30 Aralık 2017

Ezik bir taklit: Yılbaşı

Dünya kurulalı beri bir çok medeniyetler ve yıkımlar gördü. Kalkınmış ülkeler, ekonomik ve siyasi olarak güçlü olmanın avantajlarını kültürlerini yaymakta da kullandılar. Güçlünün ve zenginin taklitçisi hep çok oldu. Yalnız kedinin aslan taklidi yapması canına, fakirin zengin taklidi yapması da yurduna mal oldu da sömürgeler ve sömürülmelerle doldu tarih...

Günümüz dünyasının hakimleri batılılardır, bu tartışılması anlamsız ve bir o kadar da tatsız acı gerçeği hepimiz tiksinerekte olsa yaşıyoruz. Doların hükümferma olduğu ekonomi, ingilizcenin dünya dili olduğu iletişim, uçak gemilerinin ve uzun menzilli füzelerin sağladığı askeri güç onlarda! Modanın hükmettiği dış görünüşler, filmlerin ve medyanın avuttuğu ve yetiştirdiği bilinçler ve altları, saçların ve tırnakların şekli, pantolonların paçası, gömleklerin yakası, ceketlerin düğmesi onların dudaklarına bakıyor.

Herhangi bir dini/davası olmayanlar için kolayca kapılınacak rüzgar onlardan yana esiyor!

Zamanın çamurlu seli önüne kattığı yığınları onların deltasına taşıyor!

Fırtınalar ve hortumlar emdikleri eti vekanı, taşı ve toprağı onların bahçesine kusuyor!

Akar suyun üstündeki çer-çöp direnemiyor!

Tarihin ve medeniyetin ana yurdunda yaşayan, toprağı şehadetle yoğrulu, dağları sancaktar, ovaları seccade, ağaçları rükuda, çicekleri secdede bir yurdun, müslüman coğrafyasının aklı başında fertlerinin,  doğudan batıya derdinin yaklaşan miladi yılbaşı kutlaması olmasından daha kötü bir gündem düşünemiyorum.

Taklitçiliğin iğrenç pratiği yahut bir ileri aşamasıyla celladına aşık olmaklığın çirkefinden üstümüze sıçrayan bu pis çamur, dilimizi meşgul etmekle kalmayıp halkın gönüllerinde sıradanlaştığından, telin etmek ve reddetmek mecburiyeti hasıl oluyor.

Bu adetin kaynağı olan batının artık bir dini yoktur; değişik mezheplerle temsil edilen ve zorla öne çıkarılan kiliseler, skandallar ve gönülleri tatmin etmeyen söylemleri sebebiyle hızla toplum hayatından çıkmakta, ateistlik ve deistlik akımları hakim olmaktadır.

Öyle sanıldığı gibi bir haçlı ruhu tıpkı bizde sanıldığı gibi bir Osmanlı ruhunun yok olmuş olması gibi teoriden ve pratikten çekilmiştir.

Batıda bugün hakim olan kültür, eski inançlarından ve güncel buluşlarından harmanladıkları, değerleri olmayan bir varlık manzumesi olarak; kapitalizmin zaferi, komünizmin bilinci ve neticede hümanizmin vardığı son nokta kendine tapınmaktan ibarettir.

Yılbaşı takvim değişiminden ibarettir ama ona yüklenilen mana, batılıların eksik kalan ruhi rahatlama ve ayin yapma arzusunu bastırma gayretiyle süsledikleri bir yarı dini, yarı dünyevi ama daha çok nefisleri okşayan, eksikliği hissedilen insani duygu ve birliktelikleri desteklemeye yarayan, eğlence ve savurganlık, doyumsuzluk ve merhametsizlik, egoistlik ve menfaatçilik, tüm bunların özeti olarak ise kişisel tatmin ve tapınma yani ‘hevasını ilah edinme’ olarak tarifini Kur’an’da bulduğumuz sapmaların zirvelerinden biridir.

Bu batılı ve batıl adetin bizim coğrafyamızda yani sadece ülkemizde değil diğer islam topraklarında da taklit edilmesinin sebebi, güç karşısında hissedilen eziklik ve buna sebep olan imani ve insani kalitesizlik olabilir. Cehaletin ve umursamazlığın, araştırmaz, sorgulamaz, aptal ve kör taklidin herhalde en güzel ama aslında en kötü örneğidir.

Avrupa toplumu yılbaşına bizim Ramazan bayramına hazırlanmamıza benzer bir huşu ve huzurla hazırlanır. Yaklaşık bir ay öncesinden hediye piyasası ve kutlamalarda kullanılacak havai fişeklerin reklamları başlar. Ulusal ve yerel yönetimler halklarının huzur içinde biir kutlama geçirmesi için idari ve siyasi tedbirlerin yanısıra kaçınılmaz olarak yaşanan el ve göz kaybetmeye varan kazalar için acil müdahale ve tıbbi destek gibi hazırlıkları yaparlar. Bu yönüyle de Kurban bayramında yaşadıklarımıza benzer şeyler yaşanır. Caddeler ve çarşılar süslenir, ışıklandırılır. Çam piyasası ile hindi satışları revaçtadır.

Dini hassasiyetlerini kaybeden batı toplumlarının en yüksek katılımlı ve toplumun her kesimini kapsayan kutlama adeti yılbaşılardır. Bu manada batının ve batılın zirvesidir.

Bize gelince, bu ve benzeri batılı ve batıl adetler için bir tek hadis yeterlidir:

‘Kim bir kavme benzerse onlardandır.’ (Müsned)

15 Aralık 2017

Dokunulmazlarımız!

İnsanlar arasında bizim için değerli ve saygın bir çok kişi vardır. Özellikle kendilerinden dünyamız ve ahiretimiz için faydalı bilgiler edindiğimiz, nasihatlerinden faydalandığımız ilim ve fikir sahiplerine hürmet ve muhabbet beslemek fıtratımıza gayet uygun bir davranış biçimidir.

Bir çok meselede olduğu gibi bu konuda da aşırılıklara düşenlerimiz hepimizin malumudur. Kendi hoca, şeyh yahut liderlerini hatasız görmek adeta normal bir davranışa dönüşmüştür. Bir hareket, sevdiğimiz veya peşinden gittiğimiz birinden sadır olunca bir şekilde tevil ederek normalleştirip geçiştirirken, alakamız olmayan biri yapınca tuhaf bir şekilde saldırmaya ve eleştirmeye hatta reddedip dışlamaya hazırızdır.

Oysa İslam'da ruhbanlık, dokunulmazlık veya masumiyet yoktur, her müslüman hayatı boyunca imtihandadır ve o anki hali üzere makbul yahut merduttur; ilim ve siyaset önderlerine hürmet etmekle onları ruhbanlaştırmak arasında büyük fark vardır. Peygamberler mustesna ki onların durumları vahiyle sabittir. Onlar dışındaki herkesin günah işleme ihtimali olduğunu kabul etmek Ehli Sünnet’in alametlerindendir. Bazı bid’atçi mezhepler, imamlarının masum olduğuna inanırlar, Ehli Sünnet arasında bu itikadı normalleştirenler de onlar gibidir.

Bir diğer husus; birinin bir dönem İslam'a ve müslümanlara faydalı işler yapması onu ömür boyu dokunulmaz, seçkin ve üstün biri yapmaz, kimsenin Allah'ı ve dinini yahut müslümanları minnet altında bırakma hakkı yoktur. Felanca iyi bildiğimiz bir kardeşimizdir, abimizdir, hocamızdır, liderimizdir gibi hüsnü zan İslam ahlakının temellerindendir. Ancak kimsenin ayrıcalığı olmayan bir imtihan dünyasında olduğumuzu ve herkesin nefsi ile şeytana kapılma ihtimali olduğunu aklımızdan çıkarmamak durumundayız.

Bir hataya yahut günaha veya sapkınlığa düşen salih bildiğimiz biri ise ona insafla nasihat eder ve kendisini düzeltinceye kadar onu örnek ve önder görmeyiz, kardeşlik hukuku gereğince davranır, bir ayrıcalık tanımayız. Üzerimizde emeği olanların hatalarını hoşgörmek bizi felakete sürekleyecektir.

Bugün herkesin eleştirmekte birbiriyle yarıştığı bazı cemaatlerin ve hocalarının hallerinden ibret almak gerekir. Bakınız, açıkça yalan söylediğini gördükleri halde hocalarının peşinden tereddütsüz gitmeleri onları nasıl helak etti.

Bir şeyi de unutmayalım; İslam azizdir, müslümanlar onurlu ve edepli insanlardır, herhangi bir konuda sünnet ve edebe muğayir davranmak ve müslümanların karşısında edepsiz sözler etmek en hafif tabiriyle ahlaksızlıktır.

Hocalar, üstadlar veya vaizler eğer insanlara Allah'ın dinini/davasını anlatıyorlarsa şaklabanlık, küfür, hakaret ve edebsiz sözlerden uzak durmak zorundadırlar, biz de böylelerinden yüz çevirmek durumundayız; en güzel ahlakı tamamlamak için gelen bir din edepsizlikle temsil edilemez.

Bizden önceki müslümanlar ve onların liderleri hakkında ileri-geri ağza alınmayacak küfür ve hakaretleri eden birilerini kendimize ve neslimize üstad edinirsek, gelecek nesillerin bizim ardımızdan edecekleri küfür ve hakaretlerin hesabı tutulamayacaktır.

Tarihimize müstesna notlar düşen yiğit ve cefakar nesilleri ancak hayırla yad etmeli ve onların hatalarından ibret almaktan başka bir maksatla bahsetmemeliyiz. Kendilerini savunma imkanları olmayanların ardından konuşup ahiretteki hesabımızı zorlaştırmanın akıllıca ve müslümanca bir iş olmadığı aşikardır.

Sürekli birilerini eleştiren ve başkalarının hatalarıyla meşgul olan kürsü sahiplerinin yolu sünnete uygun değildir. Varlığını başkalarının hataları üzerine bina eden, sandalyesini nehirde yüzen çöplerin üstüne yerleştiren gibidir; batması ve boğulmasa da en azından tepeden tırnağa ıslanması işten bile değildir.

‘Ey Allah’ın kulları, kardeş olunuz!’

07 Aralık 2017

Filistin ve Bazı Acı Gerçekler

Hemen her dönemde, hem bizim hem de tüm İslam dünyasının kamuoyunu galeyana getiren en önemli olayların başında şüphesiz Filistin’de yaşananlar geliyor. İşgal altındaki bir çok İslam toprağı gibi orada da müslümanlar en temel haklarından mahrumiyetler yaşıyor, sık sık katlediliyor ve hapis cezalarıyla, sürgünlerle karşılaşıyorlar.

İşgalin cana ve mala verdiği zararların yanısıra, işgalcinin siyonist israil olması ibadet ve ibadethanlerin de fazlasıyla zarar görmesine sebep oluyor. Nihai hedefleri Mescidi Aksa’yı yıkarak yerine bir Siyon mabedi inşa etmek olan işgalciler her adımlarını planladıkları bir program dahilinde hem işgali derinleştiriyor hem de Mescidi Aksa’yı ablukada tutuyorlar. Dünyadan aldıkları desteğin yanısıra İslam dünyasının ‘suyun üstündeki saman çöpü’ kadar ağırlığının olduğu gerçeği de ellerini güçlendiren bir başka acı gerçek olarak heyula gibi ufkumuzda duruyor.

Bazı gerçekleri yeniden hatırlayalım:

Filistin’de bir yahudi idevleti kurulması projesinin önündeki en büyük engel Sultan 2. Abdulhamid Han tahttan indirildikten sonra çıkartılan 1. Dünya Savaşı ile Osmanlı, Kudüs’ten çıkartılmıştır. Savaşın en önemli ana cephelerinden biri olan bu savaşı kaybetmemizin sonucu olarak o topraklar işgal edilmiş ve kontrolümüzden çıkmıştır. Cephe henüz kapanmamıştır ve savaş adalet hakim oluncaya kadar sürecektir.

!. Dünya Savaşı sonrası oluşturulan uygun coğrafyaya yahudilerin göçü beklenen düzeyde gerçekleşmeyince tetiklenen ‘Hitler mezalimi’ eliyle Avrupa’da zenginlik ve huzur içinde yaşayan yahudiler, birtakım vaadler ve yahudi devleti hayaliyle Filistin’e göç ettirilmiştir. 2. Dünya Savaşı sonrası oluşturulan uluslararası ittifak eliyle hemencecik ilan edilen ve kabul gören bağımsız İsrail devleti, müslümanların topraklarında devam eden işgalin el değiştirmesinden başka bir şey değildi.

Mescidi Aksa işgal altındadır! İşgal yani düşman kuvvetlerin kontrolüne geçmiştir. Kudüs yine öyle... Bizim için ne kadar mukaddes olduklarıyla ilgilenmeyen ve bize saygı duymayan bir işgalcinin elindedir. İstediklerinde Aksa’yı bile ibadete kapatabilen bir işgalci için Kudüs’ü başkent yapması durumunda sorun yaşamak çok tuhaf değil mi?

İslam dünyasını oluşturan devletler ve devletçikler arasında daha önce İsrail’le savaşıp yenilen arap devletlerinin, bugün artık bırakın savaşmayı, onları destekler konumda oldukları da bir başka acı gerçektir.

İran gibi sloganlarla politikalarını örtmeyi başaran bir mezhep devletinden de Filistin ve Kudüs’e hayır beklemek büyük gaflet olur. Zira şia itikadına göre Mescidi Aksa, Kudüs’te bile değildir ve ordaki mescidin bir özelliği yoktur. Yıllardır müslümanların hassasiyetlerini devlet politikalarına alet ederek Kudüs edebiyatı yapan bu devlet, herhangi bir şekilde İsrail’le savaşmayacaktır ki bugüne kadar tek kurşun da atmamıştır.

Türkiye ise kendi sorunlarıyla uğraşan ve gücü sınırlı, anlaşmalarla bağlanmış bir devlettir. Kınama veya bazı diplomatik tepkilerden fazlasını beklemek hayalcilik olur.

Kudüs'e ve Mescidi Aksa'ya Allah mukaddes kıldığı için değer veriyorsak bunu bir dava ve ufuk olarak kendimize ve nesillerimize belirleriz; Mekke, Medine ve Kudüs haremdir ve çiğnenmektedir, üçünün de özgürlüğü dünyada güdeceğimiz en değerli "Kızıl Elma"dır.

30 Kasım 2017

İnsanı yola getirmek

Hiç bir devletin gücü tüm düşmanlarıyla aynı anda savaşmaya yetmez aslında ama düşmanlar birleşip saldıramadıkları için düzen devam eder, Abd örneğinde olduğu gibi. Yine hiç bir devletin gücü tüm vatandaşlarının aynı anda suç işlemesi durumunda tamamını ıslah etmeye ya da engel olmaya yetmez ancak kanun ve kurallara uyan vatandaşlarının çokluğuyla devletler toplumsal düzeni muhafaza edebilirler.

Öyle ya milyonlarca insanın aynı anda hırsızlık yahut cinayet işlemeye başladığı bir ortamda kamu düzenini sağlamak için gerekli emniyet gücünün hiç bir devlette olmadığı düşünülürse, kimsenin altından kalkamayacağı bir sorun olur.

Yukarıda kısaca geçtiğimiz hakikati unutmayalım; kanun ve kurallara uyan vatandaşlar bir devletin sosyal düzenini ayakta tutanlardır. Bu sayı arttıkça, suçlular ve sahtekarlar azaldıkça, toplum huzuru da aynı oranda artar ve diğer paylaşımlardaki adalette tesis edilir.

Zenginlerin vergi kaçırmadığı, üstüne bir de sadakalarla ihtiyaç sahiplerini koruyup kolladığı bir toplumda, hem mal ve mülk sahipleri, hem de mahrumlar yanyana sorunsuzca yaşayabilirler. Adalet ve emniyetin tam olarak tesis edildiği bir toplumda, halk ile güvenlik güçleri arasında ahbaplıktan öte bir ilişki anormal olur.

Zulme meyyal yahut karar vermiş bir insanı durdurabilecek şey, eğer iman ediyorsa ahirette vereceği hesap ve yine aynı şekilde Allah’tan duyacağı utanma duygusudur; iman etmiyorsa kendinden ve insanlardan duyacağı utanç veya alacağı dünyalık ceza insanı engelleyebilir.

Bu cümlelerin altında negatif örnekler de bulunur. Mesela iman eden ve Allah’tan günah hususunda utanan biri nefsine veya şeytana mağlup olup zulmedebilir ve yine insanlardan utandığı için suç işlemeyen biri kimsenin görmediği yerlerde bunu yapabilir.

Bu noktada karşımıza insanları caydıran en önemli etken olarak ceza müessesi çıkıyor. Zira ‘insan acelecidir’ (İsra 11), hızla elde edeceği bir ceza onu geç gelecek sandığı bir hesaptan daha çok korkutabilir. Oysa ahiretin hesabı dünyadan da hızlıdır da insan zamana yenilmiştir, zaman ise kaderdir ve mutlaka varacağı yere götürür de adına ecel denir.

Cezaların en önemli sebebi elde edilmek istenen sonuçtur. Birini suçundan dolayı cezalandırmakla ya toplumun menfaat ve ıslahı yahut o ferdin ıslah veya imhası kasdedilebilir. Mesela suçsuz bir insana kıymış katil için ceza kısas olmalıdır ancak maktulün ailesi affederse müstesna. Seri katil yahut eşkiya gibi katletmeyi kendine hayat tarzı edinmiş hastalıklı ruhlar için ise af sözkonusu olmaz aksine ibreti alem olacak bir şekilde öldürülürler.

Verilen cezaların caydırıcı olması gerektiği hemen herkesin üzerinde ittifak ettiği bir husus olduğu halde, insanlar bir türlü Allah’ın tayin ettiği cezalardan başkasının insanları yola getirmeye yetmeyeceğini idrak edemezler. Oysa fıtratları yaratan Allah, onların ne ile gemlenebileceğini de şüphesiz en iyi bilendir.

Bütün mesele ferdi ve ictimai hayatımızda ortadan kaldırdığımız temel islami düzenin olmadığı bir yerde cezaları gündeme getirmiş olmamız; suç ve günahı engelleyici islami tedbirlerin alınmadığı hatta yasaklandığı bir toplumsal yapıda islamın cezalarının sopa gibi insanların tepesinde dolaştırılması ancak onların Allah’ın düzenine karşı kalplerinde bir korkunun hatta nefretin oluşmasına yol açacaktır.

Medyada arada karşımıza çıkan ‘şunu yapanların cezası budur, haydi uygulayın da görelim, ülkenin yarısını öldüreceksiniz’ gibi hezeyanların sahipleri de çok iyi bilirler ki İslam hukukunun cari olmadığı bir beldede sadece cezaların islama göre uygulanması adalet değildir ve müslümanlardan aklı selim sahibi kimse de bunu istemez.

Allah’ın cezaları yine insanların can, mal, akıl, nesil ve din emniyetlerini sağlamaya yönelliktir. Bunun mefhumu muhalifi de geçerlidir; bu beş konuda kendini emniyette hissetmeyen birinin işlediklerine ceza yoktur ve yine bu hususları güven altına almadan insanlara ceza uygulamakta uygun ve adil değildir.

Canı tehlikede olan kendini savunma hakkına sahip olur, malı tehdit altında olan malını, aklı saldırıya uğrayan aklını, nesli/namusu veya dini hakkında saldırı sözkonusu olan da bunları korumak için elinden geleni yapacaktır. Bu hakkı insanlardan kimse alamaz. Sosyal düzen bunlar güvence altındayken sağlanabilir. Cezalar da ancak sağlanan tüm adalet ve emniyete rağmen işlenen suçlarla ilgilidir.

İslam hukukunu temelleri ve dalları ile yaşandığı toplumsal bir düzen olmadan günümüz toplumlarından örneklerle eleştiren ya da anlamaya çalışan büyük hata eder. Eğer bunu kasten yapıyorsa zaten o Allah’ın dininin düşmanlarından biridir. Uzak durmak evladır...

20 Kasım 2017

Neden her şeyin ‘ana’sı var?

Herhalde hepimizin çocukluğundan kalan biir sorudur bu; anayol var ama babayol neden yok? Anavatan da var ama babavatan yok, anadil var ama babadil de yok... Üstelik bu sadece bir dile ya da kültüre ait değil, hemen her yerde aynı, her dilde aynı.

Neden?

Eşref-i mahlukat olarak yaratıldı insan ve ona Allah(cc), kendinden bir ruh üfledi(Secde 9) ve sıfatlarından yani O’nun eşsiz ve sonsuz, ebedi sıfatlarından cüzler verdi; konuşmayı, duymayı, görmeyi verdi, sevmeyi ve düşman olmayı da, yani tüm duyguları da verdi. Hepsine her ırk ve cinse eşit olarak verdi ancak bir tek sıfatı insanlar arasında sadece annelerde tecelli etti; Allah(cc), Halik’ul Azim olan Allah(cc), yaratmayı onların içinde, kendi esmasından bir ad verdiğe ‘rahim’lerinde murad etti.

Annelerin bu hususiyetini aklımızın bir kenarına not ederek devam edelim.

Üzerinde pek düşünmediğimiz bir konu da yetimler meselesi, tabii hadisenin duygusal boyutunu ve toplumsal dramları dışarda tutarak bakış açımızı bir gözden geçirelim.  Yetimler hakkında Kur’an ve sünnetin gösterdiği titizlik, fıkhımızda yer alan hükümler ve toplumumuzda yerleşen sahip çıkma irfanı malumunuzdur. Ancak ilginç olan şu ki; öksüzler yani annelerini kaybedenler hakkında böylesi bir vurgu göremiyoruz. Anneliğin değeri ve annesizliğin sonuçları düşünüldüğünde bu garip gelebilir.

Bu noktada karşımıza ‘ana’ların yokluğunun telafi edilemez olduğu gerçeği çıkıyor. Babasızlığı yetimlerin başlarını okşayarak, ihtiyaçlarını gidererek, oynayıp severek bir nebze olsa unutturmak ya da teselli etmek mümkünken annesizliğin yerini doldurmak, unutturmak ya da acısını geçiştirmek mümkün görünmüyor.

‘Ana’ yeri doldurulamayan, boşluğu kapatılamayan ve alternatifi olmayan bir şey!

‘Ana’ olmadığında hayat tıkanıyor, dünya daralıyor, insan dağılıyor.

İşte galiba bu yüzden insanlar hayatlarında olmazsa olmaz, olmadığında alternatifi bulunmaz, bulunsa da yerini tutmaz gördükleri şeylere ‘ana’ diyorlar.

Anayol tıkandığında şehir tıkanır, hayat durur ve tali yollar yetmez hedefe varmaya!

Anavatan düştüğünde insan dünyaya sığmaz olur, gittiği her toprak parçası ona gurbettir ve sılası yıkılmıştır. Bu yüzdendir ‘normal’ her insan mültecilere tıpkı öksüzler gibi bakar, garip ve çaresiz görür.

Anadil unutulduğunda insan sessiz kalır, rüyasız kalır, dilsiz kalır. On ayrı yabancı dil bilse de anadili kaybeden kalbinden, yüreğinden yani gönlünden konuşamaz. Mesela türkü söyleyemez hiç kimse başka bir dilde!

Mesela anavatan dediğimde, konuyu anlatmak için kullandığım bir örnek olsa da içimden vatanımın sınırları geçer. Çünkü Mekke, Ummu’l Kura’dır, yani şehirlerin anasıdır. O olmadan şehirler dağılır, vatan eksik kalır. Veya Kudüs, Bağdat hatta, hatta Halep... Kırım olmadan gönlümdeki vatan haritası eksiktir, Saraybosna’sız vatan düşünemem. Kerkük veya Kahire, Deliorman yahut Gırnata... Şam ve Buhara mesela İstanbul’la üçlenmese ayakta duramaz gibi gelir bana.

Hepsi şehirlerin anasından beslenir, süt gibi iman ve medeniyet emerler çölün ortasından ve Mekke düşerse vatan öksüzdür!

Ve öksüzler için yapılabilecek bir şey yoktur; onlar kimsesiz ve çaresizdirler...

‘Ana’sından helallik almadan ölen cennet yüzü göremediği gibi anayoldan ayrılan kaybolmaya, anavatanını kaybeden mülteci olmaya, anadilini unutan esarete, şehirlerin anasını mamur etmeyenler diğer şehirlerinde huzursuzluğa mahkum olurlar.

‘Ana’ yeri doldurulamayanın adıdır ve o yüzden hayatımızdaki her vazgeçilmezin adı ‘ana’dır.

17 Kasım 2017

Rüzgarımız gitti

Bizi diğer insanlardan ayıran herhangi bir olağanüstü gücümüz yoktur,olması da muhtemel değildir zaten. Allah’ın(cc) bütün insanlık için tayin ve tespit ettiği kanuna ister istemez uyarak yaşar ve yine o düzene göre dünyamızı değiştiririz. ‘Her şeye kadir olan’ bir Allah’a(cc) iman ediyor oluşumuz bize hayatın ve ölümün gerçekliğini öğretir, hikmetini kavratır, ruhumuzu rahatlatır ve dünyamızı da ahiretimizi de kolaylaştırır.

Tarihimizin derinliklerinde az ya da çok biraz dolaşmış olanlarımız bilirler ki; çok büyük ve örnek medeniyetler kurmuş, insanlığa eşine az rastlanır hizmetler sunmuş, ilim ve teknolojide tüm dünyaya ışık olmuşuzdur.

Doğudan batıya adım attığımız topraklar yeşermiş, çiçekler açmış ve payidar olmuşlardır.

Yine aynı tarihimizde çoklukla kendimizle yaptığımız kavgalardan dolayı yenilmiş, yıkılmış ve medeniyetlerimiz yeryüzünden silinmiştir. Bu yenilgi ve yıkımların temel nedeni bizim toplumsal bozulmalarımız ve düşmanlarımıza benzemelerimiz olmuştur. Biz onlara benzeyince Allah’ın dünya için koyduğu kanun gereği mahvedilmişiz, yok edilmişiz, tarumar olmuşuz...

Allah ve Resul'üne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da rüzgarınız/kuvvetiniz/devletiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir. (Enfal 46)

İtaat etmemiz gereken makama isyan edince birbirimize düşüyor, birbirimize düşünce korkuya kapılıyormuşuz ve netice de rüzgarımız/devletimiz/kuvvetimiz gidiyormuş! Bir de sabretmeyi bilmiyor ya da terk ediyormuşuz.

Hastalıklarımız belli, neticesi belli.

Tersinden okunursa; devletimizin/kuvvetimizin/rüzgarımızın gitmemesi için Allah’a(cc) ve Rasul’üne(sas) itaat edecek, birbirimize düşmeyip kardeş olacağız ve sabredeceğiz. Formül kısa gibi görünse de basit değil asla!

Özellikle Allah(cc) ve Rasul’üne(sas) itaat temelini kurmakta gereğinden fazla zorlandığımız aşikar. Zaten nefislerimizin ve şeytanın meyil ve vesveseleri ile savaş halinde iken bir de şeytanın gönüllü ordusu olarak hizmet veren ve sağ cenahtan yaklaşan bir güruh var. Bunların farklı türleri olsa da ortak saldırı noktası Rasul’e(sas) itaat direğimizi yıkmak, bağımızı/halkamızı koparmak!

Şeytan ve avanesi de gönüllü ordusu da çok iyi biliyorlar ki sünnet/hadis üzerinden saldırarak Rasul’e(sas) itaat halkasını kopardıklarında geriye bizden bir şey kalmayacak.

Bunlara dinde sünnetin yerini anlatmak fayda etmiyor, hadisin ilmi altyapısını ve değerini ispatlamak yetmiyor. Israrla ve illa varmak istedikleri noktaya vuruyorlar. Bütün istedikleri Rasulullah’ın(sas) sıradan bir insan hatta sıradan bir postacı konumuna düşürülmesi!

Haşa ve kella!

Kur’an ve din hakkında bunların konuşması gerekiyor ama Allah’ın(cc) Rasulü(sas) konuşmuşsa acabalar ve saldırılarla susturulmalı!

Haşa ve kella!

Bunların her biri ciltler sahifeler dolusu kitaplar yazarak dini ve Kur’an’ı anlatmalı ve herkes onların dediğine uymalı aksi halde dinsizlik en hafif hakaret olmalı ama Allah’ın(cc) seçtiği(Bakara 252), örnek alın diye emrettiği(Ahzab 21), itaat edin ki sizi seveyim dediği(Ali İmran 31), itaat etmezseniz yok olursunuz diye uyardığı(Enfal 46), en güzel örnek, en müstesna insan, peygamberlerin mührü Muhammed(sas) konuşursa reddedilmeli!

De ki: Allah’a ve Rasulüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse şüphesiz Allah kafirleri sevmez. (Ali İmran 32)

Haşa ve kella!

Bütün mesele kesin ve yakin bir iman aslında... Gerisi kitaplarımızda kayıtlıdır; bu gibi insanlara ne muamelesi yapılması gerektiği, sözlerine ve kitaplarına nasıl mesafe koyacağımız, neslimizi ve ehlimizi bunların şerrinden nasıl muhafaza edeceğimiz. Bizim meselemiz bu olmalıdır. Zira rüzgarımız gitmiştir ve bunlarla mücadele edecek alimlerimiz azdır, cemaatlerimizin ve vakıflarımızın daha önemli işleri(!) vardır. Allah(cc) nasılsa kitabını koruyacaktır, biz keyfimize bakabiliriz!

Allah(cc) ve Rasul’üne(sas) itaat ve muhabbet elbette kalbi imanlı dolu insanların vasfıdır. Bunlardan birini diğerinden ayırmaya kalkmak, dindeki yerlerini sorgulamak, kalplerdeki muhabbetine saldırmak, -bizzat veya cemaat olarak- Allah’a(cc), Rasul’üne ve dini mubini İslam’a savaş açmaktır.

‘Ya ama hadisler de bazen sahih olmuyor’, ‘Ebu Hanife de adam ben de adamım’ gibi şeytanın sağ sinyalini gördüğünüzde kalbinizi, kulaklarınızı ve ehlinizi uzak tutun; ey Allah’ın(cc) kulları kurtuluş ve esenlik Allah’ın(cc)Kitabı ve Rasul’ünün sünnetindedir. Bunlara sarılmak dünyada hayata, ahirette cennete tutunmaktır.

Hayır. Rabb'ine yemin olsun, onlar aralarında çıkan meselelerde seni hakem tayin etmedikleri, senin verdiğin hüküm konusunda içlerinde bir sıkıntı duymayacak derecede tam bir teslimiyetle teslim olmadıkları sürece iman etmiş sayılamazlar. (Nisa 65)

02 Kasım 2017

İman umuttur

Bizi diğer varlıklardan ayıran özelliklerimizi sayarken konuşmamız, düşünmemiz derken nihai noktada iman etmemiz akla gelir. İman belki de diğer canlılardan ayrışmamıza ve yaratılmışların en şereflisi olmamıza -velev ki iman etmesek bile- bizi taşıyan bir meziyettir. İman etmek ise kelime ve ıstılah anlamlarının bir adım ötesinde aslında duyularımızla tespit ve kontrol edemediğimiz şeyleri bizzat şahit olduklarımız gibi kabullenme olarak anlaşılmalıdır.

İman ettiğimiz şeylere bizzat duyularla şahit olmak cazip gibi görünse de beraberinde tehlikeli imtihanları da getiren ve pekte kolay olmayan bir durumdur. Bunun ilk örneğini mel’un İblis’ten önce Adem(a) ve Havva annemizde görüyoruz. Allah(cc)’in zatının ve cennet nimetleriyle diğer mahlukatın ğayb olmadığı ve şahit oldukları halde verilen emre muhalif davranmaları direkt rahmetten kovulmalarına ve cenneten tard edilmelerine sebep olmuştur. Aynı şekilde İblis ise bizzat Rabbi zu’l-Celal’in huzurunda ve zatından verilen emre sadece muhalefetle kalmamış, emrin yanlış olduğunu güya kendince bir sebebe dayandırarak itaati reddetmiştir.

Bu noktada Adem(a) ile İblis arasındaki ilk fark; Adem(a) için emrin doğruluğuna teslim olarak günahı kabullenmek, İblis içinse yanlışlığını iddia ederek günahını kabullenmemektir. İkinci fark ise Adem(a) için pişman olarak tevbe etmek iken İblis’te ise tam aksine isyan ederek, itaat edenleri de saptırmak için gayret etmeye karar vermektir.

Geçmişin ve geleceğin ğayb bilgisine sahip olmak ve bu bilgilere hakikat olarak iman etmek yani gerçekliklerinden emin olmak ahiret hayatımız için olduğu kadar dünyamız için de en değerli hazinemizdir.

Geçmiş dediğimiz de aslında sadece bizim için geçmiştir, tıpkı geleceğin bize gelecek olması gibi; tarihi yaşayanlara an idi, ati de onu yaşayanlara an olacaktır. Ezeli ve ebedi ilmin mutlak sahibi Rabb Teala içinse tüm zamanlar ve tüm mekanlar aynıdır, O’nun ilim ve kudretinin dışında kalabilecek herhangi bir varlık yahut yokluk yoktur.

Gelecekte olacakların tamamı da tarihin şahitliğiyle, Allah(cc)’in ‘bugünleri insanlar arasında döndürme’ sünnetinin dışında olmayacaktır.

Size bir yara dokunduysa karşı topluluğa da benzer bir yara dokundu. Allah'ın gerçekten iman etmiş olanları ortaya çıkarması ve aranızdan şehidler edinmesi için bu günleri böyle aranızda döndürürüz. Allah zalimleri sevmez. (Ali İmran 140)

Bütün meselemiz sahip olduğumuz iman ve idraki her şart ve ortamda diri tutmak ve asla bundan gafil olmamaktır. Umut dediğimiz şey inanmaktan ibarettir.

Bizim neslin fetret döneminde yaşamış olması ne geçmişin parlak zamanlarını unutturmalı ne de gelecekte bunun tekrarlanacağı gerçeğini zihinlerimizden silmeli!

Devran dönecek ve sünnetullah tecelli ederek hak ve adaletin hakim olduğu yani Nebevi müjde olarak ‘Sana’dan Hadramevt’e yalnız bir kadının Allah’tan başkasından korkmadan yolculuk edeceği’ günler geri gelecektir.

Tuna kıyılarında dolaşan akıncıların geri döneceğinden asla umudumuzu kesmeyelim. Endülüs’te parlayan güneşimiz dünyanın en doğusundan yeniden doğacaktır ve en batısına kadar yeniden aydınlatacaktır.

Taşıdığımız hasret; geçmişin büyük medeniyetlerine değil, geleceğin muhteşem geri dönüşlerine şahit olma arzusundan ibarettir. O günleri bir görmüşte biz olmak arzusu...

27 Ekim 2017

Irk ile İslam’ı ‘Özel’leştirmek

Temel bilgileri sıralayarak başlayalım:

Irk, insanların hakkında seçme hakları olmayan Allah’ın takdir ve tayini ile dahil olduğu ve değiştirilemeyen bir özelliktir. Bu sebeple diğer seçemediğimiz özelliklerimiz gibi onunla da başkalarına üstünlük taslamamız mantık dışı bir davranış şeklidir.

Adem(a)’in çocukları farklı renkleri ve dilleri ile yeryüzüne yayılarak yerleştiler ve karışıklıklar ile değişen diller yahut renklere rağmen genel olarak belirli ırklara ait olarak yaşayarak bugünlere geldiler. Bu karışıklıklar olayını basit algılamamak gerekiyor zira bir teste göre deneklerden bir çoğu nefret ettiği yahut düşman gördüğü ırka genetik olarak daha yakın çıkabiliyor.

Tarih boyu yaşanan olayların büyüklüğüne göre toplumların yapıları değişmiş ve gerek ırklar gerekse diller bizim sandığımız ve istediğimiz anlamda ‘saf’ olarak kalamamıştır. Bu durum hemen her ırk için geçerlidir.

Irklar ve diller Allah’ın kudret nişaneleri ayetlerdirler ve kendileriyle Rabb Teala’nın azameti idrak edilir, ibret alınır ve teslimiyetle imanlar güçlendirilir.

Bir nesle mensubiyetten memnun ve mutlu olmak aklen mümkündür ve dinen caizdir. İnsanın kendi atalarının yaptıkları ile iftihar etmesi de ırkçılık değildir eğer atalarının yaptıkları işler hayırlı ve doğru işler ise... Değilse, zulüm ve rezaletlerle övünmek ahmaklıktır ki bunu yapan ırkçı olsa ne olur olmasa ne olur?

İslam, insanlar arasında değer yargısı olarak, ırkları yahut başka meziyet veya özellikleri değil ancak Allah’a olan takvayı tayin etmiştir.

‘Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haberdar olandır.’ Hucurat 13

Ecdadımız olmalarıyla iftihar ettiğimiz Osmanlılar ‘cihadu fillah’ niyeti ile Avrupa içlerine seferler düzenlerken muhatapları onların neslen Türk olmaları sebebiyle düşmanlarını böyle isimlendirmiş, yüzyıllar boyu devam edegelen ve halen de unutulmayan bir İslam düşmanlığını Türk düşmanlığı olarak ifade etmiş ve benimsemişlerdir. Osmanlı ordusunda İslam’ın her ırkından insanlar olduğu gerçeği tartışılamaz ancak hakim idarecilerin Türk olması Avrupalıları bu kanıya itmiştir.

Hatırlamak istemeyeceğimiz ama unutulmaması gereken Bosna soykırımında Sırplar, Boşnakları ‘Türk’ oldukları için öldürüyorlardı. Bu bir ırkın değil İslam’ın temsiliyetinin adı idi. Ancak dikkat edelim ki bunu böyle bilen ve bu şekilde kullananlar İslam’ın düşmanları idi. Onlara göre İslam’ı kabul eden herkes Türk oluyordu. Halbuki Boşnaklar müslüman olduktan sonra da Boşnak olarak kalmış, dilleri ve gelenekleriyle yaşamaya devam eden bir ırkın temsilcileri olmuşlardı.

Bu örnekten yola çıkarak günümüzde meşhur bir şairin önderlik ettiği ‘Türklük müslümanlıktır, müslüman olmayan Türk olamaz’ temelinde kurgulanan bir fikri değerlendirelim.

İlk akla gelen sorun olarak ise; ‘eğer Türklük bir ırk değil dava/din mensubiyeti adı ise kendini Türk olarak bilen milyonlarca insanın ırkı nedir?’ sorusunu ortaya koyalım.

Neticede Türklük bir ırktır ve tarihi bilgi olarak halen devam eden farklı bölgelerde yaşayan hatta farklı diller konuşan bir ırktır. Zaman içinde dil, din ve kültürler sebebiyle birbirinden uzaklaşan ve kendilerini farklı ırk isimleriyle ifade edenlerin olması bu gerçeği değiştirmez.

İslam’a mensup olanların dil ve dültürlerini muhafaza etmeleri İslam’ın her müslümana sağladığı temel haklardan dolayıdır. Yoksa bazılarının sandığı gibi, İslam’dan uzaklaşan Türklüğünü kaybetmez. İnsanlar Allah’ın dininin adalet ve özgürlüğünden mahrum kalınca uğradıkları baskılar sonucu dillerini ve kültürlerini unutabilir yahut terkedebilirler.

Aynı şekilde yüzyıllar boyu Osmanlı hakimiyeti altında yaşayan onlarca ırk, ne dillerini ne de kültürlerini kaybetmemişlerse bunun temel nedeni İslam’ın Osmanlıların devlet düzeninde temel esas olması sebebiyledir.

Dedemle iftihar ediyorum; bir Osmanlı Türkü olarak mukaddes toprakları muhafaza etmek için Yemen'e Mezar’ul Etrak (Türk Mezarlığı) ismini verdiren ordunun neferiydi... Ancak dedemi ben seçmedim; tam aksine 1921’de Antep’i kuşatan ve 11 ay boyunca karadan ve havadan bombalayan Fransızlara müslümanların evlerini gösteren bir hain de olabilirdi!

Salih bir nesil de Allah’ın nimetlerindendir.

13 Ekim 2017

Savaş ve umut

İnsanoğlu daha dünyaya gelmeden bilgisi gelmiş ve kan döküp fesat çıkaracağı bilinmişti. Kabil’den bu yana kan dökmeye devam ediyoruz ve bunun kıyamete kadar son bulmayacağı da malum. Savaşsız bir dünya romantik bir hayalden ibarettir ve çoğunlukla sömürge ülkelerinde halkların tesellisi olarak gündeme gelir. Müstekbir zalimler için zaten savaşların bitmesi onların da sonu olacağından düşünmek bile istemezler, zira kanla beslenen bu vampirler için savaş besin kaynağıdır.

Müslümanlar içinse savaşın hoşumuza gitmeyen bi şey olduğunu (bakara 216) bildiren ayetten de anladığımız üzere savaş pek insanoğlunun seveceği bir şey değildir ancak fıtratı tahrif olanlar müstesna! Hayır ve şerrin keyiflere tabi olmadığını da buraya ekleyerek devam edelim.

Hulasa biz savaşı sevmeyiz, istemeyiz ancak başımıza gelirse de sabreder ve mücadeleye devam ederiz. Büyük günahların birinin de savaştan kaçmak olduğunu biliriz.

Savaş özellikle günümüzde kitle imha silahları sebebiyle adaletini kaybetmiştir. Masumların korunmadığı ve herhangi bir hukukun geçerli olmadığı savaş dönemlerinde halklar büyük acılara muhatap oldular ve halen olmaya devam ediyorlar. Sahipsiz Müslüman yurtlarının tarumar edilmesiyle Müslüman halkların katliam ve sürgünlerle sistematik soykırımlarıyla karşı karşıya olduğu bir devirde herhalde kimse savaşın iyi bir şey olduğunu savunmayacaktır. Elbette savunma ve varlığını muhafaza için saldırma gibi temel savaş gereklerini istisna tutuyorum.

Güncel haberlerin peşpeşe görüntülerini gözlerimize soktuğu bu adaletsiz ve hukuksuz savaşların insanları ne büyük ızdıraplarla boğduğunu görüyoruz. Can verenlerin kurtuldu kabul edileceği bir zillet ve meskenet devrindeyiz.

Temel insani refleks olarak hepimiz yaşamak isteriz. Daha da ilerisi aile ve yakın çevremizden başlayarak yurtlarımızın halklarının yok edilmesini göze alamayız.Sukunet içindekulluğunu ikame etmek arzusu hiçte garipsenmeyecek bir temennidir.

Yakınımızda olması ve bizleri de direkt etkilemesi sebebiyle Suriye örneği karşımızda ders gibi duruyor. Sürgünler ve ölümlerle yıllarını geçiren bu halkın sığındıkları ülkelerde muhatap oldukları zillet ayrı bir musibet iken, yurtlarında kalmayı tercih edenlerin bombalardan korunmak ve belki de normal bir hayat sürebilmek için ne kadar küçük olsa da bir umut ışığına ihtiyaçları elle tutulur derecede coğrafyayı kaplıyor.

Savaştan önceki hayatlarını hayıfla arayanlar hiçte az değilken bizim bunları kınamak gibi bir lüksümüz yoktur. Bedel ödeyenlerin ve kan dökenlerin seyredenlerden daha çok konuşma hakkının olduğunu tartışmaya bile gerek yok. Uzaktan hoş gelen yalnız davulun sesi değil, aynı zamanda bombaların ve mermilerin de sesi uzaktan hoş geliyor olabilir.

Fakat gerçek hayatta savaş film setlerinden oldukça farklıdır…

Umuda gelince özellikle çaresiz bir girdaba tutulmuş gibi savaşın pençesindeki ülkelerde hayatta kalmak ve geleceğe dair hayaller kurabilmek için her türlü umut geçer akçedir. Herşeyini kaybetse de umudunu yitirmediği sürece insanoğlu bir gün bir yerde ayağa kalkar ve kendine ait olanı yeniden ister ve alır. Bunun ömürlerle ve nesillerle de alakası pek azdır. Bazen geri dönüşler kısa sürerken, büyük yıkımlardan sonraki dönüşler nesiller boyu sürebilmektedir. Devirlerden devirlere aktarılagelenve nesilden nesle devredilen davalar için bu pek zor bir iş değildir. Dünya kurulalı beri bu günler insanlar arasında dönüp durmaktadır. (Ali İmran 140)

Filistin’de en çok şaşırdığım şeylerden biri, çocukların ve gençlerin bir dizi oyuncusu hayranlığı idi. Öyle ya hayatın işgal altında, her gün öldürülüyorsun, hanen başına yıkılıyor, mescidlerine izinsiz giremiyorsun, temel insani hayat standartlarından neredeyse tamamen mahrumsun ama bir dizi oyuncusunun hele de tamamını hiç izlemediğin bir hikayenin hayali kahramanının hayranısın. Yeterince garip evet ama onlar bunu düşünmüyorlardı, bütün mesele senaryo gereği de olsa onların işgalci düşmanına dışarda bir el kurşun atmıştı. Tanıdık ve sevilen bir el…

İşte umudun insanı nasıl ve nerelere bağlayabileceğine dair şahit olduğum en ilginç örneklerden biri bu idi.

Evet savaş iyi bir yol değil, işgaller ve katliamlar yaşamayanlar için masal gibi, sürgünler ve vatansızlık bir roman adına benziyor olabilir ama hayata tutunmak ve sevilecek şeyleri sevmek, kayıplara kederlenmek, sahip olduklarını özlemek çok insani ve masum duygular. Anlamaya çalışmak en iyisi…

27 Eylül 2017

Küçük düşünüyorum

Modern dünyanın biz insanlara sunduğu hayat tarzı ve bizim aslında yaşamak istediğimiz hayat düzeni arasındaki makas açıldıkça seçmekte ve duruş tayin etmekte zorlandığımız bir vakıa. İstemediğimiz şeyleri kabullenmek, tolerans göstermek bir yana bizzat biz onları yaşamak zorunda kalabiliyoruz.

Büyük olayları ya da büyük toplumları hayal ettiğimiz şekle büründürmek hayalden öteye geçemiyor ve biz bunu kabullenmekte ya da bu gerçeğe inanmakta zorluk çekiyoruz. Bir bakıma hepimiz biraz hayalperestiz ama bunu da kabullenemediğimizden kendimize ütopik isimler yakıştırıyoruz.
Kurguladığımız bu hayali dünyada kendimize layık gördüğümüz ve tabii ki senaryosunu kendimiz yazdığımız rolü gayet başarılı biir şekilde ortaya koyuyoruz. Orta oyunumuz bir de çevremizden alkış aldı mı değmesin kimseler keyfimize; bizden iyisi zor bulunur zaten!

Sorumlu olmadığımız ve dünya da ya da ahirette hakkında hesaba çekilmeyeceğimiz o kadar çok meşgalemiz var ki, bunlardan bir kısmından kurtulsak belki de en çok şikayet ettiğimiz vakit derdimiz yahut stres gibi çağdaş rahatsızlıklarımız son bulacak. Bütün mesele bu meşguliyetlerimizin gerçekten hakkında hesaba çekileceğimiz konular olup olmadığını doğru tayin etmekten ibaret aslında. Ve tabi ki buna önce kendimiz inanacağız, inandığımız gibi de pratiğe dökeceğiz ki netice alabilelim.

Her birimiz kendi çapında çok değerli ve eşi benzeri olmayan insanlarız, bu konuda sanırım kimseyle ihtilafımız yoktur. Ancak gücümüzü biraz abarttığımız da pek tartışılmayacak kadar net olarak ortadadır.

Sıradan bir insan ve kendi halinde bir müslüman olarak dünyanın seyrini etkileme şansımız olmadı pekte olacak gibi görünmüyor. Bu biraz ergen devrimci hayali olarak gençlerde yaşamaya devam etse de hayatın getirdikleriyle götürdükleri arasında denge kurabilmiş olanlar bu cevval fikir fırtınasının ancak baştan saç götürmeye yarayan bir etki yaptığını bilirler.

Öyleyse boş işlerle uğraşmaktan biraz kaçınmak ve kendi çap ve gücümüze uygun ve kesin olarak hakkında hesaba çekileceğimizden emin olduğumuz konularla ilgilenmek gayet akıllıca bir iştir.
Dünyası hakkında bu hassasiyeti hemen herkes edinmiştir de din hususunda pek genel bir duruşumuz yoktur. Mesela hakkında hepimizin fert fert hesaba çekileceğinden kimsenin kuşkusu olmayan konulara en net örnek namazdır yahut oruçtur. Bunlara göstermediğimiz hassasiyeti dünyaya İslam davetini ulaştırmaya hatta adalet götürmeye kalkışarak telafi edeceğimizi sanmamız büyük bir gaflettir.

Sözün kısası; hepimiz küçük düşünerek kendi işimize bakabilirsek dünyamız için olduğu kadar ahiretimizi için de hayırlı olacaktır.

Kendimiz ve ailemiz için elde edeceğimiz hayırlar hakkında hesaba çekileceğimiz en önemli işlerdendir. Ehlimizi cehennem ateşinden korumak hususunda mazeretimizin olması ihtimali çok azdır.

Bu sebeplerle küçük düşünüyorum ve büyük konular yerine küçük şeylerle uğraşıyorum. Kendim ve sevdiklerim için temennim budur:Hesaba çekilmeyeceğim işlerle meşgul olmaktan Allah'a sığınırım, hesaba çekileceğim işlerle amel etmeyi umuyor ve istiyorum...

09 Eylül 2017

Islah veya İmha

Hayatımızın değişik dönemlerinde hoşumuza gidenler kadar beğenmediğimiz şeylerle de karşılaşırız, öyle ya dünya bizim keyfimize göre tasarlanmadığı gibi kainatın kaderi de elimizde değil.
 
Bunlardan bir kısmından kaçınma fırsatımız olabildiği gibi bazılarına da gayri ihtiyari maruz kalır, rahatsız olur, cefasını çeker, sonuçta çaresiz katlanırız. Bir de gücümüzün yettiklerini değiştirmek gibi insani bir hevesimiz vardır. Bu heves öylesine doyumsuz ve sınırsızdır ki, imkan verilse dünyanın şeklini bile değiştirmeye kalkarız.
 
Sözkonusu dinimiz olunca değiştirme ve hevesimize uydurma faaliyetleri esasında dine muhalifte olsa biz ona bir kılıf bulmaya çalışır, etrafından dolaşır, bazı hakikatleri örter, bazılarını değiştirir sonunda ortaya hoşumuza giden bir din anlayışı ve yaşantısı koyar keyfimize bakarız.
 
Yüzlerce yıllık İslam tarihinin her türlü devranından süzülüp bize ulaşan hakikatleri ve dinin alametleri de dahil herşey bizce yeniden yorumlanmalıdır. Kafamıza uymayan rivayetleri ve yorumları reddetmenin bir yolunu buluruz. Bunca zamandır bizden akıllısı gelmemiştir zaten dünyaya!
 
Yaşadığımız fetret dönemine "etrafına cami ağyarına mani" bir duruş çizemediğimizden olsa gerek, geçmişin şartlarında gerekli görülmüş ve kurumlaşmış ancak günümüzde dinin ilk iliği olan "hilafet" müessesi olmadığından kontrol edilemeyen, denetlenemeyen ve istismar edilen bazı yapıları ve yaklaşımları yok etmek bize en kolay ve hevesimize en uygun yol olarak geliyor.
 
Nakil temelli İslami ilimlerin eğitimlerinin icra edildiği medreselerin neredeyse yok edilmiş olmaları ve ilmin çağdaş popülist kültürde yer bulamaması ile artan cehalet ortamında kendileri de o kürsülerden az da olsa nasiplenmiş bazı yenilik heveslisi hocalar mirasına kondukları İslam'ı babalarının malı addetmeye ve kendi keyiflerine uydurma gayretiyle geçmişi silmeye, naklin altın halkalarını koparmaya yelteniyorlar. 
 
İslam'ın iman, islam ve ihsan sacayağı üzerinde duran hakikatlerini temsil eden gerek kelami, gerek ameli gerekse tasavvufi kaynak ve birikimlerini yok saymak veya yok etmeye yeltenmek bu asırlardır alemi gölgeleyen ulu çınarın köklerini kesmeye kalkmaktan başka birşey değildir.
 
Sahih akidevi ve ameli mezhepler kadar sahih tarikatler de bu dinin vazgeçilmez kurumları ve muhafızlarıdırlar. Herhangi bir itikadi ya da ameli sapkın mezhepten dolayı nasıl kelami ve ameli mezhepleri yok sayamıyorsak sapkın tarikatlerden dolayı da zühd ve takva mümessili tasavvufi yapıları da yok saymaya ya da yok etmeye kalkışamayız.
 
Bu dinin günümüzde yahut gelecekte ilk nesiller gibi anlaşılarak yaşanmasının sağlanmasında iman, islam ve ihsan konularında her bir müslüman ferdin zaruri bilgi ve amele sahip olması mutlak ve vazgeçilemez bir husustur.
 
Gelişen dünyada sahip olunan zenginliklerin artması ve nimetlerin ayaklarımıza serilmesi şüphesiz hepimizin en ağır imtihanlarından biridir. Nebi(‎ﷻ) tarafından "vehn" olarak isimlendirilen "dünya sevgisi ve ölüm korkusu" bizim felaketimizdir. Bunlardan korunmanın ve kurtulmanın yolu ihsan üzere ameldir ki zühd ve takva onun ayrılmaz parçasıdır. İmparatorluklar dönemlerinde tasavvufi yapılara daha çok ihtiyaç duyulması da bundandır.
 
Bugün yapmamız gereken, mirasımızı imha değil ıslahtır. Gerek itikadi gerek ameli gerekse tasavvufi alanlarda bid'at ve hurafelerden temizlenmeye, sünnetle donanmaya ve bu dini hakkıyla temsil etmeye niyetlenmek ve bu maksatla hareket etmek durumundayız.
 
Kaybedecek ne bir ferdimiz ne de bir kurumumuz var, yeterince zaman ve insan kaybettiğimiz ortadadır. Zararın neresinden ama doğru bir şekilde dönersek o kardır. Temel sorunumuz varlığımızı devam ettirmek ve mirasımızı gelecek nesillere aktarmaktır.
 
Bu hengamede tutunabildiğimiz her dal ile bu dine sarılmak ve sarılanlarla omuz omuza vermek zorundayız. Düşmanlarımız bizim farklılık ya da tartışmalarımızdan zevk almakta, birbirimize düşmemizden beslenmektedirler.
 
Herşeyi zamanına ve yerine bırakmak ve bu zor zamanlarda sağlam durmak hepimizin hayrına olacaktır. İnsanları dünya ve ahirette kurtuluş ve faydalarına olacak yola çağırmak asli vazifemizdir. 
 
Kader bize bu fırtınalı fetret devrinde seyahat nasip etti, sahili selamete varmak uğrunda kardeşlerimizin kahrına katlanamazsak derin sularda boğulmak ya da balıklara yem olmak kaçınılmaz olacaktır.
 
Allah sonumuzu hayreylesin...

31 Ağustos 2017

Kurbanların bayramı mübarek olsun

Binlerce yıldır kimler geldi, kimler geçti... 
Tarih sayfaları, gelip-geçenlerin hikayeleriyle doludur. Ardından söylenenlerden ve söyleneceklerden hiçbirinin haberi olmadı. İçlerinden kimileri bunu da dert edindi ve ardında bir güzel hatıra (yad-ı cemil) bırakabilmek için gayret sarfetti.
"Bana, sonra gelecekler içinde iyilikle anılmayı nasip eyle!" (Şuara 84)
İşte peygamberler bu noktada da hep bütün insanlığa örnek oldular. İnsanlık bütün güzellikleri onlardan öğrendi! Geldiler, ama bir daha hiç gitmediler.
Adem, Nuh, İbrahim, Musa ya da İsa denildiğinde kim oldukları hemen bilindi. Hep güzel hatıralarla anıldılar. Muhammed(sas) denilince baharın bütün goncaları patladı!
İbrahim(as) onlardan biri, hanımı Hacer ve oğlu İsmail(as) ile öyle hatıralar bıraktılar ki; Allah onların hatıralarını insanlara 'din' kıldı!
İbrahim(as), dost bir peygamber, güzel bir eş, fedakar bir baba idi. Bir emirle getirip Hacer ve minik İsmail'i kuru ve kara taşlarla dolu bir ıssız vadiye bırakıp gitti. Sonra bir emirle eline bıçağı alıp ciğerparesini yatırdı yere.
Sonra bir emirle geldi, Kabe'yi İsmail(as) ile birlikte inşa etti yeniden.
Haccı ilan etti bütün dünyaya! Vakfeyi ve tavafı hatıra bıraktı.
Ateşin bile yakamadığı bir büyük hatıra oldu!
Hacer, ne büyük bir kadındı! Hacer, siyah tenli idi. Hacer, insanlığın yüzakı, gönül aydınlığı, kurtuluşu, umudu, peygamberlerin duası, meleklerin sevdası Muhammed(sav)'in soyuna anne oldu.
Öyle bir kadın idi ki; Allah onun evladı için koşuşturmasını bize ibadet kıldı. O gün bugündür insanlık Hacer gibi koşar durur Safa ile Merve arasında.
Neslinin felahı için dualarla! Zemzem, Hacer o suya 'zemzem' dediği için hala zemzem! Allah onun duasına öyle bir icabet etti ki; cennet pınarlarından dünyaya su gönderdi. İçilmekle eksilmez ama hiç te taşmaz bir pınar oldu!
İsmail(as), kurban oldu, kurban olmayı öğretti! Başını, Alemlerin Rabb'inin emrine öyle bir eğdi ki; semada melekler bile gıbta ettiler. Kurban olmanın adı oldu İsmail! İki kurbanlığın çocuğu Muhammed(sas)'e atalık etme şanına ulaştı.
Mekke gibi bir şehir kurdu. Peygamber oldu, haccı öğretti insanlığa.
Bir baba, bir anne ve bir kurban çocuk, tarihe yön verdiler.
Geldiler, ama hiç gitmediler ve asla gitmeyecekler! Öyle büyük hatıraları var ki; hem anlatılır, hem yaşanır, ama her nesille yeniden canlanır, yeniden büyür!
Kurban ve Hacc onların hatırası olarak kıyamete kadar devam edecek.
Haccetmek için ihramına her giyen onların geçtiği yollardan geçip günahlarından arınacak; şeytana ve avanesine düşman, Allah ve kullarına dost olacak.
Kurban kesmeye her niyetlenen bir İbrahim olup, kendi İsmail'ini alacak bıçak altına!
Atamız İbrahim(as)'e selam olsun!
O'nun sünnetini bize de sünnet kılan, bayram kılan Mekke'nin ümmisi Muhammed(sas)'e selam olsun!
Ve kıyamete kadar bu yolu izleyerek öksüz ve yetimleri sevindirenlere, Allah için birbirine 'kurban' olanlara selam olsun!
Kurbanların bayramı mübarek olsun…

26 Ağustos 2017

Muhasebe

İnsan için hayat, hakkında her türlü fikir yürütülebilecek olaylarla doludur. Hemen hepimiz her olay hakkında mutlaka birşeyler bilir, düşünür ve bunu dillendiririz. Yaratılışımız ve biraz da yetiştirilmemizde etken olan genetik altyapı ve çevresel faktörler bizi durdurulamaz birer analiz makinasına dönüştürebiliyor.
Oysa ‘ilmin yarısı, bilmiyorum demektir.’
Maalesef işin bu yönünde de halimizin pek farkında değilizdir. Olaylar hep o bildiğimiz yarıya denk geliyor!
Türkçemizin manası en derin ve en yaygın hatta okyanus derecesinde bir deyimidir, 'hariçten gazel okumak', onsuz yaşayamayız adeta! Her konuda konuşmak ve her duyduğunu aktarmak aklı başında bir insan için cinnettir. Bunun toplumsal bir normalliğe dönüşmesi hiç bir şekilde yapılanı doğrulamaz sadece cinnetin toplumsal bazda yaygınlaştığını gösterir.
Hakkında bilgi sahibi olmadığım konularda kanaat belirtmekten ve dahası insanları da o kanaate yönlendirmekten Allah’a sığınırım.
İçinde bulunduğumuz bir tür ‘medya çağı’nda hepimiz haber ve yorumlarla dünyaya bakıyoruz. Kaynaklarımız işte bu sebeple çok ama çok değerli. Tıpkı içtiğimiz suyun kaynağının temizliğine dikkat etmek zorunda olduğumuz gibi aldığımız haberlerin kaynağına da dikkat etmek zorundayız. Aksi halde pis suyun midelerimizi bozduğu gibi, pis bilgi de aklımızı ve hatta iz’anımızı bozacaktır.
Karışıklığın en yoğun olduğu yer ve zamanlarda yaşıyoruz ve doğal olarak o karmaşa ortamlarından gelen haberler de daha çok kafaların karışmasına ve kanaatlerin sakat doğmasına vesile oluyor. Bunun en net örneği ise hepimizin günübirlik içiçe yaşadığımız Suriye meselesidir.
Bunun yanısıra salih amellerin en değerli olduğu yerler, şeytan ve nefsin de en çok azdığı yer oluyor. Menfaatlerin ve dünyalık heveslerin etkisinde kalanların umutları törpülediğine rastlıyoruz. Elleriyle ve dilleriyle mazlumların yanında yer alan şahitlerin seslerinin daha çok duyulması gerekirken, hariçten gazel okuyanlar meydanları ele geçirebiliyor. Ve şeytan herkesin kalbine bir ‘acaba’ düşürerek adımları yavaşlatıp hatta tümden durdurabiliyor. 
Şüphesiz şeytanın iğvası ve nefislerin azgınlığı her devirde islami hayatımızın en zor engelleri oldular ve öyle devam edecekler. Ne biz şeytansız bir dünya görebileceğiz ne de nefislerimizi yok etmemiz mümkün olacak! 
Bu durum salih amellere, ne fiilen katılacakların ne de yardım edeceklerin ecrine asla zarar vermez yeter ki niyetler sahih olsun ve yapılacak işler iyi araştırılıp yapılsın. Meğer ki hata etsek bile ecrimiz devam eder, bu Allah'ın va'didir ve O'ndan daha çok va'dine sadık olacak yoktur.
Yani müslümanlar hatalar edecek ve biz onlara her şekilde destek olmaya, yardım etmeye devam edeceğiz! Biz onları hatasız insanlar oldukları için değil; Aziz ve Kahhar olan Allah’a inanılması gerektiği gibi inandıkları ve O’nun Rasulü’nün getirdiklerine ve öğrettiklerine yine O’ndan bize aktarıldığı sarıldıkları, sonra da bu yolda güzel örnekler olan salihlerin yollarını takip ettikleri,  Allah için zulme karşı mücadele ve mücahede ettikleri için seviyoruz. Hataları için imkanı olanlarımız nasihat edecek ve düzeltmek için yapabileceğimiz birşey varsa yapacağız, değilse hataları yayıp ğıybet ve nefrete sebep olmayacak ancak selim bir kalple dualar edeceğiz, zira dua rahmete vesiledir.
Örneğimize dönecek olursak; Suriye bugün dünyanın tüm şeytanlarının cirit attığı ve herkesin kozunu paylaştığı bir savaş alanına dönüştü, haliyle karmaşa ve anlaşmazlıklar kadar menfaatler ve ihanetler de orada savaşıyor. Biz yalnız gözlerimizle gördüklerimizden ibaret bir dünyada yaşamıyoruz. Görünmeyen ordularla da savaşmak zorundayız!
Her birimiz bir tek şeyden kesin olarak emin olabiliriz; o da kalplerimizde yalnız bizim ve Allah'ın bildiği niyettir. İşte bu niyet sahih olur ve yalnız Allah'ın rızasını gözetir isek üzerimize düşeni yapmış olarak hayatımızı devam ettirir o hal üzre de can veririz inşaallah. Niyetlerimizi sık sık kontrol etmek ve risklerimizi gözardı etmemek, kişisel gönül huzurumuz için olduğu kadar, bir ferdi olduğumuz toplumun ruh yapısını oluşturan bir parça olmamız hasebiyle umumun hayrına olacaktır. 
‘Elimizden ve dilimizden insanların emin olduğu’ bir hayat yaşayabilmek elbette kolay olmayacak ve şeytan ile avanesi üstümüze gelmeye devam edecektir. Biz de kalplerimizi ve niyetlerimizi ‘sünnet ve cemaat’ içinde kalarak terbiye ve kontrol edeceğiz ki ümmet olmanın rahmet ve bereketinden faydalanalım. 
Umarım Allah kalplerimize sekinet verir ve bizi hayra meylettirir...
Her birimizin üzerinde emeğimiz olan birilerinden beklentilerimiz ve dahası hesap sorma ya da en azından sorgulama hakkımız vardır. Aileden başlayarak ümmete varıncaya kadar kademe kademe sorumluluk ve etkileri itibariyle çeşitli derecelerde de olsa muhataplarımızla münasebetlerimiz hayatımızın dahası ahiretimizin de göstergesidir. 
‘Yaşadığımız gibi ölecek, öldüğümüz gibi dirilecek ve dirildiğimiz gibi muamele göreceğiz!’
Kendilerine karşı sorumluluklarımız olan insanların bizi hesaba çekme haklarının olduğunu gözardı etmezsek karşılaşacağımız tenkit ya da sorgulamalarda daha basiretli ve hayırlı yollar bulacağımız büyük bir ihtimaldir. 
Belki de en çok ihtiyacımız olan ve en büyük kaybımız olarak karşımızda duran şey adalettir. Nefislerimize karşı adil olmak durumundayız; kendimizden hem de güç ve kapasitemizi bile bile yapabileceğimizden fazlasını beklememek ve fazlasına talip olmamak gibi. Aile fertlerimize ve çevremizdeki diğer yakın münasebetlerimiz olan insanlara karşı da aynı şekilde adil olmak zorundayız. Verdiğimizden fazlasını beklemek ya da sahip olduklarından daha fazlasını istemek adaletin zeminini yok eden hususlardır.
Yaşadığımız topluma adil bakmak, adil davranmak ve adil beklentiler içinde olmak, ‘elimizden ve dilimizden insanların emin’ olacakları bir şahsiyet sergilemek, insanların en hayırlısının ümmetinden bir fert olduğumuza muarız ve hatta düşmanlarımızın bile şahitik edecekleri adalet ve hakkaniyetin canlı birer temsilcileri olarak yaşamak, yürümek ve durmak varlığımızın ve adımızın anlamıdır.
Adalet, hakka yol vermek ve zulme mani olmak şeklinde özetlenirse belki meramımın anlaşılması kolaylaşacaktır. Bunu pratiğe dökerken sahip olduğumuz fıtri meziyet ve karakter kalitesi ortaya çıkacak ve asıl hak sahibi bizden olmayanlar ve belki de zulmedenler bizden olanlar iken adaleti ayakta tutma başarısı gösterebilmek dünyanın gördüğü, göreceği en güzide insan toplumunun temelini ortaya koyacaktır.
‘Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletten ayrılmaya yöneltmesin. Adaletli davranın; bu takvaya daha yakındır. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah sizin işlediklerinizden haberdardır.’ Maide 8

22 Ağustos 2017

Kendimizi kurtaralım

Dünya hayatı sabahlar ve akşamlar yurdudur; aydınlık ve karanlıklar, gündüz ve geceler, galibiyet ve mağlubiyetler, hayat ve ölümler, tokluk ve açlıklar, mazlum ve zalimler, mü’min ve kafirler, barış ve savaşlar...
Size bir yara dokunduysa karşı topluluğa da benzer bir yara dokundu. Allah'ın gerçekten iman etmiş olanları ortaya çıkarması ve aranızdan şehidler edinmesi için bu günleri böyle aranızda döndürürüz. Allah zalimleri sevmez. (Ali İmran 140)
Bu günler aramızda döner durur ve nihayetinde dünya hayatı son bulur ve adalet mutlak ve şaşmaz bir şekilde icra olunur ki o gün ‘din günü’dür.
Öyleyse ne sevinçlerimizde haddi aşmamalı ne de hüzünlerimizde kendimizi kaybetmemeliyiz. Sevinilecek işlerde elbette memnun oluruz ancak haddi aşmamak demek o başarı ya da galibiyetin sebeplerinin tahakkuk ettiği ve Kadir-i Mutlak olan tarafından bahşedildiğini unutmamaktır. Kayıp ve hüzünlerde haddi aşmak ise yine o takdiri gözardı ederek, umutsuzluğa ve çekişmeye meyletmektir. Her iki halde de başa gelenin kaderin neticesi olduğunu kalbimizden çıkarmadan hata ve eksiklerimiz için fert fert tevbe ve istiğfar etmek ise üzerimize vaciptir.
Sahabe kader mevzuunda konuşmayı ve soruşturmayı hiç hoş görmediler. Onlara biri bu konularda yanlış bir söz ya da tavırla geldiğinde ise genel olarak benzer manada nasihatlerde bulundular. Bunlardan İbn-i Abbas(ra)’dan gelen şu rivayeti buraya almakla yetinelim:Kadere iman; başına gelen bir musibetin gelmemesinin, başına gelmemiş olan bir musibetin de gelmesinin mümkün olmadığını bilmektir.
Biz çoklukla değil ancak Allah(cc)'a ve Rasul(sas)'üne itaat ile başarı elde eden aksi halde ise rüzgarını kaybeden bir ümmetiz. Sahip olduğumuz güç, silahlar ve kalabalık ordular değil taat ve takvadır. Bizi yenen düşmanlarımız değil, isyan ve hatalarımızdır. Mü’minlerin Emiri Hattab oğlu Ömer(ra)’in İslam ordularına nasihatlerini içeren hutbe ve mektuplarında sık sık vurguladığı budur. Allah(cc)’ı zikri artırmak ve günahlardan sakınmak savaşa giden orduların en çok duydukları uyarı olmuştur...
Herhangi bir başarısızlık, kayıp ya da yenilgi durumunda konuya dahli olan her müslümanın başkasını bırakıp kendi hesabına tevbesi gerekir. Zira başkalarının hatalarıyla meşgul olmak -ki mutlaka vardır-ancak fitne, kargaşa ve iç çekişmelere sebep olacak ve daha da zayıflamayı getirecektir.
Oysa cephelerin en ön safında duranlar kadar en arkada evinde yumuşak minderinde safa sürenler de bu ümmetin parçalarıdırlar. Ehlinin nasihat etmesi elbette vaciptir ancak ehil olmayanların söyledikleri nasihat değil ancak dil uzatmak olur ki insanoğlu nefis taşımaktadır, Allah(cc) muhafaza eylesin, kalpleri kaydıran nefsin ve şeytanın iğvasıdır.
Herkes tevbesini yönelttiği ve halini itiraf ettiği makamdan yardım istemelidir, şikayeti olan da yine o makama iletmelidir. Hele canını ve malını vakfedip ortaya atılan yiğit ve yürekli müslümanların bu büyük fedakarlığa zerre zarar getirmemek adına, insanlarla uğraşmamaları ve yalnız Allah(cc) için çıkılan bir yola nefsani bir gölge düşmemesi için azami gayret etmelidirler. Onlar en büyük ödülün avcılarıdırlar ve küçük işlerden mustağni olmaları hem onların hem ümmetin hayrınadır.
Ey Allah(cc)’ın kulları, birbirinize öfkelenmeyin, hele kin hiç gütmeyin! Hepimiz nihayetinde kendi nefislerimizi ve ehlimizi yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden korumaktan (Tahrim 6) başka bir gayeyle yaşamıyoruz.  Ve bundan başka bir hal üzerinde ölmekte istemeyiz.
Salih ameller eden kendi lehine etmeyen de aleyhine bir iş yapmış olur. Hiç kimse bir başkasının vebalini yüklenemez!
Bir garibin yardım çağrısına koşanlar da, mustaz’af erkek, kadın ve çocuklar için savaşanlar da mutlaka esas gaye olarak Allah(cc)’in rızasını kalplerine yerleştirmek zorundadırlar. Aksi halde mükafatları dünyada duyacakları bir teşekkürden ibaret olur da ahirette nasiplerini kaybederler.
Bu sebeple hümanistlikle İslam arasında Allah(cc)’a iman ve rızasını aramak gibi dev bir fark vardır.
Şüphesiz Allah(cc)’ın boynumuza yüklediği iman kardeşliğinden kaynaklanan birtakım sorumluluklarımız vardır. Hele müslümanların rüzgarlarının kesildiği devirlerde sıkça rastlanan işgal ve işkence günlerinde bu sorumluluklar artarak devam eder. Moğol istilasını da görmüş ve atlatmış bir ümmet olarak ulemamız elbette bu gibi zamanlarda ne ile yükümlü olduğumuzu bizlere gayet net bir dille anlatmışlardır.
İbn-i Abidin merhumun Redd’ul Muhtar adıyla meşhur son devirlerin en kapsamlı ve makbul Hanefi fıkıh kitabı olan eserinde Bahr sahibinden ve Damad’dan naklettiği aynı metindeki hadise dayanan ve hadisteki  vaciptir ibaresinin farz-ı ameli (amel edilmesi farz olan) olarak anlaşılması gerektiğini söylediği şu fetva söze gerek bırakmıyor:
‘Dünyanın en doğusunda esir alınan mü’mine bir kadını kafirler henüz kalelerine ulaştırmadan önce dünyanın en batısındaki müslümanlar tarafından kuvvetle kurtarılması veya bütün müslümanların mallarını vermeye de mal olsa fidya verilip o kadının düşmandan alınması vaciptir.’
Esir bir kadın için kuvvet kullanmak yani savaş açmak ya da hepimizin tüm malvalığına mal olsa da fidye verip kurtarmak diyor, kulağımıza nasıl geliyor bu? Kalplerimiz nasıl titremesin? Edebi cümlelere hiç gerek yok! Bu Allah(cc)’ın bu ümmetin boynuna taktığı bir şeref nişanesidir... Bir can için savaş, biri kadın için savaş ya da tüm malını feda et ama onu kurtar!
Bu herbirimizin teker teker sorumlu olduğumuz, mükellef bulunduğumuz bir fetvadır. Zira bugün sayısı belirsiz mü’mine kadın esirdir ve bir kurtarıcı, yardımcı beklemektedir!
İşte biz buna kendi nefislerimizi kurtarmak için mecburuz. Mağdur ve mazlum müslümanlar sebebiyle sırtımıza yüklenen vebalden kurtulmak ve cehennem ateşinden beri olabilmek için buna mecburuz.
Kendimizi kurtaralım diyorum yani kardeşlerimizi kurtaralım yoksa onların değil bizim halimiz harap olur!
Ey iman edenler! Bir toplulukla karşı karşıya geldiğiniz zaman kararlılık gösterin ve Allah'ı çokça anın ki başarıya erişesiniz.
Allah'a ve Peygamber'ine itaat edin ve çekişmeye girmeyin. Yoksa gücünüz, devletiniz gider. Sabredin. Allah sabredenlerle beraberdir. (Enfal 45-46)

08 Ağustos 2017

Allah dilediğini alçaltır!

Allah’ın kullarına rahmetinin ve lütfunun en yüksek ifadesi peygaberlerine vahiy yoluyla indirdiği kitaplar ve bunlarla tesis edilen hayat düzenidir. Vahyin nimetlerin en büyüklerinden olduğunu vahiy temelli fıtrat düzeninden çıktığımızda başımıza gelenlerden gayet iyi anlayabiliyoruz. Haramların hayatımızı kararttığı gerçeğinin ispata ihtiyacı olmayacak derecede ortada olduğu bir devirde yaşarken vahyin bereket ve rahmetini de yokluğuyla idrak ediyoruz.

Bu rahmet ve bereket kaynağının insanlar arasındaki temsil yani yaşayan güzel örnek olma görevini yerine getiren peygamberlerden bağımsız düşünülmesi ise herhalde insan aklının kendine kurduğu en tehlikeli tuzaktır. Şeytan için değiştirme yahut ortadan kaldırma imkanı bulunmayan vahyin son ve mükemmel hali Kur’an için düşünülebilecek daha etkili bir tahrip metodu herhalde bulunamazdı.

Vahyin yaşanmasına verilen umumi isim sünnettir. Sünnetin değişik şekilleri olduğu gibi tespit ve naklinden dolayı farklı mertebe ve değerde olanları da vardır. Bu tamamen teknik konular diyecebileceğimiz ve işin ehli alimlerce mutlak iman, muhteşem bir muhabbet ve derin bir hürmetle incelenerek ortaya konulmuştur. Allah’ını Rasulü Muhammed(sas) artık dünyamızdan ayrıldığı için yeni bir sünnet ortaya çıkması veya yeni bir hadis sadır olması mümkün olmadığından O’nun irtihalinden sonraki yüzyıllarda devam edegelen çalışmalar artık nihayet bulmuş ve hadis ile sünnetin niteliği ve niceliği belirlenmiştir.

Herşey kayıtlara alınmış ve bize yazılı olarak aktarıldığından üzerinde herhangi bir tartışma yapılması mümkün olmayacağı gibi gereksiz de kılınmıştır. Yani bugün ortaya çıkan herhangi bir hocanın ya da kendine bir şekilde dinimiz hususunda söz söyleme hakkı veya yetkisi gören kimselerin tespit ya da takdirlerine bırakılmış bir sünnet ya da hadis kalmamıştır, yoktur!

Böyleleri son zamanlarda ülkemizde temizlenen bir dini şebekenin bıraktığı boşluğu doldurmak adeta rol kapmak için sık sık gündeme gelmeye ve sünnet üzerinden yürüttükleri tahribata elbette dini ıslah adında bir kılıf uydurmaktadırlar.

Uydurulmuş din ve indirilmiş din gibi tuhaf bir tasnifi kabul ettirdikleri kitlelerine her seferinde daha yüksek dozlarla sünnet düşmanlığını empoze etmekteler. Hadislere saldırmak için kaynaklarımızda zaten ne olduğu belli olan rivayetleri sanki dinin temel esaslarından birinde yanlış bulmuş gibi büyük bir heyecanla dillendirmekte ve bakın işte sünnet budur, hadis böyledir gibi genel ve imanları sarsıcı yaklaşımlarla ve maalesef garip bir zevkle sırıtmaktalar.

Son hafta gündeme gelen ve sünneti Rasulullah(sas)’in yetim olmasıyla özdeşleştirerek ‘hadi annenizi öldürün, bu da sünnet’ örneklendirmesiyle rezil olan, fakat düştüğü hali idrak etmekten de mahrum bırakılan, niyetinin Ehli Sünnet’in temellerini oluşturan hadisleri devre dışı bırakmak olduğu artık iyice belli olan zattan da anladık ki, Allah(cc) dilediğini böyle aşikar ediyor ama bizler anlamakta eksk kalıyoruz.

Bugün hıyanet ve sapkınlığıyla herkesin diline düşen bazı hoca müsveddelerinin de zamanında bu gibi tuhaf açıklama ve hallerini gördüğümüz halde itibar etmeye devam ettiğimiz için başımıza büyük belalar açtıklarını hatırlayalım.

Bunlar Allah’ın bize rahmeti idi ama biz göremedik. Örneğin meşhur Fetö lideri sakalsızlık ve evlenmemeyi fazilet gibi sunarken bir yandan da Nebi(sas)’i anlatırken ayılıp bayıldı ve biz umum olarak buna kandık. Müritleri hocalarının cünup olmamasını bir fazilet ve üstünlük gibi görüp aktardıklarında Allah’ın insanlar için fıtrat kıldığı bir nimeti küçümsediklerini ve peygamberlerin sünnetleri olan evlenmeyi terketmenin fazilet gibi aktarılmasının dine de insanlığa aykırı olduğunu en net şekliyle ortaya koyamadık. Oysa Allah, bize rahmet edip bu adamların salih ve sahih olmadıklarını göstermişti...

Bugün benzer şekillerde bir çok küçük adam ve onların çevrelerinde kümelenmiş bir grup insan var. Bunlar sözkonusu Alemlere Rahmet Muhammed(sas)’in bir hadisi olduğunda cengaver kesilip ortalığı yakarken kendi hocalarının her türlü zırvasını tevil ederek peşlerinden gitmeye devam ediyorlar.

Bir hoca cehenneme giden adamın kendi tarikatlarının belli bir kolundan olduğunu söylemesi durumunda ateşten kurtulacağını iddia ederken Ehli Sünnet’in hesap, mizan ve ahiretle ilgili pek çok kati itikadını yok sayarak konuşuyor ama söz geldiğinde Ehli Sünnet’in kalesi olduğunu iddia etmekten geri kalmıyor.

Bunlar da tıpkı geçmişte Allah’ın önümüze çıkartarak sapkınlığını ilan ettiği ve hallerini rahmet işareti olarak ortaya çıkarttığı adamlar gibi eğer bugün reddetmez ve tavır almazsak ileride başımıza bela edilecek hocalardır.

Allah, el-Muzill’dir yani dilediğin zelil eder, alçaltır. Bize düşen bunları görmek ve uzak durmak olduğu kadar salih ve sahih alimlerin ve hocaların değerini de daha iyi idrak etmektir.

01 Ağustos 2017

Hocalar ve Cemaatler de Sapıtabilir

İnsanoğlu dünyaya ayak bastığı günden bu yana sürekli gelişiyor, değişiyor ve yeni birşeyler keşfedip dünyayla oynamaya ve oyalanmaya devam ediyor. Allah, her birimize dünya hayatının imtihanlığına yaraşır bir süs ve eğlence yahut bir meşguliyet veriyor.

Son yıllarda özellikle 15 temmuz ile birlikte gündemimize pek yakıştıramadığımız ve aslında pek örneği de olmamış bir konu girdi. İslami cemaat sandığımız her yana yayılmış ve neredeyse herkese bulaşmış bir yapının batının bizi yok etmek için kullandığı malzeme olduğunu gördük. Silahlı örgütlerden daha etkin bir parçalama ve yok etme girişimi bu kuzu postuna bürünmüş vahşi sırtlanların tırnaklarıyla gerçekleştirilmek istendi.

Bu yeni durum yani hoca dediğimiz birilerinin hain birer örgüt lideri ve cemaat dediklerimizin de gerektiğinde eli kanlı katiller olabileceği gerçeğini hala birileri kabullenemese de ve hala birileri sempati duymaya devam etse de artık reddedilemez bir biçimde canlar ve acılarla unutulmaz bir şekilde öğretildi bize...

Bu olaydan alınacak en değerli derslerden biri de, hiç şüphesiz islami cemaat ve kurumların bizler yani katılımcı, üye, sempatizan ve sair yakınlıklarla mensup olanlar tarafından doğru değerlendirilmesi ve doğru tavır konulması mecburiyetidir.

Bu konuda hemen her cemaat kendine Kur’an ve sünnetten deliller bulmakta zorluk çekmediği ve maalesef bunlarla insanları ikna ettikleri için ancak bazı mantıki uyarılarda bulunmak mümkün görünüyor.

Bunların ilki: Şahıslar, partiler, cemaatler ve kurumlar; gelişir, değişir, sapıtır ya da hakka uyar ve bu süreç hepimizin mensup olduğu her yapı için geçerlidir. Daha açık bir ifadeyle; hak üzerinde bildiğimiz bir insan kim olursa olsun sapıtma ihtimali ile karşı karşıyadır, hak bildiğimiz bir cemaat sapma ve saptırma ihtimaliyle muhataptır. Peygamberlerden başka kimse korunmuş ve masum değildir, olamaz. Aksini iddia eden kişi ve cemaatlerden şeytandan kaçar gibi kaçınmamız gerekir.
Sahabe arasından mürted ve münafıkların çıktığı gerçeğini unutmamalıyız. Zira onlar bizim için hakka isabette olduğu gibi batıldan kaçınmakta da en güzel örneklerdirler. Günde 5 vakit müslümanlarla beraber namaz kılan bir münafık cehennemi boylarken, alnı hiç secdeye gelmemiş ve Halid(ra)’ın davetiyle iman edip sonra cihada katılan ismi kaynaklarda Goerge olarak kayıtlı Bizanslı komutan ‘inşaallah’ şehid olarak cenneti kazanmıştır.

İmanın ve küfrün garantisi yoktur! Mü’min olarak akşamlayıp kafir olarak sabahlayanlaar olabileceği gibi kafir olarak sabahlayıp mü’min olarak akşamlamakta hiç uzak bir ihtimal değildir.

Kimsenin halinden ve istikbalinden emin olamayız. Öyle ya meşhur hadisedir; Mü’minlerin Emiri, Raşid Halifelerin ikincisi, adalet ve hakkın tatbikatçısı, Ömer’ul Adil, Ömer’ul Faruk bile acaba münafıklar listesinde ben ya da yakınlarımdan kimse var mı diye merak edip dururken, kim için, neden ve nasıl emin olabiliriz?

Bu hususta nakledilen şu hadis ise ihtiyatın Nebevi çizgisini gösteriyor:

Sahabenin meşhur zahid ve abidlerinden Osman bin Maz’un(ra), Medine’de muhacir olarak kaldığı Ümmü Ala isimli bir kadının evinde vefat etmişti. Osman’ın haline şahitlik eden kadın:

Ey Osman, şehadet ederim ki Allah sana ikram etmektedir, dedi.

Orada bulunan Rasulullah(sas) ise müdahale ederek:

Allah’ın ona ikram ettiğini nereden biliyorsun, diye sordu. Kadın:

Bilmiyorum vallahi, deyince Rasulullah(sas) şöyle buyurdu:

Bakınız, Osman vefat etmiştir. Ben Allah’tan onun için hayır ümit etmekteyim. Fakat ben peygamber olduğum halde bana ve size ne olacağını bilmiyorum.

Ümmü Ala dedi ki:

Vallahi bu hadiseden sonra hiç kimsenin hali ve istikbali hakkında birşey söylemedim. (Buhari)
Biz, arkadaş ve dostlarımız için, cemaatlerimize devam eden kardeşlerimiz için ve salihlerden bildiğimiz, muttaki sandığımız herkes için hayır ümit edelim ancak konu akıbet olunca emin olmak büyük bir cürettir bunu da bilelim. Herkes için hayırlısı bu olacaktır.

Müslümanlıktan başka hiç bir mensubiyetin Allah katında bir değeri ve özelliği yoktur, meşreplerin ve cemaatlerin cenneti garantilemek gibi bir özelliği hiç olmadı ve olmayacaktır da... Felancı olmanın ya da felan zatın peşinden gitmenin kurtuluş için faydası olduğunu düşünmek gaflet olur. İnsanların birbirlerine; hayrı tavsiye etmek, marufu emir ve münkeri nehyetmekten daha hayırlı ve faydalı amelleri yoktur.

İnsanları hakka davet eden, iyiliği emir ve kötülüğü nehyeden örnek ve önder müslümanlar her türlü saygıya layıktırlar ve onlar da kendi akıbetlerinden emin değillerdir. Emin oldukları gün helak oldukları gündür, sizi garanti verdikleri gün sapıttıkları gündür.

Allah hidayetten sonra ayağımızı kaydırmasın ve biiz sapkınlığa düşürmesin. Amin

17 Temmuz 2017

Selamız okuna...

Neredeyse her mevzuda müslümanlara ve yaptıkları doğru ya da yanlış her işe bir kulp bulmak ve sataşmak gibi bir vazifesi bulunan bazı kesimlerin varlığından haberdarsınızdır. Bunlara göre her olayın direk zanlısı hatta yargısız suçlusu müslümanlardır. Dünyada işlenen bütün cürümlerin faturasını bize kesip, esip yağan bu zatlar müslümanlıkta da en iyi makamı kimseye bırakmazlar. Sorulsa en iyi, doğru müslüman da onlardır.

Her nasıl oluyorsa, bunların eleştirdikleri birçok konu gayri müslimlerin ve ateistlerin İslama ve müslümanlara saldırmakta kullandıkları argümanlarla neredeyse birebir aynı...

Örneğin yurdumun hazımsız ve darbenin başarısız olmasından dolayı çok kederli bazı kesimleri o gece ve yıldönümünde yeniden okunan selalardan oldukça rahatsız oldular ve hatta malumunuz müezzinlere fiili saldırıya kadar ileri gittiler. Hemen ardından sahneye çıkan bir grup antici müslüman ise selanın aslında dinde olmadığını iddia ederek onlara bir bakıma içeriden destek sundular.

Konunun ıstılahımızdaki yerini kaynaklarımızdan aktaralım:

Selanın tarihçesi oldukça eskilere dayanır. İlk olarak 781 yılı Rebiulahir ayının Pazartesi gecesi yatsı namazında okunmaya başlanılmışsa da daha sonra Cuma günleri okunması adet edinilmiştir. Hatta sonraki yıllarda bazı bölgelerde tüm vakitlerde okunduğu naklediliyor.(*) O dönemlerde akşam namazı sonrası okunması daha yaygın olmuş zira akşam ezanı ile kameti arasında cemaate vakit kazandırmak kasdıyla sela okunmuştur. Daha sonraki dönemlerde Pazartesi ve Cuma geceleri okunması çok rastlanılan bir uygulamadır. Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde Cuma geceleri ve Cuma namazı öncesi okunması adeti bulunduğumuz topraklarda yaygınlaşarak bugünlere de bu şekilde gelinmiştir.

Rasulullah(sas)’in 5 vakit namaz dışında ezan ile müslümanların davet edilmesine izin vermemesinden yola çıkan alimlerimiz olağandışı durumlarda halkı mescide davet için de selaları kullanmış ve bunu en doğru yol olarak tayin etmişlerdir.(*) Böylelikle sünnete muhalefet edilmesinden korunulmuştur. Savaş gibi saldırı durumlarında olduğu kadar diğer felaketlerde de halkı uyandırmak ve haberdar etmek maksadıyla selalar okunmuştur. Özellikle işgal ihtimaliyle saldırıya uğrayan islam beldelerinde halk selalarla direnişe davet edilegelmiştir.

Değişik ibarelerle yaygınlaşan selalarda, hamdele salvele ve davet kısmı bulunmuştur ki günümüzde davet kısmı özellikle ülkemizde türkçe olarak ilan şeklinde dillendiriliyor.

Çok yakın geçmişte Kurtuluş Savaşı yıllarında da selalarla halkın direnişe davet edildiği bir vakıadır. Aynı şekilde geçtiğimiz yıl 15 temmuzda geçirdiğimiz işgal tehlikesi karşısında minarelerden selalarla halkın direnişe davet edilmesi 1250 yıllık bir İslami geleneğin devamından ibarettir. İslam ıstılahı ve adeti üzere gayet yerinde ve doğru bir davranış olmuştur. Gelecekte de –Allah muhafaza- benzer bir durumla karşı karşıya kaldığımızda aynı şekilde selalarla davet edileceğimizi de uygulamalı olarak öğrenmiş olduk.

Ayrıca selalarla davet edilen bir halkın temel dinamiğinin İslam olduğu da apaçık bir husustur. Başka dinlerin sembolleri olan boru ya da çan sesiyle davet edilecek değildik. Ki gösterilen icabet ve sağlam direniş vesilesiyledir ki tarihimizin bir dönüm noktasından daha selametle geçmiş olduk. Korkunç bir darbe ve işgal girişimini biiznillah selaların sedaları eşliğinde atlattık. Hamdu senalar olsun.

İyi günümüzde de kötü günümüzde de Allah’a hamd etmeyi ve Rasulü’ne salat eylemeyi adet haline getirmiş olmamızdan daha güzel ne olabilir? Yalnız ölümlerimizi değil dirilişlerimizi de selalarla ilan etmekten daha uygun ne düşünülebilir?

Aslında selalara muhalefet edenlerin içlerinde o selalarla bastırılan darbe ve işgal girişiminin başarısız olmasından kaynaklanan bir hasret kalmış olsa gerek ki bu derece bir garezle selalara saldırıyorlar.
Neticede selalarla dünyamızı değiştirdiğimiz gibi selalarla ülkemizin gidişatını da değiştiririz. Sahip olduğumuz İslami gelenek bizim en değerli mirasımızdır. Bu mirasın mesajı ile yürür ve dururuz. Bu topraklardaki varlığımız ve dirliğimiz de o kodlarla işlenmiştir. Aramızdaki her türlü ihtilafı ortadan kaldıran ve bizi bir anda omuz omuza direnmeye ve hatta gerekirse ölmeye götüren güç işte bu tarihi arka planımızdır. 
Damarlarmızdaki kandan ve taşıdığımız genden çok daha geçerli ve önemli olan ve bizi birleştiren bu bağdır.


(*) İbni Abidin, Reddu’l Muhtar, C. 2, S. 77 vd.

13 Temmuz 2017

Herkesin Bir 15 Temmuzu Var

Büyük hadiselerden sonra paylaşılmakla bitmeyecek devasa onurlar ve kahramanlıklar ortaya çıkar, normaldir. Gerçekten olayın kahramanı olanlar mütevazi bir mahcubiyetle küçük harflerle sorulduğunda ancak konuşurlarken, birileri büyük büyük harflerle kocaman cümleler kurarak rol çalar ve ekmek yerler. 

Detaylandırıp kimseyi rencide etmenin alemi yok ancak hepimiz bu gidişattan mutsuz oluruz ve en büyük bedeli veren yiğit şehidler namına mahzun oluruz.

Oysa ne gam; fedakarlığı Allah ve O’nun şiar bildiği/bildirdiği mukaddesat uğruna yapanlar karşılıklarını O’ndan alacaklardır. Kim ne için öldüyse ona ancak o vardır.

Hasbel kader 15 temmuz Cuma günü Ankara’daydım, işlerimizi bitirip akşam geç saatlere kalmadan şehri terketmeye niyetlenip ayrıldık. Haberleri sosyal medyadan gelen darbeye ilk anda inanamadığımı söylemeliyim. Köprü tutularak darbe tuhaf gelmişti. Sonrasında ise gelen haberler ve okunan salalarla durumun ciddiyetini anlamıştık. Bulunduğumuz yer küçük bir orta Anadolu ilçesiydi, Güzelyurt. Genel bir sukunet içinde sabaha kadar dualarla neticeyi bekledik ve günün ilk ışıklarıyla durum netleşti ve darbenin seyri çevrilmiş oldu. O günün şerefli direnişinden nasibimiz olmadı.

Neler yaşandığını hemen herkes biliyor, yaşananların arka planındaki ruhu ise kavramak ise hala devam eden bir süreç.

Öncelikle hepimiz bir darbenin durdurulabileceğini yaşayarak öğrendik. Planı yapan hainler ve arkalarındaki küresel vahşilerin hesap edemediği bir gelişme idi bu. Darbe öncesinde değişik platformlarda bu milletin darbeye direnemeyeceğini ağızlarını yaya yaya anlatan birtakım fetöcüler büyük bir dehşetle yanıldıklarını gördüler.

Bu noktada elbette gözardı edilmemesi gereken gerçeklik, gerek ordunun gerekse emniyetin darbeye direnen mensuplarının rolüdür. Zira bunlar halkı yanlarına alarak hem de kanuni yetkileriyle gerektiğinde silah kullanarak darbecilerin direncinin kırılmasını sağladılar. Aksi halde Mısır örneğinde olduğu gibi çok büyük can kayıplarının yaşanması işten bile değildi. Bu noktada millet olmanın ve milletiyle birlikte hareket etmenin mükemmel bir örnekliği ortaya konuldu ve netice alındı.

Halkın haleti ruhiyesinde meydana gelen ve bir çoğumuzun halen şaşıp kaldığı muhteşem değişimin ise akıl ya da mantıkla izah edilir yanı yoktur. Silahsız bir halkın her türlü ateşe rağmen direnmeye devam etmesini ve gerektiğinde tereddütsüz can vermeyi göze almasını sağlayan güç Allah’ın o gece kalplere indirdiği sekinetten başka birşey değildir. Kalpler O’nun elindedir ve O dilediği kulunun kalbine sekinet verdiğinde neler olacağını biz tarih boyunca çok defa görmüştük ki, o gün de bir tekrarını yaşadık.

Sonra Allah, Peygamber'ine ve mü'minlere sekinet verdi, sizin görmediğiniz askerler indirdi ve inkar edenleri azaplandırdı. Kafirlerin cezası işte budur. (Tevbe 26)

İmanlarına iman katmaları için mü'minlerin kalplerine sekinet indiren O'dur. Göklerin ve yerin askerleri Allah'ındır. Allah bilendir, hikmet sahibidir. (Fetih 4)

Sekinet, Allah’ın desteği ile kalpteki mutlak rahatlık ve güven duygusudur. Kalbine sekinet indirilen kul artık her türlü düşmana ve silaha tereddütsüz karşı koyar ve şehadetten lezzet alır. Surları eriten kahramanlıkların ve dev orduları dize getiren yiğitliklerin ardında bu sekinet vardır. Kalbinde zerre kadar iman olan her kula verildiğini ise 15 temmuz gecesi bir kere daha yaşayarak tecrübe etmiş olduk.

Coğrafyamızın haritalarıyla çocuksu bir zevkle oynarken milyonlarca canımızın ve muhteşem şehirlerimizin tarumar olmasına aldırmayan şımarık batının bu darbe ile sadece sınırları değiştirmekle kalmayıp büyük katliam ve yıkımlara da yol açmak istediğini artık herkes biliyor.

Anadolu topraklarını müslümanlara kaybettikleri günden bu yana hiç dinmeyen bir öfkeyle hep geldiler ve gelmeye devam edecekler. Endülüs’teki 800 yıllık medeniyetimizi yok edip mihraplarımıza haç dikmekle tatmin olmadılar; İstanbul’da medarı iftiharımız camilerimizin mihraplarına da haç dikmek hayalinden vazgeçmeyecekler.

15 temmuz tarihin dönüm noktalarından biri idi ve şimdi artık silahla da alamayacaklarını anladılar. Daha sinsi gelecekler, daha derinden, daha sürüngen yaratıklarla gelecekler, kıyamete kadar sürecek kavganın merkezinde bir ülkede yaşıyoruz. Bize rahat yüzü yok! Ya yenecek ve payidar olacağız ya da boyun eğip zillet ve meskenete mahkum olacağız.

Her seferinde yeni yeni örgütlerle gelecekler, isimler değişecek, hatta dinler ve ırklar değişecek belki ama gelmeye devam edecekler. Çanakkale’den sonra yahudi ya da hristiyan olarak gelmediler ve gelmeyecekler, hep sırtlarında bir müslüman elbisesi olacak ve göğüslerinde haç değil hilal olacak.

Tanımak çok kolay olacak onları; dillerinde ne olursa olsun planları batıdan, malzemeleri batıdan, evleri batıdan, dilleri batıdan olacak, yurtlarını emperyalistlere peşkeş çekmekten gocunmayacaklar, dinlerini oyuncak edinecekler. En çokta bundan tanıyacağız, dininden ve şerefinden kolayca vazgeçen ve değiştirenler olacaklar.


Allah, bizden desteğini esirgemesin, gerisi nasılsa hallolur.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...