir.

Ülkemizde yaşanan politik gündem sebebiyle insanların İslam’ın hükümleri hakkında ileri-geri konuşmaktan çekinmiyor olması maalesef yine biz müslümanların kafalarını karıştırıyor. Oysa burada özetlemeye çalıştığım, İslam’ın devlet idaresi yöntemlerinden sadece devlet başkanıyla ilgili hükümler idi. Bu alanda ihtiyaç duyulan çalışmaların yapılmasına ya da üzerinde düşünülmesine vesile olmasını umut ediyorum.

Allah, bu halkın dünyalık ve ahiretlik dertlerini omuzlarında taşıyan ve onların salah ve menfaatleri uğrunda hayatlarını feda eden geçmiş ve halen yaşayan tüm idarecilerimizin ecirlerini artırsın ve onları mahşerde makamların ve taltiflerin en büyüğü olan ‘cennetlik’ nişanı ile diriltsin.

Kaynakça:
1.       Ömer Nesefi, Akaid, Bayrak Yayınları, 1993
2.       İbn-i Abidin, Reddu’l Muhtar, Şamil Yayınları, 1982
3.       Fahruddin Razi, Tefsiri Kebir, Huzur Yayınları, 2013
4.       İbn-i Kesir, Tefsiru’l Kur’anu’l Azim, Karınca Polen Yayınları, 2015
5.       İbn-i Sa’d, Kitabu’ut Tabakati’l Kebir, Siyer Yayınları, 2015
6.       Aliyyu’l Kari, Fıkhı Ekber Şerhi, Hisar Yayınevi, 2014
7.       İmam Serahsi, Mebsut, Gümüşev Yayıncılık, 2015
8.       Muhammed Hamidullah, İslam’da Devlet İdaresi, Beyan Yayınları, 2012


Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...