28 Aralık 2016

Sünnet Müdafası

İslam tarihini genellikle çok severiz; masalsı kahramanlıklar ve destansı hikayelerle aktarılagelen çoğu zaman gıpta ettiğimiz yiğitliklerin ve akıllarımızın almadığı, kalplerimizin kaldıramadığı fedakarlıkların kıssalarını okumak, dinlemek ve hissetmek ruhumuza destek, yüreğimize fetanet ve benliğimize şuur verir.

Elbette herşeyin kaynağı yine Rasulullah(sas) ve sahabesidir. Bedir’den Uhud’a, Hendek’ten Hayber’e her savaşı an be an yaşar gibi bilir ve acılarını da sevinçlerini de birebir hissederiz. Kendimize aklımız ve gönlümüz nisbetince dersler çıkarır, bilincimize notlar düşeriz.

Katılamadığımız muharebeler için Bedir savaşı boyunca secdeden alnını kaldırmadan duaya devam eden bir Nebi(sas) hemen aklımıza gelir ve dilimizi de kalbimizi de müslümanların saflarına raptederiz. Ortalık karışıp her yandan düşman okları Nebiyyi Muhterem(sas)’e doğru yağmaya başladığında en yakınında olanlarımız, ayakları en sabit kalanlarımız ellerini kılıçlara, başlarını oklara siper ediyorlarsa bunları Uhud’da sahabeden öğrenmişlerdir.

Sahabe, Rasulullah(sas)’i çok severlerdi; şahsını da davetini de birbirinden ayırmadan hatta ayırmayı hiç düşünmeden severlerdi. Ona atılan bir okun yalnız Abdullah’ın oğlu Muhammed(sas)’i değil Allah(cc)’ın Rasulü(sas)’nü vuracağını düşünmeden bilirlerdi ve o sebeptendir ki düşünmeden başlarını uzatırlardı kalkan yerine...

Özellikle düşünce kelimesini tekrar tekrar kullanıyorum zira devrimizde ‘düşünerek’ bırakın O’na atılan okları durdurmayı, kendi elleriyle risalet ve siretinin en net ve kısa ifadesi olan sünnetini rafa kaldırmaya, katletmeye ve yok etmeye çalışan ama kendilerini İslam’a dahası uydurma olana değil gerçek dine izafe eden bir zümre var, aslında hep varlardı da günümüz umumi cehalet dünyasında sesleri daha doğrusu gürültüleri daha çok çıkıyor.

Bunların en çok kullandıkları sloganları, ‘bize Kur’an yeter, haşa Allah’ın kitabında eksiklik yoktur’  gibi ilk duyulduğunda bir an ‘neden olmasın, belki de haklıdırlar’ intibası uyandıran başlıbaşına birer felaket olan hezeyanlardır. Elbette bize de Kur’an yeter ve elbette o Kur’an bize emrettiği gibi bizler Rasulullah(sas)’in sünnetine ittibayı da bizzat Kur’an’ın yeterliliğinin gereği ve sonucu olarak biliriz. Sünnetin Kur’an’ın teşrisinin bir parçası olması ve onu uymanın nasıl da dinin temeli olduğu hususunda Allah’tan kendilerine rahmet dilediğimiz salih geçmişlerimiz ve halen hayat süren ulemamız yeterince söz ettiler.

Ne yazık ki günümüzün en yaygın hastalığı olan cehaletine rağmen din konusunda konuşmak ve hatta hüküm vermekten çekinmemek gibi illete bulaşanlara sık sık rastlıyoruz. Özellikle yeni nesil ‘akıllı’ müslümanlar her nasılsa bazı hadisleri akıllarına bazılarını da Kur’an’a ters buluyorlar. Uydurma hadislerin varlığını ve onlarda bu gibi tenakuzların olmasının normal olacağını not ettikten sonra, hakkında hadis alimlerinin gerekeni söylemediği hadis kaldığını düşünmek saflıktan öte birşey olur. Yani mevcut tüm hadisler, günümüzün deyimiyle uzmanları tarafından yüzyıllardır çeşitli defalar irdelenmiş ve incelenmiş olup tamamı da basılı eserler olarak kayıtlara geçmiştirler.

Eline aldığı bir kuru dala bakarak ormanı yakmak gerektiği hükmüne varan akıllılar için o ormanların hayatiyetinde yerlerdeki kuru dalların bile ne kadar değerli olduğunu anlatacak orman mühendislerine sabırlar ve başarılar diliyorum. Yeşil bir dünyanın insanlık hayatı için değerini onlara anlatacak çevreciler de bulmak gerek!

Din yolunda dengeyi sağlayan değer, veri ya da mihenk, adına ne denirse densin anlama ve yaşamada temel ölçü sünnettir, onu kaybeden dengesini kaybedip dinini tahrif ediyor. Bizden önceki milletlerden dinlerini tahrif edenlerin ellerinde bir sünnet olmayışını unutmamak ve yabana atmamak gerekiyor. Rahiplerin ve hahamların kendilerince uydurdukları ve keyifleriyle ceplerine uygun gelen şeyleri din diye lanse etmekten çekinmemelerinin halk nezdinde kabul görmesinin ana nedeni cehalettir ki o cahillik okuma-yazma bilip bilmemekle değil peygamberlerinin sünnetlerini bilmemeleriyle ilgilidir.

İslam dünyasında dini tahrip etmek için gayret edenlerin başarısız olmalarındaki toplumsal temel de sünnettir. İslam toplumları 14 asır boyunca zaman zaman herşeylerini kaybetmişler; topraklarını, mallarını, canlarını ve evlatlarını feda etmişler ama Muhammed(sas)’in sünnetini asla avuçlarından bırakmamışlardır. İşin bütün sırrı Allah(cc)’in sevgisini Rasulullah(sas)’e ittibaya mebni kılmasıdır.

De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir." Ali İmran 31

Bu ümmet için dünya hayatının nihai gayesi ve hedefi Allah(cc)’in sevdiği yani razı olduğu olduğu bir kul olmaktan ibarettir.

Bu sünnetsiz din fikrinin en meşhur savunucuları genellikle temel İslami usul ilimlerinden mahrum bırakılmış kitleleri peşlerine takmakta ve onlara zaten reddedilmiş birtakım hadisleri göstererek hatta bazan aslında olmadığı halde sahih kaynaklarda zikredildiğini söyledikleri saçma sözleri hadis diye ortaya atarak insanların sünnetin dindeki yerini reddetmelerini ve hadislerini küçümsemelerini sağlamak istiyorlar. Salih bir alim karşısında konuyu dile getirip münazara etmeye bile cesaretleri yoktur. Bu zeminde meal okuyarak dini öğrenmeye çalışan samimi gençleri saptırmak onlar için en kolay yol olmaktadır.

Topyekun bir İslami bakış ve duruş örneği olarak Rasulullah(sas) insanların hayatından çıkarıldığında bu sünnetsiz hocalar kolaylıkla kendilerini en değerli varlıklar olarak kabul ettirebilmektedirler. Nebiyyi Muhterem(sas) için rahatlıkla ‘o da sıradan bir insandı, bizden ne farkı var’ gibi bırakın ümmeti olmayı talebesi olduğu bir hocaya söylemeye utandığı cümleleri O’nun için kullanmaktan haya etmemektedirler. Bunların hocalarına itiraz etmek büyük bir cürümken peygamberlerine küfreden hatta karikatürize edenlere laf edenlere bile kızar, onların hayallerindeki ne idüğü belirsiz dine zarar verildiğini iddia ederler.

Bir de bu hocaların, hadis kaynaklarının temel kitaplarında mevcut hadislerin sadece yüzde 5’inin senedi bir şekilde Nebi(sas)’e ulaşan ama geriye kalan yüzde 95 için masum olduklarına inandıkları imamları kafi gören şia için bu konuda bir eleştiri görmek neredeyse imkansız gibidir ya da dillerinin ucuyla bir cümle ile bazan onlara da dokunur sonra büyük bir iştahla Ehli Sünnet’e saldırmaya devam ederler.

Daha çok söylenmesi gereken şeyin olduğunun farkındayım ama bu seferlik sözün sonunda şununla iktifa edelim:


İslam’ın sahih ve makbul, tek ve yegane yolu, sünnete dayanan ve müslümanların cemaat olmalarını esas alan Ehli Sünnet ve’l Cemaat’tir. Onun bir alternatifi yoktur, eşdeğeri yoktur, muadili yoktur, terazinin diğer kefesine konulabilecek başka bir mezhep ya da yol yoktur. 

20 Aralık 2016

Dost ve Düşman

Gündelik olaylar ve hatta dünyanın neredeyse tamamını ilgilendiren büyük hadiseler biz müslümanlar için nihayetinde bu aleme ait ve burada kalacak, ahiretle mukayese bile edilemeyecek derecede küçük ve basit işlerdir. Bizce bu dünyanın en mühim işi Allah(cc)’ın emri gereğince ve rızası mucibince yaşayıp bu hayatı tamamlamaktan ibarettir. Bunun nerede ve hangi şartlar altında olacağını elbette biz de insanlar olarak bilmek ve hatta kolaylaştırmak isteriz ancak kader bizim idaremizde olmadığı gibi düşmanlarımızın da kontrolünde değildir.

Alemlerin Rabb’inin Allah(cc) olduğunu iman etmenin, her durumda hamde götüren ve küfür ile dalalet istisnasıyla herşeye hamdettiren bir huzur kaynağı olması en büyük avantajımızdır. Baksanıza herşeyini kaybetmiş ufacık bir Suriyeli çocuk, hepimize hamd ile ders vermektedir!

Bu hengameli dünyada hele de bugünler gibi herşeyin biraz daha karmaşık olduğu zamanlarda dostumuzu ve düşmanımızı tanımamız ve onlarla Allah(cc)’ın koyduğu ölçülerle münasebet kurmamız gerekir. Bu ıstılahımızda ‘el-vera ve’l bera’ olarak tabir edilen akidevi bir husustur. Bu sebeple dostluk ve düşmanlığımızı öncelikle inancımız belirler. Biz mü’min bildiklerimizi dost bilir ve güveniriz. Aynı şekilde gayri müslimleri düşman biliriz ve dost olmayız, güvenmeyiz. Bu kısaca ifade ettiğim bakış açısı elbette İslam hukukunda detaylandırılmış ve mü’min bildiklerimizin nasıl dostluğumuzu kaybedeceği ve gayri müslimlere hangi şartlarda ne şekilde güvenebileceğimiz anlatılmıştır.

Günümüzde müslümanların dünya genelinde duruş ve davranışlarını belirleyecek bir tek otoriteden yoksun olmaları diğer tabirle umumi idareyi yürüten bir halifenin olmayışı ve müslümanların çoğunlukla İslami esaslara dayanmayan devletlerin vatandaşları olarak yaşamaları dost ve düşman tayininde de zorluklara hatta sapkınlıklara yol açıyor.

Yaşadığımız coğrafyadan ve toplumdan bağımsız olmamız elbette düşünülemez ancak akidemiz bizim her türlü bağdan üstün ve değerli olmasıyla hayatımızın her anına ve fikir dünyamızın her ayrıntısına hükmeder.
Devletlerin politikaları veya anlaşmaları bizim kalplerimize hükmedemez! Seküler devletlerin vatandaşları olarak kalplerimizi, resmi anlaşmalar yahut düşmanlıklarla değil Allah(cc)’in sevilmesini istediklerini severek, düşman olarak tayin ettiklerinden de yüz çevirerek temizlemek durumundayız. Zira devletler dün düşman göründüklerine bugün dost olabilir ve yine menfaatleri icabınca yarın tekrar düşman olabilirler.

Bizim dostluk ve düşmanlık kriterlerimiz ise bellidir ve akidevi ilkelere dayanır. Maslahat ve menfaatler gereği yapılan anlaşmalar ise ancak resmi kurumları bağlar, biz Allah(cc) için sever ve yine O’nun için buğzederiz.
Ehli Sünnet nazarında insanlar dostluk ve düşmanlık bakımından üç sınıftır.

1.       Sevilecek olanlar: Allah(cc)’a ve Rasulüne(sas) iman ile salih amelleri ihlasla yerine getirenler. Allah(cc) için seven, Allah(cc) için buğzeden ve kim olursa olsun Rasulullah(sas)’ın sözünü herkesin sözünden önce ve üstün kabul edenler.

2.       Bazan sevilen bazan buğzedilenler: Müslüman oldukları halde salih amellerle haram ve fıskı karıştıranlardır. Bunların imanları sebebiyle günahlarına buğzedilir ve düşmanlık gösterilirken salih amelleri sebebiyle de dostluk gösterilir.

3.       Her bakımdan buğzedilenler: Allah(cc)’ı , meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ile kafir olan, kadere iman etmeyenlerdir.

Bunların yanısıra bir başka zümre vardır ki onlara ulemamız bid’atçiler diyerek ayrıca sınıflandırmış ve onların hukukunu ayrıca anlatmışlardır. Zira onlardan bazıları küfür olan bid’atler işlerken bazıları da mekruh olanları işlerler. Hükümleri de buna göredir.

Mesela dünyadan el çekerek sürekli oruçlu olarak evlenmeyi de terkedenlerin hali günahkarlıktır ancak küfre sebep olmaz. Veya Cuma hutbelerinde devrin sultanının ismini anmak gibi mekruh sayılan bid’atleri işleyenler bu sebeple müslümanların dostluğunu kaybetmezler.

Ancak vahiyle sabit bazı hakikatlerin zıddına itikat sahibi olan bid’atçiler bu sebeple küfre düştüklerinden onlardan yukarıda sayılan 3. sınıf gibi uzak durmak ve dostluk değil düşmanlık beklemek ve göstermek vacip olur. Buna en güzel örnek ise ayetlerle iftira olduğu kesin olduğu halde Aişe(r.anha) annemize zina iftirası atan bid’atçilerdir ki bunlara şiiler diyoruz.

Bunlar Ebu Bekir(ra) ve Ömer(ra)’ın imametlerini kabul etmedikleri için ‘rafizi’ olarakta isimlendirilirler. En rezil bid’atleri sahabeyi sevmemeleri ve onlara hakaret ve küfür etmeyi marifet bilmeleridir. Ali(ra), Ammar(ra), Mikdad(ra) ve Selman(ra) dışındaki sahabeleri düşman bilirler. Oysa bu sayılan sahabeler ve Ehli Beyt onların yalanlarından ve bid’atlerinden uzaktırlar.

Bu rezil taife dostluk ve düşmanlık konusunu kendi bid’at akidelerine katarak salih, sıddik ve mucahid selefimiz olan ve yolumuzun önderleri ve örnekleri olarak bildiğimiz sahabeye düşmanlık etmeyenlerin bu dine dahil olamayacağına ve Ehli Beyt’e yakın olamayacağına inanırlar.

Onlar dostluk ve düşmanlıklarını kendi heva ve heveslerine, sapkın itikatlerine ve lanetlik hayallerine göre tayin ederler. Sahabeyi sevenleri düşman bilen bu zümreyi dost bilmek ya da dost olabileceklerine inanmak onların yine itikat bildikleri takiyyelerine kanmak olur. Değişik isim ve gruplarla temsil edildikleri halde biz onları bu düşmanlıklarından tanırız.

Onlar kalplerinde müslümanlara karşı sevgi duymaz ve fırsat bulduklarında İslam’ın ve müslümanların düşmanlarıyla işbirliği yaparak en aşağılık zulüm ve işkencelerle katledilmelerine hem yardımcı olur hem de bizzat bu katliamları işlerler. Bugün Suriye’de karşımıza çıkan Nusayri zümresi de tarih boyu ihanetlerinin sonucu Şam bölgesini ele geçirmelerine batılı müstekbirlerin göz yumduğu zalimlerdirler.

‘Ehli Sünnet ve Cemaat, Allah(cc)’ın Rasulü(sas)’nün ashabını(radiyellahu anhum ecmain) sevenlerdir. Sevmekte de aşırılığa gitmeyenlerdir. Hepsini sever ve hepsine dostluk gösterirler. Ehli Sünnet sahabeye buğzedene buğzeder, zira özellikle şeyhayni (Ebu Bekir ve Ömer) sevmenin dinin, imanın ve ihsanın gereği olduğunu bilirler. Yine onlara buğzetmenin ise küfür, nifak ve tuğyan olduğunu da bilirler.’ (İbni Kesir)


İslam’a ve müslümanlara ihanet ederek zulüm görmelerine yol açan ve bizzat zulmeden, akidesi bozuk, ameli bozuk, geçmişi bozuk bu bid’at ehli sapıklara buğzetmek imanın gereği salih bir ameldir. Allah(cc) kalplerimizi hidayettennn ayırmasın!

15 Aralık 2016

Mezhep Savaşı

Karşıt propağanda diye birşey vardır; düşmanlarına yaptırmak istediğin şeyi öyle bir desteklersin ki ‘bunu yapalım’ derler  ya da kendi yaptığın şeyi öyle kötüler, öyle güzel gizlersin ki düşmanlarına ‘bunu yapmayın’ diyebilecek kadar! İşte tam da bu duruma uygun bir örnek yaşıyoruz. Hem de yıllardır...

Eli kalem tutan ve ağzı laf yapan bazı ağır abiler hemen her konuyu dönüp dolaşıp mezhep savaşı korkusuna getiriyorlar. Bu korku sadece onlarda mı var yoksa bizde böyle bir korku oluşması için mi yaparlar sorusunu geçerek irdelemeye devam edelim. Bu kalem ve kelam erbabı özellikle ve mutlaka bir ‘İslam Birliği’ hayaline sahiptirler. Onların hayalindeki bu birlik ne hikmetse İran olmadan ya da diğer bir deyişle şia olmadan olamaz.

İslam Birliği’nin nasıl bir ütopya olduğunu anlamak için onların hayallerindeki birlik üyelerine, siyasi durumlarına ve islamla ilgilerine bakmak aslında yeterli olsa da bu onlara yetmez, illa da olsun diye bilye oynayan çocuk mızmızlığıyla bu hayale hepimizin inanmasını isterler.

Tarihin ve vicdanların şahitliği olası bir İslam birliğinde ne İran’ın ne de onun güdümündeki şiilerin olmadığını ve asla da olmayacağını çok net göstermektedir. Bunu basit bir kindarlıkla değil somut gerçeklerle ifade ettiğimden emin olmak için azıcık İslam tarihi bilmek kafidir. Bilmeyenler için araştırmaya başlangıç noktası bizzat İran tarihi olabilir. İran toprakları Emir’ul Mu’minun Ömer bin Hattab(ra) döneminde fethedildiğinden beri, müslüman olmalarına rağmen hep müslümanlarla savaşmış, savaşamayacak kadar ezildiği dönemlerde ise alttan alta kurduğu tuzaklar, oluşturduğu fesat yuvaları ve ektiği fitne tohumları ile İslam coğrafyasını mundar emperyal hayallerine ulaşmak için karıştırmaktan geri durmamışlardır.

Olayın tarihi boyutunu bir kenara bırakıp günümüze geldiğimizde karşımıza yine aynı emellere dayanan Safevi emperyal halleriyle İslam coğrafyasında fitne, fesat ve terör estiren bir İran ile karşı karşıyayız.

Afganistan işgal edildiğinde beklenebileceği ya da beklenemeyeceği gibi müslüman Afgan halkının yanında olması gerekirken işgalcilerle, hem de Rusya ve Abd farkı gözetmeksizin anlaşarak kendii şii yayılmacılığına alan açmaktan başka bir gayreti olmayan bir İran gördük.

Irak işgal edildiğinde yine aynı şekilde miting meydanlarında ‘Büyük Şeytan’ diye sloganlaştırdıkları güya Amerika düşmanlıklarının ne hikmetse büyük bir rahatlıkla desteğe dönüştüğüne şahit olduk. Önemli olan şii yayılmacılık planları için çalışmaktı, talan edilen ülkeler, çiğnenen mukaddesat ve kıyılan canlar hiç İran’ın gündeminde olmadı.

Filistin ve Yemen’de ektikleri fesat tohumları yeşeriyor ya da hayır kararıyor ve ümmetin garip coğrafyasında yaraya merhem olacak bir tek faaliyetleri olmazken, habire yangına odun taşıyor İran...

Suriye’ye gelindiğinde ise, coğrafi yakınlığı kullanarak gerek Irak’tan gerekse kendi topraklarından her türlü silah ve milis desteği ile Rusya’nın desteğini arkasına alarak, Amerika ile anlaşıp göz yummasını sağlayarak Şam topraklarına bir yılanın güvercin yuvasına çöreklendiği gibi çöktüler. Paralı şii milisleri mollalar galeyana getirdi ve verilen cihad fetvalarıyla bu topraklarda kan dökmeye başladılar. Gerek Irak ve gerekse Suriye’de savaşan onlarca şii örgüt var ve herbiri işledikleri cürümlerle tarihe geçecek kadar acılar yaşattılar. Irak’ta büyük oranda başardıkları demografik değişimi Suriye’de de uygulama noktasına adım adım gidiyorlar.

Son adım olarak Halep’i işgal ettiler ve halkına dünyanın en azılı katillerinin bile katlanamadığı işkence vezulümleri reva gördüler. Şehri yaktılar, yıktılar! Sağ kalan muhaliflerin ve yaralıların istemedikleri halde mecbur kaldıkları için terketmek istedikleri Halep’ten çıkmalarına bile izin vermemek için direndiler.

Bütün bu yaşananlar hepimizin gözleri önünde gerçekleşiyor. Buna rağmen hala bir mezhep savaşı korkusu yaşıyor musunuz? Bugün Yemen, Irak ve Suriye’de yaşanan nedir öyleyse? Tüm vahşilikleriyle küçücük bebeleri bile işkence ederek öldürenler mezhep savaşı yapmıyorsa nedir dertleri? Masal anlatmayı ya da dinlemeyi bırakalım! Ortada bir mezhepçilik ve mezhep savaşı var ve bunu başlatan da halen yürüten de İran ve onun güdümündeki şii çetelerdir.

Başta bahsettiğimiz abilerin İran’a laf söylemekten adeta kutsal bir varlığı sakınır gibi sakınmaları artık hiç bir anlam ifade etmiyor! Halep için ağlayıp sızlarken şii çetelerden ve onların ağa-babası İran’dan hiç bahsetmeden yazan ve konuşanların hem bu dine hem insanlık vicdanına ihanet ettiklerini söylemek abartı olmayacaktır. Katile katil diyemiyorsanız dile, yazamıyorsanız kaleme ne ihtiyacınız var; koparın, atın gitsin!

İslamlık ve insanlık onuru diye bir değere inanan hiç kimse savaş ahlakını bile tanımayan bu şii sürülere mazaret üretemez ve arkasındaki İran’ı savunamaz.

Hele de Suriye halkına ve onların direnişini destekleyenlere, 5 yıl öncesinde Esed rejiminin ve hamisi İran’ın bu kadar aşağılık katliamlar yapabileceğini düşünmemek gibi bir suçlamada bulunmak eğer samimi ise ahmaklığın zirvesi olur, değilse tek açıklaması ihanettir; bu dine ve bu ümmete ihanet!

İnsanlığın aklıyla ve vicdanıyla alay ederek hem çocuklarımızın kanları ve kadınlarımızın namusları üzerinde tepinip hem de temize çıkarılmak gerçekten şeytanın bile kuramayacağı bir desisedir. Buna alet olanlara veyl olsun, yazıklar olsun, eyvahlar olsun!..

10 Aralık 2016

Gemiler Yakmak İçindir!

Azatlı bir köle iken kumandanlığına getirildiği ordusunun gemilerini yaktığı günden beri Tarık bin Ziyad, yeryüzünde ‘gemileri yakmak’ diye bir deyim var ve yakılan gemiler kararlılığın, dirayetin ve kahramanlığın sembolü oldular.

Yakılan gemiler yalnız geri dönüşün imkanını yok etmedi, korkuların ve zaafların çürük tahtalarını da kül etti. Ateş, doğru yerde ve doğru hararetle kullanıldığında altını değersiz madenlerden ayırmak için tek yoldur.

Mesele gemiler ve ateş değildir aslında, kasdedilen bir fetihtir ve yanan gemiler onun kazanını kaynatır. Bunun için gerekli olan büyük bir kumandan ve sağlam bir ordudan da ziyade, uğrunda herşeyin yakılabileceği yani herşeyin göze alınabileceği bir davadır, bir davettir.

Her gemi bir şekilde yakılabilir de artık demirden yapılan bazı gemiler yakılamıyor, başı dara düşenler hemen başını sokacak bir gemi bulabiliyor.  Yakılmadan ardımızda bıraktığımız gemiler, ayaklarımıza bağlı demir kütleleriyle bizi aşağılara çekmeye devam ediyorlar!

Mavi Marmara da gemilerden bir gemi idi, onu diğerlerinden farklı kılan yanı 9 Aralık 1917’den sonra bu topraklardan mukaddes ve mübarek topraklara düzenlenen, silahsız da olsa ilk işgal delme gemisi olmasıydı...
Mavi Marmara ile Allah’ın ‘etrafını mübarek kıldığı’ (İsra 1) beldelere yapılan bu seferi yine Allah bereketli kıldı ve yalnız şehidlerimiz sebebiyle bizlerin değil hemen her müslümanın gönlüne bereket oldu.

Anadolu müslümanlarının ümmet ile kardeş olduğunu çok uzun zaman sonra herkes bir kez daha gördü, akan kanlarımız ve verilen canlarımızla bu kardeşlik perçinlendi.

Şahsi şahitliğimdir ki, hemen bir yıl sonraki Hacc mevsiminde Mina’da flamalarımızdan Türkiyeli olduğumuzu anlayan çadırlardaki hacıların yol kenarındaki korkuluklara dizilerek bildikleri herhalde en güzel türkçe tamlama ile bize ‘Mavi Marmara’ diye seslenmeleri o geminin ne olduğunu ve ne yaptığını kesin bir şekilde gösteriyordu.

Daha sonraki Filistin ziyaretimizde de sıkça karşımıza çıkan, bir tür parola gibi tekrarlanan Mavi Marmara kelimeleri sembolleşmiş ve layık olduğu bereketli yeri almıştı. Bundan sonra yapılması gereken bu hayırlı ve bereketli gemiye gölge düşürmemek ve belki de bu gemiyi yakmamaktı.

Mavi Marmara, Akdeniz’in sularına bir işgalci saldırısıyla yanarak batmayı hak etti!

Bizim açımızdan dava ve mesele işgale direnişin bir parçası olmaktan ibaretti ve oldu da...

Devletin bu gemiyi sahiplenmesi yahut içinde bulunan vatandaşlarının hukukunu korumak için fiili müdahalede bulunması o günlerde hemen herkesin hoşuna gitmişti. Yaralılar ambulans uçaklarla taşınmış, bir anda sivil bir gemi sırtında devlet gücünü hissetmişti. Ayırmakta hata ettiğimiz nokta ise bu hareketin resmi bir eylem olmadığı ve daha sonra sahip çıkılmasının da bu harekete resmiyet kazandırmayacağı, ileride bu desteğin çekilmesinin mümkün olduğu ve o durumda da Mavi Marmara’nın davasının başladığı gibi devam etmesi gerektiği gerçeği idi.

Daha net bir ifadeyle; Allah için yapılan işlerde ne resmi ne de gayri resmi birilerine sırt dayamak işin sırrına terstir ve neticede ihlasın zedelenmesi en büyük hayırlar için bile ateş gibidir, yakar ve kül eder herşeyi.
Yok eğer gerektiğinde, gerektiği kadar destek alınmış ve yola devam edilmişse o halde kimsenin kimseye kızmaya hakkı yoktur. Beklentileri düşük tutmak hayal kırıklıklarını önlemek için güzel bir formüldür, hele de yanımızdaki bir devlet ise...

Neticede Mavi Marmara gemisini devlet kendisi için yakmıştır, belki de o da kendince birtakım fetihler hedefliyordur ve elindeki yakılması en kolay olan gemiyi yakmıştır. Mavi Marmara’yı sivil toplum kuruluşlarımız yakmıştırlar; daha sonra düzenlenen seferlere katılmayarak yıllardır bir limanda zincirli tutarak hem de ve belki de kendilerince başka birtakım fetihler hedefliyorlardır. Kimsenin niyetini bilemiyoruz. Tek emin olduğumuz, ihlasla o gemide can veren ve kan dökenlerin ecirlerini Allah’ın zayi etmeyecek olduğudur.


Bu vesileyle limanlarımızdaki kendi gemilerimize bir göz atalım; hangi gemi Nuh(a)’undur ve bizi kurtarır bu tufanlardan ve günü geldiğinde hangilerini yakacağız, yakabileceğiz?

08 Aralık 2016

Halep Harap Olduktan Sonra

Çok değil 95 yıl önceydi, öyle anlatıyor görenler; devletimiz mağlup olmuş ve beldelerimiz işgal edilmeye başlanmıştı. Antepliler, Fransızlar gelmeden ellerindeki erzakları şehrin birçok evinin ve konağının altında bulunan mağaralara taşıdılar ama hayvanları ve kendileri için yapabilecekleri çok şey yoktu.

Çünkü Halep düşmüştü!

Musul düşmüştü!

Bunların ardından  önce Kilis sonra Antep’te düştü ve işgal edildi...

Oysa direniş çok sağlam başlamıştı. Sultan 2. Abdulhamid’in Teşkilat-ı Mahsusa’sından değerli bir eleman olan Özdemir Bey ve yine Osmanlı Zabiti Şahin Bey gibi komutanların ve şehrin neredeyse tüm halkının arkasında olduğu bir savaşın kaybedilmesi 11 ay sürmüştü.

Tarihçiler, Antep savunmasının düşmesiyle ilgili iki sebep sayarlar; birincisi dışarıdan hiçbir yardım ve desteğin gelmemiş olması sebebiyle içeride yiyecek ve cephanenin tükenmesi, ikincisi ise kural tanımaz ahlaksız ve zalim Fransız ordusunun havadan ve karadan hedef gözetmeksizin şehri bombalaması.

O günlerden anlatılan çok şey vardır da bir tanesi çok başkadır. Yiyeceklerin tükendiği ve şehirde açlığın kol gezdiği günlerde kanlarının son damlasına kadar direnmeye kararlı olan Cemiyet-i İslamiyye mensupları Bülbülzade Hacı Abdullah Efendi’nin onayıyla düşmana bir kaç gün daha fazla direnebilmek ve son mermilerini de atabilmek için yiyenlerin ancak 2-3 gün yaşabildiğini herkesin bildiği zehirli çalıların bademlerini ezip suyla ıslatarak yerler...

Nüfusun üçte biri can vermiş, şehirde isabet almamış bina kalmamış, ayakta kalıp mermi atabilecek son mücahid şehid olmuştur ve artık Antep düşmana teslim olacaktır ki açlıktan ayakta duran insan sayısı da çok azdır.

Bunlar size ve bize ne kadar tanıdık geliyor şimdi değil mi? Yukarıda Antep savunmasının düşüşü ile alakalı anlattığım satırlarda Antep yerine Halep yazın ya da Humus farketmez! Acımasız bir abluka, ahlaksız bir bombardıman, ve yardımsızlık, ve kimsesizlik!

O günlerde de belki herkesin ayrı bir derdi vardı, belki her şehrin ayrı bir düşmanı, ayrı bir ekonomik gerekçesi, anlaşmalar ve sair binbir türlü sebep ve mazaret üretmek mümkündü ki bugün de mümkündür.
Neticede bir şehir halkı vahşi bir katliama ancak bu kadar direnebiliyor ve değişmeyen asıl acı gerçek ise diğerlerinin ilgisizliği ya da umursamazlığı oluyor! Burada o diğerleri biz oluyoruz.

Şimdilerde pek çok yazar-çizer Halep yazıları yazıyor, dernekler ve kuruluşlar Halep’in ardından ağıtlar yakan açıklamalar yayınlıyorlar. Galiba tarihten bugüne değişen tek şey bu; eskiden hiç değilse bu kadar çok konuşanımız yoktu şimdi bolca var. O günlerde bir şehir düştüğünde düşman lehine sevinen hain sayılırdı bugün ise aramızda dolaşıp makbul adam yerine konuyorlar!

Halep harap olduktan sonra düzenlenecek eylemler ve toplanacak yardımlar en fazla mültecilerin karınlarının doymasına veya en fazla, boombardımanlarda tok midelerle öldürülmelerine olanak sağlayacak! Yapılmasın mı? Hayır elbette yapılsın çünkü Halep düştüyse sırada nerelerin olduğunu tarihten biliyoruz. Hiç değilse bir sonraki şehir için uyanık olmamızda hayır vardır.

Ama geç kaldık! Şimdi af ve mağfiret için tevbe vaktidir.

O meşhur tamlamanın içini doldurarak ‘yaptıklarımız ve yapmadıklarımız ile yapmamız gerekirken yapmadıklarımız ve yapmamamız gerekirken yaptıklarımız’ için hızlı bir tefekkür ve hızlı bir harekete ihtiyacımız var. Hızlı olmak zorundayız zira zaman hepimiz için daralıyor...

Artık ölüm korkusu ve dünya sevgisi olarak bizzat Rasulullah(sas)’in tarif ettiği çukurdan doğrulmak zorundayız. Ecelin; oturanlarla meydanlarda savaşanlar arasında, ancak ve sadece tayin edildiği vakit geldiğinde, tayin edilen kişiyi, tayin edilen yerde bulan bir kaçınılmaz ve değiştirilemez son olduğunu idrakle başlayabiliriz işe. Ve rızkın; hayatı boyunca hiç durmadan didinenler için de normal hayatını devam ettirip verilenle iktifa ederek hamdedenler için de tayin olunandan başkası ya da fazlasının ya da eksiğinin mümkün olmadığını kabul ederek devam edebiliriz.

Suyun üstünde sürüklenen saman çöpleri olmaktan kurtulmanın yolu, suyu tersine akıtmaktan geçiyor. Bu da ölüm korkusunu ve dünya sevgisini yenmekle mümkün zira onlarla kaybedildi.

Sevban(r.a) 'dan rivayet edildiğine göre Rasululla(sas) şöyle buyurdu:
‘Yakında milletler, yemek yiyenlerin çanaklarına davet ettikleri gibi, size karşı biribirlerini davet edecekler.’
Birisi: ‘Bu o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?’ dedi.
Rasulullah(sas), ‘Hayır, aksine siz o gün kalabalık, fakat selin önündeki çörçöp gibi zayıf olacaksınız. Allah düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak, sizin gönlünüze de vehn atacak.’ buyurdu.
Yine bir adam: ‘Vehn nedir ya Rasulullah?’ diye sorunca:
‘Vehn, dünyayı  sevmek ve ölümü kötü görmektir.’ buyurdu. ( Ebu Davud, Müsned)


Tarih nehrinin akışını ancak bu azgın gidişin önüne cesetleriyle barajlar kuranlar ve kanlarıyla suyu yükseltebilenler değiştirebiliyor.

04 Aralık 2016

İntikam kaç yaşında?

Dedemin hikayesini radyodan başka kitle iletişim aracının olmadığı akşamlarda annemden dinledim. Yemen cephesinde İngilizlere karşı savaşırken 40 kadar arkadaşıyla esir düşer. Düşman hangi sebeple belki de kurşun harcamamak için, onları bir ahıra hapseder ve ahırın kapısını açılamayacak şekilde kapatıp gider. Sayısını bilmedikleri günler boyunca o ahırda hayvanların pisliklerinden buldukları sindirilmemiş taneciklerle hayatta kalırlar. Bu büyükçe ahırın bir köşesinde buldukları köpek leşi onları hayata bağlar ve parça parça koparıp paylaşırlar bu kokan leşi... Yakınlardan geçen Yemenli köylülerin seslerini duyup kurtarmaları ile son bulur esaretleri ve yürüyerek Yemen’den memlekete döner dedem.

Savaşlı ilgili detaylar ve dönüş yolunu yaya olarak nasıl katettiği, yolda neler yaşadığı değme film senaryolarına taş çıkartır.

İşte o günlerden beri nefret ederim İngilizlerden! İçten içe bir intikam yaşatırım. Annemden aldığım bu hatırayı evlatlarıma aktarıp onların da çocuklarına ulaşmasını isterim. Bilsinler nesiller boyu devam eden kavgamızı ki kendilerini düşmana kaptırmasınlar.

Mesela herkes neden Yemen illerine o devirlerde ‘Mezaru’l Etrak / Türklerin Mezarlığı’ denildiğini bilmeli. Kayıtlara geçen, baba adları ve memleketleriyle bilinen, Yemen’de İngiliz’e karşı savaşırken can veren 350 binden fazla Osmanlı askerini unutmamalıyız. Tıpkı Çanakkale’de can verenleri, Filistin cephesinde ya can veren ya da kimyasallarla kör olanları veBağdat cephelerini, Kafkasları unutmamalıyız.

Ve unutmamalıyız bundan sadece 100 yıl önce kayıtlara hiç geçmeyen, tahminen 5 milyon oldukları kitaplara yazılan, Balkanların çamurlarına kanları ve etleri karışmış ve tek suçları müslüman olmak olan kimsesizleri...

Tarih sanki yüzyılda bir tekrar edercesine bizi tekrar o günlere götürüyor. Bosna’da yaşadıklarımızdan sonra doğan yeni nesil şimdi canlı canlı, kare kare ölümlerimize şahitlik ediyor. Şehirlerimizin yıkılışına, canlarımızın yok oluşuna ve yollara, çamurlara düşüşüne belli bükük ihtiyarların, ağzı süt kokan bebelerin şarapnellerle kanayışına şahitlik ediyoruz! Çiğnenen mukaddesatımızı seyrediyoruz...

Küçücük çocuklarımıza anne-babalarının cesetlerini koklattılar! Ayakta kalabilenler çocuklarının etlerini topluyor enkazlardan! Gördüklerimiz göremediklerimizin kaçtı kaçı bilemiyoruz ve bilemiyoruz daha kaç ton kan dökecekler ve bilemiyoruz kaç şehir yıkacaklar...

Her bomba ciğerimizde patlıyor, her ölüm bizden bir parçayı daha koparıyor, her enkaz üstümüze devriliyor! Biz yaşadığımızı sanıyoruz!

Hayatta kalan her bir fert bütün bu acıları içerek yaşamaya devam ediyor. Sarsılacak bir psikolojimiz yok artık. Ruhlarımızın derinlerinde, genlerimize işleyen bir intikam tohumu ekiyoruz. Onların akıttıkları her bir damla kanla sulanan bir intikam fidanı yeşeriyor yüreklerimizde, zihinlerimizde, ellerimizde...

O çocuklar büyüyecek ve nesilden nesile bir hikaye gibi anlatılıp gidecek bugünler. Dünya durdukça ve bizden bir nesil hayat sürmeye devam ettikçe unutulmayacak bu intikam...

Terörist diye öldürdükleri masum bebelerin kanları yerde kalmayacak. Temizleniyor dedikleri şehirler bizim mezarlıklarımız olacak ve şehidlerimizin ruhları oraları hiç terketmeyecek!

‘Bize mezar olmadan düşmana gülzar olmayacak’ beldelerimiz!

Onların yendik sandıkları yer ve cansız düştüğümüzü gördükleri toprak bizimdir... Oralarda ektiğimiz intikam fidanları yeşerecek! Toprağa dökülen her bir damla kan o toprakların bedelidir ve tapusudur her bir mezar o yurdun...

Daha biz Endülüs’ün hesabını görmemiştik, Bosna’nın intikamını almamış, Afganistan’ın yasını tutmamış, Kırım’ın gözünün yaşını silmemiştik! Çeçenya’nın kartalları yuvaya dönecek daha!

Yemen’in intikamı alınacak, Filistin’in hesabı sorulacak, Arakan’ın kısasına hükmedilecek!

Dün Humus, bugün Halep, yarın Musul; onlar yıkacak bir kuracağız yeniden, onlar öldürecek biz doğacağız yeniden... Biz asırlar boyu yaşayan ve herşeye rağmen yaşamaya devam eden tek bir ümmetiz! Yaralarımız ve kanamalarımız bizi bitirmedi, bitirmeyecek ve kıyamete kadar onlarla savaşmaya, yurtlarımızı muhafaza etmeye, nesillerimizi büyütmeye devam edeceğiz.

Aptallar ne bilecek; biz Yesrib’te yani bir tek küçücük şehirde muhasaraya direnmek için hendek kazarken bir kayanın kıvılcımından doğunun ve batının anahtarlarının bize verileceği müjdesini almış ve bundan adımız hatta canımız gibi emin olmuşlarız!..


Şimdi yeniden sayalım yılları ve yüzyılları; intikam kaç yaşındadır?

30 Kasım 2016

Tedbir ve Tevekkül de Kaderdir

Dünya, hayatın ve ölümün içiçe deveran ettiği bir imtihan yurdu ve bizler bu yurdun sahipleri değil misafirleriyiz. Geldik ve gidiyoruz. Bazılarımızın gidişleri vicdanları sızlatan facialarla, bazılarımızınki yürekleri yakan katliamlarla oluyor. Sebepler dünyasındayız ve bu sebepler bizim imtihanımızın gereği olarak cereyan eden olayların tamamının ortak adıdır.

Genel sapma noktası yaşanan felakete 'kader' denilmesi üzerinden inşa edildi. Bu bakışa sahip olanlar bir hadiseye kaderin tecellisi olarak bakılmasının olayın suçlu ya da sorumlularının masum sayılacağı savı üzerinden hareketle tevekkülü bile yanlış anlama ile itham edip kınar hale geldiler.

Oysa İslam, bir ceza hukuku va'z ederek zaten kaderin tecellisi olan kazalarda vesile olarak görülen suçlu şahsın cezalandırılmasını kanun kılarak bunun tevekküle ters olmadığını bize göstermiştir. Yani İslam bir katilin kısasına hükmetmekle maktulün kader olan ecelini reddetmeden mes'ul olana ceza verilmesini emretmiştir. Maktulün ecelinin gelmiş olması katilin suçunu hafifletmediği gibi masum sayılmasına asla sebep olarak görülemez. Aksi halde bu sapkın  bir itikad olan cebriyyenin yoluna sapmak olur.

Kasıt, ihmal, kaza her ne ise bunların Allah'ın kanununda bir karşılığı, cezası vardır; 'kader' ihmalleri ya da cinayetleri örtmez! Örtmek için bahane olarak kullanılamaz.

Kendi hata veya ihmallerine Allah'ın dininden 'kılıf' bulmak ikinci ve belki de daha büyük bir cinayet olur, buna izin vermemek gerekiyor.

Maktülün ecelinin katil elinden olması kaderdir ve yine katilden hesap sormak Kadir-i Mutlak'ın takdiridir, vazgeçilemez.

'Hiçbir nefis belirlenmiş bir ecelle Allah'ın izni olmadan ölmez...' Ali İmran 145

Kaderden gelene tevekkülle sabretmeyi tedbirde kusuru olanlara hesap sormamak zannetmek hatadır, adaletle merhamet birlikte uygulanabilir. Merhametsiz adalet ya da adaletsiz merhamet olmaz, adalet merhamettir öyle görünmese de... Kısasen bir katilin öldürülmesi yeni bir can almaktır ama tam da adalet budur.

Birilerinin tedbirde aksaklık yapması olayın kaderin kazası olmasını değiştirmez; tedbir ve tevekkül kadere tabidir. Tedbirde eksiği olana kızalım hatta cinayetse kısas edelim ama sakın olan için "kader değildir" demeyelim. Olaya cinayet diyebilirsiniz, ihmal hatta kasıt var da diyebilirsiniz ama "kader değil" derseniz bu imansızlığın alameti olur.

Kin ve garezden tedbir, tevekkül ve mukadderatı unutanlara da dua edelim; öfkeden ölmek başka bir sebeple ölmekten kötüdür zira. Sorumlulardan sorulacak hesabın vebali güç ve iktidar sahiplerinin boynundadır ama biz bu vesileyle takdiri ilahiye/kadere isyanı engelleyelim en azından.

Allah, Aladağ yangın faciasında hayatını kaybedenlere rahmet eylesin, ızdırap ile sona eren hayatlarından daha güzel bir hayatla onları cennetinde mükafatlandırsın ve asıl ateşin düşerek yaktığı yer olan yakınlarının yüreklerine ferahlık versin.

'Onlar başlarına bir musibet geldiğinde: 'Şüphesiz biz Allah'a aidiz ve O'na döneceğiz' derler.' Bakara 156

Bu gibi olaylar yaşandığında hele de İslami bir cemaate izafe edilen bir yerde vuku bulduğunda histerik nöbetler geçirerek İslam’a ve müslümanlara ait herşeyi diline dolayarak saldırıya geçen güruh için ise yapılacak birşey yoktur. Onlara anlatarak bir şeyi idrak etmelerini sağlamak pek mümkün olmaz. Bunun yerine sukunetle akl-ı selim sahibi ancak belki olayın hararetiyle belki cehaletle ileri-geri konuşanlara birşeyler anlatmaya çalışmak daha hayırlı olacaktır.

Adaleti ikame etmeden dünyamız da dünya işlerimiz de düzelmeyecektir...


29 Kasım 2016

Kendimizi kurtaralım

Dünya hayatı sabahlar ve akşamlar yurdudur; aydınlık ve karanlıklar, gündüz ve geceler, galibiyet ve mağlubiyetler, hayat ve ölümler, tokluk ve açlıklar, mazlum ve zalimler, mü’min ve kafirler, barış ve savaşlar...

Size bir yara dokunduysa karşı topluluğa da benzer bir yara dokundu. Allah'ın gerçekten iman etmiş olanları ortaya çıkarması ve aranızdan şehidler edinmesi için bu günleri böyle aranızda döndürürüz. Allah zalimleri sevmez. (Ali İmran 140)

Bu günler aramızda döner durur ve nihayetinde dünya hayatı son bulur ve adalet mutlak ve şaşmaz bir şekilde icra olunur ki o gün ‘din günü’dür.

Öyleyse ne sevinçlerimizde haddi aşmamalı ne de hüzünlerimizde kendimizi kaybetmemeliyiz. Sevinilecek işlerde elbette memnun oluruz ancak haddi aşmamak demek o başarı ya da galibiyetin sebeplerinin tahakkuk ettiği ve Kadir-i Mutlak olan tarafından bahşedildiğini unutmamaktır. Kayıp ve hüzünlerde haddi aşmak ise yine o takdiri gözardı ederek, umutsuzluğa ve çekişmeye meyletmektir. Her iki halde de başa gelenin kaderin neticesi olduğunu kalbimizden çıkarmadan hata ve eksiklerimiz için fert fert tevbe ve istiğfar etmek ise üzerimize vaciptir.

Sahabe kader mevzuunda konuşmayı ve soruşturmayı hiç hoş görmediler. Onlara biri bu konularda yanlış bir söz ya da tavırla geldiğinde ise genel olarak benzer manada nasihatlerde bulundular. Bunlardan İbn-i Abbas(ra)’dan gelen şu rivayeti buraya almakla yetinelim:

Kadere iman; başına gelen bir musibetin gelmemesinin, başına gelmemiş olan bir musibetin de gelmesinin mümkün olmadığını bilmektir.

Biz çoklukla değil ancak Allah(cc)'a ve Rasul(sas)'üne itaat ile başarı elde eden aksi halde ise rüzgarını kaybeden bir ümmetiz. Sahip olduğumuz güç, silahlar ve kalabalık ordular değil taat ve takvadır. Bizi yenen düşmanlarımız değil, isyan ve hatalarımızdır. Mü’minlerin Emiri Hattab oğlu Ömer(ra)’in İslam ordularına nasihatlerini içeren hutbe ve mektuplarında sık sık vurguladığı budur. Allah(cc)’ı zikri artırmak ve günahlardan sakınmak savaşa giden orduların en çok duydukları uyarı olmuştur...

Herhangi bir başarısızlık, kayıp ya da yenilgi durumunda konuya dahli olan her müslümanın başkasını bırakıp kendi hesabına tevbesi gerekir. Zira başkalarının hatalarıyla meşgul olmak -ki mutlaka vardır-ancak fitne, kargaşa ve iç çekişmelere sebep olacak ve daha da zayıflamayı getirecektir.

Oysa cephelerin en ön safında duranlar kadar en arkada evinde yumuşak minderinde safa sürenler de bu ümmetin parçalarıdırlar. Ehlinin nasihat etmesi elbette vaciptir ancak ehil olmayanların söyledikleri nasihat değil ancak dil uzatmak olur ki insanoğlu nefis taşımaktadır, Allah(cc) muhafaza eylesin, kalpleri kaydıran nefsin ve şeytanın iğvasıdır.

Herkes tevbesini yönelttiği ve halini itiraf ettiği makamdan yardım istemelidir, şikayeti olan da yine o makama iletmelidir. Hele canını ve malını vakfedip ortaya atılan yiğit ve yürekli müslümanların bu büyük fedakarlığa zerre zarar getirmemek adına, insanlarla uğraşmamaları ve yalnız Allah(cc) için çıkılan bir yola nefsani bir gölge düşmemesi için azami gayret etmelidirler. Onlar en büyük ödülün avcılarıdırlar ve küçük işlerden mustağni olmaları hem onların hem ümmetin hayrınadır.

Ey Allah(cc)’ın kulları, birbirinize öfkelenmeyin, hele kin hiç gütmeyin! Hepimiz nihayetinde kendi nefislerimizi ve ehlimizi yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden korumaktan (Tahrim 6) başka bir gayeyle yaşamıyoruz.  Ve bundan başka bir hal üzerinde ölmekte istemeyiz.

Salih ameller eden kendi lehine etmeyen de aleyhine bir iş yapmış olur. Hiç kimse bir başkasının vebalini yüklenemez!

Bir garibin yardım çağrısına koşanlar da, mustaz’af erkek, kadın ve çocuklar için savaşanlar da mutlaka esas gaye olarak Allah(cc)’in rızasını kalplerine yerleştirmek zorundadırlar. Aksi halde mükafatları dünyada duyacakları bir teşekkürden ibaret olur da ahirette nasiplerini kaybederler.

Bu sebeple hümanistlikle İslam arasında Allah(cc)’a iman ve rızasını aramak gibi dev bir fark vardır.
Şüphesiz Allah(cc)’ın boynumuza yüklediği iman kardeşliğinden kaynaklanan birtakım sorumluluklarımız vardır. Hele müslümanların rüzgarlarının kesildiği devirlerde sıkça rastlanan işgal ve işkence günlerinde bu sorumluluklar artarak devam eder. Moğol istilasını da görmüş ve atlatmış bir ümmet olarak ulemamız elbette bu gibi zamanlarda ne ile yükümlü olduğumuzu bizlere gayet net bir dille anlatmışlardır.

İbn-i Abidin merhumun Redd’ul Muhtar adıyla meşhur son devirlerin en kapsamlı ve makbul Hanefi fıkıh kitabı olan eserinde Bahr sahibinden ve Damad’dan naklettiği aynı metindeki hadise dayanan ve hadisteki  vaciptir ibaresinin farz-ı ameli (amel edilmesi farz olan) olarak anlaşılması gerektiğini söylediği şu fetva söze gerek bırakmıyor:

‘Dünyanın en doğusunda esir alınan mü’mine bir kadını kafirler henüz kalelerine ulaştırmadan önce dünyanın en batısındaki müslümanlar tarafından kuvvetle kurtarılması veya bütün müslümanların mallarını vermeye de mal olsa fidya verilip o kadının düşmandan alınması vaciptir.’

Esir bir kadın için kuvvet kullanmak yani savaş açmak ya da hepimizin tüm malvalığına mal olsa da fidye verip kurtarmak diyor, kulağımıza nasıl geliyor bu? Kalplerimiz nasıl titremesin? Edebi cümlelere hiç gerek yok! Bu Allah(cc)’ın bu ümmetin boynuna taktığı bir şeref nişanesidir... Bir can için savaş, biri kadın için savaş ya da tüm malını feda et ama onu kurtar!

Bu herbirimizin teker teker sorumlu olduğumuz, mükellef bulunduğumuz bir fetvadır. Zira bugün sayısı belirsiz mü’mine kadın esirdir ve bir kurtarıcı, yardımcı beklemektedir!

İşte biz buna kendi nefislerimizi kurtarmak için mecburuz. Mağdur ve mazlum müslümanlar sebebiyle sırtımıza yüklenen vebalden kurtulmak ve cehennem ateşinden beri olabilmek için buna mecburuz.

Kendimizi kurtaralım diyorum yani kardeşlerimizi kurtaralım yoksa onların değil bizim halimiz harap olur!

Ey iman edenler! Bir toplulukla karşı karşıya geldiğiniz zaman kararlılık gösterin ve Allah'ı çokça anın ki başarıya erişesiniz.

Allah'a ve Peygamber'ine itaat edin ve çekişmeye girmeyin. Yoksa gücünüz, devletiniz gider. Sabredin. Allah sabredenlerle beraberdir. (Enfal 45-46)

24 Kasım 2016

Yukarıdan Bakmak

Aynı şey hakkında farklı kanaatlere sahip olmamıza sebep olan pek çok etken vardır. Bildiklerimiz, tecrübe ettiklerimiz verıtabanımızın en değerli yerindedir elbette ama alttan alta bizi yönlendiren korkularımız ve farkında olmadığımız hedeflerimiz bile bizi peşinden sürükleyebilir. Mesela kalbimizin derinlerinde kök salmış sağlam bir Allah ve ahiret gününe iman farkında olmadan birçok konuda doğru kararlar vermemizi sağlayabilir.

Bir de baktığımız açı ya da durduğumuz noktadan gördüklerimiz vardır ki, doğru yerde durmaz ve doğru açıdan bakmazsak herşeyi altüst edebiliriz.

Bu konuda kendi açımdan en verimli dersi Hacc esnasında Mescid-i Haram’ın en üst katından tavaf edenleri seyrederken aldığımı eklemeliyim. Manzara kısaca şöyledir; kim olduklarını bilemeyeceğimiz gib niyetleri hakkında da en ufak bir kanaat sahibi olmadığımız, cisimleri, dilleri, güçleri, sesleri velhasıl herşeyleri farklı binlerce insanın oluşturduğu kusursuz bir ahenkle dönen, muhteşem halkalarla Kabe’yi saran ve anlaşılmaz ama içinizi huzura kavuşturan bir ses çıkaran, adına tavaf dediğimiz ibadeti yerine getiren devasa bir topluluk...

Bu ibadeti seyretmenin de ibadet olduğunu o an idrak ediyorsunuz!

Her seyreden kendi nasibince; aklı, ilmi, idraki ve kısmeti ne kadarsa bu manzaradan kendince o kadar dersler çıkarıyor. Biri orada müslümanların gayet düzenli ibadet ettiğini görebilirken bir başkası o tavafların oluşturduğu girdaba kapılıp gökyüzüne tırmanabiliyor...

Oysa aralarına girdiğinizde bu yukarıdan gördüklerinizin çoğu kayboluveriyor. İtişenler, kızanlar, bağıranlar hatta dünyalık sohbetler vs.

Şunu anlıyorum ki, bizim nerede, ne maksatla ve nasıl bulunduğumuzdan çok, o büyük tablonun neresinde, hangi renkte ve hangi desende bir değerimiz olduğu önemlidir. O yüzdendir ki Hacc sırasında Arafat’tan inerken günahlarının affedildiğinden şüphe etmekten daha büyük bir günah yoktur...  Arafat’ın Rabb’i, o muhteşem esere dahil olan herkesi affetmiştir ve bunu da müjdecimiz vasıtasıyla bize bildirmiştir. Bitti!

İnsanlığın yeryüzünde birlikte icra ettiği en büyük ibadetin hacc olması hasebiyle oradan örnek verdim, tabii ki her birimiz kendi içinde bulunduğumuz olaylara ve ibadetlere yukarıdan bakmayı deneyebiliriz. Cemaatle kılınan bir namaza, herkesin oruçlu olduğu bir şehre yukarıdan bakıldığında ne göreceğimiz bize dünya ve ahiret hakkında bambaşka bir ufuk açacaktır.

Sokaklara ve şehirlere ya da büyük kalabalıkların toplandığı stadyumlara yukarıdan biraz bakıp tefekkür etmek bir çok değerli sandığımız şeyi küçültecek ve farkında olmadığımız bir başka şeyin gerçek değerini ortaya çıkaracaktır.

Savaşlara ve ölümlere de yukarıdan bakmayı denememiz gerekiyor. Tabi bakışlarımızı Kur’an ve sünnetin çizdiği ufuklara ayarlayarak! Yoksa yukarıdan bakayım derken tepeden bakıp helakımıza sebep olacak bir kibre ya da bakışa kapılmamız işten bile değildir.

Eğer ahirette mutlak adalet sahibi olan Allah’ın haklarını zerresine varıncaya kadar alacaklarını bilmeseydik mazlumların ızdırabından dünya başımıza yıkılırdı.

Eğer şehidlerin makamını bilmeseydik, kazandığımız her şehid bizim için büyük bir kayıp olurdu.
Eğer dünyanın değerinin Allah katında bir sineğin kanadı kadar bile olmadığını bilmeseydik, dünyanın saltanatını süren zalimlerin hali bize kahır olurdu.

Eğer gerçek ve sonsuz hayatın ahirette olacağına inanmasaydık, bu hayatın sona erme korkusu bizi yer bitirirdi.

Eğer cennet gibi bir mükafatın olduğunu bilmeseydik, imtihan ve ibadetlere güç yetiremez, dayanamazdık.

Eğer cehennem gibi bir korkumuz olmasaydı, günahlardan ve sapkınlıktan bu kadar kolay uzak kalamazdık.


Bildiklerimiz ve inandıklarımız bakış açılarımızı ve bakış yüksekliğimizi tayin ediyor; hayata ve hayatın sonrasına çukurun dibinden bakmakta mümkün, yüce dağların sarp tepelerinden de... Tercih bizim.

20 Kasım 2016

Başkasının Ölümü

Hakkında konuştuğumuz ölümler başkalarının çünkü kendi ölümümüz hakkında konuşma imkan ve ihtimalimiz olmayacak, en azından bu dünyada!..

Henüz akıllarımızı kaybetmediysek gördüğümüz ceset görüntüleriyle onlar başkalarınındır; o çocuklar bizim olsaydılar ya da kardeşlerimizin çocukları nasıl kalabilirdik böyle yere kök salmış odunlar gibi!

Parçalanmış irili ufaklı bedenler, enkaz altlarından çıkarılan kimsesiz kalmış ya da kimselerini enkazlarda bırakmış bebeler sıradanlaştıysa dünyanın gözünde, insanlığın yok olması için kıyametin beklenmesine gerek kalıyor mudur?

Başkasının ölümüdür bize bu kadar kolay gelen, bizim olsaydılar böyle seyirci kalamazdık!

Kendimizi çok yıpratmamak için hemen savunma mekanizmalarımızı çalıştırıp okun ucunu zalimlere çevirelim.
Nasıl bu kadar acımasız olabiliyorlar? Her biri bir anne-babadan dogma ve belki de bir çoğu anne veya baba olan bu yaratıklar hangi sebeplerle bu kadar kararmış bir kalbe sahip olabiliyorlar? Biz seyrediyoruz da seyretmeye de dayanamıyorken bunlar bu katliamları nasıl bu kadar rahatlıkla işliyorlar?

Bir eski müşriğin ağzından şöyle bir cümle hatırlıyorum:

‘Rahman ve Rahim olan bir Allah(cc)’a inansaydık ne diye sizinle savaşalım?’

Merhameti kaybetmişler demek ki! En çokta merhameti kaybetmişler…

Manzara artık sıradan bir savaşı çoktan aştı, birilerinin mırın-kırın yok yahudiler yok ermeniler için ağızlarını çalkaladıkları soykırım hikayelerinin bile yanında zayıf kaldığı bir facia yaşanıyor.

Suriye’nin; Halep’in, İdlib’in, Şam’ın, Humus’un ağıdını yazacak birileri de bir gün çıkar elbet amma meclisinde ağıt okunmaya değer bir ‘sultan’ var mıdır? Suriye’nin Ebu’l Vefa’sı kimdir merak ediyorum, yazılacak şiiri de, huzurunda okunacak hükümdarı da çok merak ediyorum…

Yetiş diye bağırılacak bir Mu’tasım’ın olmayışı da yüreğimize dert olsun!

Çok azımız havada uçuşan mermi seslerini duymuştur, daha azımız bir roket ya da top mermisini dinlemiştir, çok daha azımız bir savaş uçağının göğü yırtan gürültüsünü yaşamıştır ve hemen hiç birimiz bir varil dolusu patlayıcının yani o meşhur varil bombalarının havayı yararken çıkardığı sesi duymamıştır… Oysa bunlar Şam beldesinin günübirlik yaşadığı katliamların arka fonunda hep çalan bir korku filminin müziği gibi tekrarlanıyor, tekrarlanıyor, tekrarlanıyor…

Bir çocuk birazcık büyükçe, büyük dediysem en fazla 12 yaşlarında, kucağında kanlı bir çocuk cesedi taşıyor, ya kardeşi ya komşusu ya da hiç birşeyi ama 2-3 yaşlarında bir çocuk cesedi…

Önce merhameti unuttular, sonra en çok merhameti öldürdüler, sonra en çoktan daha fazla Rahman’ın kullarını katlettiler!

Onlar Rahman ve Rahim bir Allah’a inanmadılar ve kalplerinden merhamet kazındı, dibi tutmuş bir tencerenin kazınması gibi, fıtratlarındaki insanlık kazındı. Geriye taştan daha katı, kayvandan daha aşağı bir yaratık kaldı. Onlar kendilerine insan dedilerse de insan olamadılar, insan kalamadılar…

Topraklarımıza kin ve intikam ekiyorlar; çocuklarımızın etleri, yaşlılarımızın kanlarıyla besliyorlar intikamı, kadınlarımızın mukaddesatının yeryüzünde karşılığı olabilecek bir kelimeyi ise henüz bilmiyorum…

Biz Rahman ve Rahim olan bir Allah’a inanıyoruz; Muntaqim olan Allah’a da inanıyoruz, Sabur olana da, Aziz olana da… Biz Allah’ın adaletinden asla şüphe etmiyoruz, o kullarına zulmetmez ve kullarının hakkını bırakmaz kimsede, değil mi ki boynuzsuz koçun hakkını da boynuzlu da bırakmayacak olan O’dur! Allah Adildir!

Allah, haksız yere dökülen her bir damla kanın hesabını zalimlerden mutlaka ama mutlaka soracak, her çocuğun hesabı ayrı ayrı verilecek, her kadının, her yaşlının, her mazlumun hesabı illa ki sorulacak.

Bütün mesele bizim kendi hesabımız; biz neredeydik, ne yapmalıydık, ne yapmamalıydık, nedir farkımız, nasıldır kardeşliğimiz?

Başkasının ölümünü, ölümlerini konuşuyoruz ama kendi hesabımızı vereceğiz!

17 Kasım 2016

Herşeyin başlangıcı olan birşey

İnsanlık tarihinin de bilinen en eski verileri aslında hemen her bilgi gibi vahye dayanıyor. İlk insan olarak yaratılan Adem(as)’ı Allah(cc)’in halife kılmasını haber veren ayetler mücadelenin de başlangıcını anlatıyor. (Bakara 30 ve devamı) Yeryüzüne tayin edilen halife ve onun getireceği ve uygulayacağı nizama karşı çıkacakların ve engel olacakların mücadelesi bir başka deyişle; kan döküp fesat çıkaracak olanlarla adaleti ikame edip ıslah edecek olanların kavgası!

Önce bilgi ya da ilim konusunda bir hakikati daha açık bir dille ifade etmeye çalışayım, sonra da fesat ile ıslah hareketlerinin kaçınılmaz karşılaşmalarını ve neticelerini irdeleyelim.

Var olan herşeyin varlığını zatına borçlu olduğu Zat-ı zü’l-Celal, yarattıklarının ihtiyaçlarını tüm yönleriyle en kamil şekilde bilen ve veren olduğundan hayatiyetimizin devam ettiği süre içinde elde edeceğimiz her bilgi ya da ulaşacağımız her gelişme, yapacağımız her keşif, ortaya koyabileceğimiz her hakikat O(cc)’nun bildirdiklerinden ve bilmemize ya da bulmamıza izin verdiklerinden ibarettir. Bu bir sır değil bir tek ayetin bir kısa cümlesinin ortaya koyduğu gerçektir:

‘Ve Allah(cc) Adem(as)’a herşeyin ismini öğretti...’ (Bakara 31)

Sonra olanlar malum; birbirimize düşmanlar olarak yeryüzüne indirildik ve düşmanlığın doğal sonucu olarak savaşlar ve kan dökmeler de bizimle indi yeryüzüne ve yeryüzü fesada uğradı. Allah(cc) rahmetinin nişanesi ve adaletin ikamesi için rasuller ve nebilerle fesadı ve zulmü engelleyecek ve adaleti ikame edecek kulları eliyle yeryüzünü ıslah etti.

Dünya var olduğundan beri değişmeyen en büyük gerçek bu kavgadır ki genel ıstılahımızda ‘hak-batıl mücadelesi’ olarak isimlendirip anlaşılmasını formüle ettiğimiz, aslında hepimizin bildiği ve yaşadığı ama çokça gafil olduğumuz bir durumdur.

Kabul edelim; yeryüzünde savaşlar ve kan dökmeler, zulümler ve ızdıraplar hiç bitmeyecek olduğu gibi, bu fesada karşı adaletin savaşını verecek olanlar da hiç eksik olmayacak... Dünyada herkesin barış içinde yaşaşayacağı ve savaşların bittiği bir dönem hiç olmadı, olmayacak, olamayacak! Çünkü bunun olabilmesi için ya hakkın ya da batılın tamamen yok edilmesi gerekiyor ki bu da insanlığın dünyadaki varlığının da son bulması ile ancak mümkün olabilecektir.

İnsanlığa cicili-bicili bir dünya hayalleri sunan ve bu hayali huzur dünyasını kurmak için hizmet ettiklerini iddia edenlerin en büyük ifsatçılar olduklarını yaşayarak öğrendik. Dünyada bir cennet kurmak hayali yeni değil, ancak cennetin ahirette olabileceği hakikati de yeni değildir. Batıl dünyada bir cennet vadedendir! Zira hakkın temel inancı, dünyanın bir imtihan yeri olduğu ve cennetin ancak ahirette bir nimet ve rahmet olarak verileceğidir.

Yaşanılan görece sakin zamanları ve mekanları dünyanın keyfine dalmak ve ahireti unutmak için bir bahane kılmamak zorundayız. Ki biz ‘yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar’ (Bakara 193) yani zulüm engellenene ve yok edilene kadar ve ‘din yalnız Allah(cc)’ın oluncaya kadar ‘ (Bakara 193) yani hak hakim olana ve adalet tesis edilinceye kadar savaşmakla emrolunuyoruz.

Bu yüzdendir, dünyanın herhangi bir köşesinde uygulanan zulme karşı olmak zorunda oluşumuz ve bu yüzdendir dünya kurulalı beri yaşadığımız toprakların hep savaşlarla ve büyük kargaşalarla dopdolu oluşu... Ve batınınsa tüm bu kan ve gözyaşı üzerine bir dünya inşa etmekte ve o iğrenç dünyada sömürü zenginliğiyle saltanat sürmekte oluşu!

Şimdi batı, bizim etlerimiz ve kemiklerimizle temellerini attığı, damarlarında bizim zenginliklerimiz dolaşan refahını gözümüze sokarak bir medeniyet iddiası ortaya atıyor. Oysa medeniyet dünya rahatlığına sahip olmak değil adaleti insanlar ve diğer canlılar için ayakta tutmakla mümkün olan bir şeydir. Bize tepeden bakmakta kullandıkları yükseltiler incelendiğinde içlerinin zulümle dolu olduğu ve kendilerine ait olmayan birtakım değerleri sadece gözleri yanıltmak ve menfaatlerini temin etmek için kullandıkları ortaya çıkıveriyor.

Bu sebepledir ki batıl ya da batı ayakta kalmak için can almaya devam edecektir. Ediyor da!

Bizim için çağdaş medeniyetler seviyesi diye bir imrenilecek gerçeklik yoktur, o dedikleri çağdaş bir boyama ve büyük bir medyumluk marifetinden ibarettir.

Gafletimizin en büyüğü, onların saltanatını büyük zannetmek olur. Batı ya da batıl asla herşeye gücü yeten değildir ve olamayacak! Biz yerlerin ve göklerin rabbi olarak Allah(cc)’tan başka bir varlık ya da kudret tanımıyoruz.

Yapmamız gereken ilk ve en önemli şey, sahip olduğumuz hakikatin büyüklük ve yüceliğini idrak etmek ve bununla onların karşısına dikilmektir. Bu küçük cümleyle ifade ettiğim şeyin hayatın tüm alanlarını kapsayan, kaynaklığı bakımından insanüstü, pratikliği bakımından insan için en ideal ve uygulanabilir hayat nizamının anlaşılması, yaşanması ve insanlığa sunulması olduğunu ve işte asıl ve gerçek medeniyetin bu vahye dayalı olarak kurulabildiğini ve bunun yeniden kurulabileceğini bilmenin adının müslümanlık olduğunu hatırlayalım.

Anlatmaya çalıştığımı şeyi ve çok daha fazlasını şu kısacık hadis ifade ediyor:


‘İslam üstündür, ona üstünlük kurulamaz!’

13 Kasım 2016

Emniyet ve Adalet

Allah(cc)’ın adıyla; Rahman ve Rahim’dir ki yarattıklarının yeryüzünde çıkardığı ve çıkaracağı fesadın ve döktüğü ve dökeceği kanlara, işleyeceği zulümlere rağmen rahmetiyle dünyanın devranını devam ettirendir. Kalemi yaratan ve onunla yazı yazmayı belleten(Alak 3) Allah, emanetinin taşıyıcıları olarak zalim ve cahil oluşumuza rağmen ahirimizde rahmetiyle muamele etmesini umduğumuzdur ki O’ndan umudunu kesenin başka bir yardımcısı olmadığı gibi herhangi bir nasibi de yoktur... (Yusuf 87)

Salat ve selam; hidayet rehberimiz, dünyada ve ahirette peşinden gitmekten gayrı hedefimiz olmayan, sünnet ve şefaat sahibi Muhammed(sas)’e, ashabına ve kıyamete kadar onların yolu üzere yürümeye iman ile azmeden salih mü’minlerin üzerine olsun.

İlk olması hasebiyle söze hamdele ve salvele ile başlamayı ve bu bereket ile devam etmeyi umut ediyorum. Şüphesiz bütün sözler ve yazılar, tıpkı namazlar ve diğer ibadetler gibi tıpkı hayatımız ve ölümümüz gibi alemlerin rabbı Allah(cc) içindir. (En’am 162)

Orada onların duaları: 'Ey Allah'ım! Senin şanın pek yücedir!' demektir. Aralarındaki dilekleri de 'selâm'dır. Dualarının sonu ise: 'Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun' (sözü)dür. (Yunus 10)

Yeryüzünün en karmaşık devresinde değiliz, zulümler ve ölümlerin de zirve yaptığı çok zamanlar geldi ve geçti. Bizden öncekiler arasında hemen her konuda bizi hayrette bırakacak hadiseler yaşandı ve dünyanın düzeni devam etti ve yıldızlar semada asılı kandiller gibi alemi süslediler. Ne hendeklere doldurulup yakılan halklar ne de aralarındaki henüz süt çağındayken ateşlere atılan bebekler bitmedi, dünya durdukça da bitmeyecek! Demir taraklarla etleri bedenlerinden taranarak ayrılanlar ve testerelerle başları kesilenler de Allah(cc)’ın kullarıydılar.

Allah(cc), aramızdan şehitler edinmeyi murad ettiğinde (Ali İmran 140) bu günleri insanlar arasında dolaştırıp duracak ve bizden öncekilerin başına gelenler bizim de başımıza gelecek ki cennet yolları açılsın... (Bakara 214)

Dünyanın sevinçleri de acıları da geçicidir ve asıl mutluluk yurdu ancak ve sadece ahirette elde edilebileceğine olan imanımız bizim başkalarından en büyük farkımızdır.

Ve fakat biz de insanız, zaaflarımızın en büyüğü hayatımızdır. Onu devam ettirmek ve kendimize göre güzelleştirmek bizi insan yapan yanımız olarak ölünceye kadar çıkmayacak bir huyumuzdur. Hatta bir kaç dakika sonra üzerine yağacak bomba ve mermilerle son nefesini vermeyi bekleyen herhangi bir savaşçı da yattığı siperin rahatlığını azami ölçüde sağlamaya gayret edecektir.

Kendimizi ve hayatımızı emniyet altına almamızla da bitmeyen sorunlarımızın ikincisi ise sevdiklerimizin korunması ve kollanması için elimizden geleni yapma gayreti göstermektir.

Dünyada var oluşumuzdan bugüne tüm imar faaliyetlerimiz ve gelişmelerimiz aslında kendimizi ve sevdiklerimizi emniyete alma hedefine matuftur. Ferdi olarak bunu temin etmemizin fıtri olarak en tabii gereği içinde bulunduğumuz toplumun adalet temelleri üzerine bina edilmiş bir sosyal düzen ile idare ediliyor olması geliyor.

Adaletin tesis edilemediği toplumlarda kimse emniyet içinde olamayacaktır. Yaratılışımız gereği taşımakla yükümlü olduğumuz heveslerimiz ve dizginlediğimiz ihtiraslarımız fesadın ve haksızlıkların kaynağı olsalar da vazgeçilmez insani vasıflarımızdır. Hepimiz insanlar olarak yaratıldık ve o hal üzre can vereceğiz, içimizden kimse yaşarken bu halden çıkamayacak yani hiçbirimiz melek olamayacağız.

Herşeye rağmen, hayatta kaldığımız sürece topraklarımızın bir gün emniyet ve adalet yurdu olacağından umudumuzu kesmeyeceğiz! Yağmurlar toprağı sulamaya devam ettikçe her yeşerek tohum, bizim için dünyaya bir müjde ahirete ise bir iman tazeleme vesiledir.

Umut dediysem öylesine değil; biz kıyamete kadar devam edecek bir dinin ahirette de yüzü gülenlerinden olmayı kasdediyoruz, biz kazanacağız, başka bir ihtimal yok, olmayacakta! (Mu’minun 1) İmanımız umudumuzdur bizim, onu kaybetmedikçe hiçbir kavgayı kaybetmeyeceğiz!

Tarih şahit; biz yaptık onlar yıktı, dünya yıkılana kadar da öyle devam edecek, bu fani alem nihayete erdiğinde sevinen biz olacağız... Şehirlerimizi yerle yeksan edecekler, nesillerimizi ekin gibi biçecekler ama biz öldürmekle bitmeyeceğiz, çünkü şehidlerin ölmediğine iman ediyoruz; nefes almayan, kalbi atmayan, yürümeyen, konuşmayan, bedeninde hiçbir bildiğimiz hayat emaresi kalmayan adamların yaşadığına iman ediyoruz biz! Dahası rızıklandırılmaya devam ettiklerine de iman ediyoruz! (Ali İmran 169)

"Bu günler insanlar arasında dönüp duracak" yazgısı mutlaktır, değiştirmeye ne Amerika ne Rusya ne İran ne Çin ne de Avrupa güç yetiremeyecek, devran bir gün mutlaka bizim olacak...

Onların bitirdik sandığı devirlerde dünyanın hiç beklemedikleri köşelerinden yine biz çıkacağız ve yeneceğiz onları, kaçamayacaklar sondan! Onlara rahat yüzü vermeyeceğiz, batılın ve zalimlerin kabuslarında bizim adlarımız dolaşacak, en mutlu hayallari bizsiz bir dünya olanların dünyasını karartacağız!

Onlara ve bize karşı savaşmayan tüm insanlara yalnız adalet vadediyoruz...

Hiç objektif olamayacağız ve hiç tarafsız değiliz ve olmaya da niyetimiz yok! Hadise ve insanları dinimiz mihengiyle tartarız ve mutlaka iman edenlerden yana olmak durumundayız.

Bu satırların bundan sonra burada yazacaklarım için bir teminat kabul edilmesini istirham ediyorum. İslam’ın ve müslümanların menfaat ve hukukunu müdafa etmekten ve her konuyu onların lehine yormak maksadındayım. Her vesile ile dinimi muhafaza ve ilana dair gayret etme hedefindeyim.


Allah(cc)’tan her birimiz için yüreklerimizde taşıdığımız maksada ulaşmayı nasip etmesini diliyorum.

Timeturk.com için yazdığım ilk yazıdır.

10 Kasım 2016

Fil Vakası

İnsanlık tarihi bir çok olaya sahne olmuş olsa da bazıları bizim için daha özeldir. Bu özel olaylardan bir tanesi de meşhur ‘Fil Vakası’ olarak kayıtlara geçen, Yemen kralı Ebrehe’nin Kabe’yi yıkma maksadıyla fillerle desteklenen ordusuyla düzenlediği sefer ve sonunda aleme ibret olacak bir hezimetle yenilip ezilmesidir.

Bu olayın Mekke’de cereyan etmiş olması, merkezinde Kabe olması ve alemlere rahmet Abdullah oğlu Muhammed(sas)’in doğumundan 2 ay gibi kısa bir süre önce gerçekleşmiş olması ve tabi bütün bunların üstünde hadisenin  ayetlerle bize bizzat tarihin de Rabb’i olan Allah tarafından bildirilmiş olması çok özeldir.

Rabbinin Fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi?
Onların planlarını boşa çıkarmadı mı?
Üzerlerine sürü sürü kuşları gönderdi.
Onların üzerlerine pişirilmiş balçıktan taşlar atıyorlardı.
Sonuçta onları yenik ekin yaprağı gibi yaptı. (Fil Suresi 1-5)

Şüphesiz bu olay Rahmani bir müdahale ve olağanüstü bir olaydı. Dönemin şartları içinde değerlendirildiğinde Allah, evini muhafaza etmek üzere insanlardan bir sebep ve vesile kalmadığında kuşlardan bir ordu göndererek düşmanlarını hezimete uğratmıştı.

Göklerin ve yerin askerleri Allah'ındır. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir. (Fetih 7)

İşte bu orduları celbeden Fil Vakası öncesinde Rasulullah(sas)’in dedesi Abdulmuttalib’in şu şiiri tarihe müstesna bir not olarak düşüldü:

Allahım, kul devesini korur, Sen de develerini koru!
Haç ehline ve haça tapanlara karşı bugün Sen kendi ehline yardım et.

Bütün bunların hatırlanmasına ve sizlere hatırlatılmasına vesile olan ise güncel bir Fil Vakası’nın yaşanabilme ihtimaline yol açabilecek olan Abd’de seçimleri bir filin kazanmasıdır. Sembolleri eşek olan demokratlar dünyanın geri kalanını yıllardır çifteleriyle kan-revan içinde bıraktılar. Bir yandan zulüm ve katliamları işlerken ya da işlenmesini desteklerken bir yandan da bir eşek sempatikliğini taklit ederek bazılarını aldatmayı başardılar. Sonunda dünya kendi kurguladıkları ‘kırmızı çizgi’ ve ‘insan hakları’ gibi masallarla uyumaz hale gelince yani çocuklar, kadınlar ve masum erkekler türlü şekillerde can verdikçe, çizdikleri manzara asgari insani özelliklere sahip insanlar tarafından bile katlanılamaz bulununca eşeklerini kenara çektiler.

Şimdi sahnede fil var!

Abd batıldır ve varlığını şeytana satmış bir fil ordusudur!

Fil tepinecek ve çimenler ezilecek ama yeryüzünde hep bir yerler yeşil kalmaya devam edecek!
Kaderleri yazan Allah; elbette alemlerin Rabb’i ve elbette mustaz’afların Rabb’i ve elbette O’nun da bir planı var ve elbette gerçekleşecek olan ve elbette planların en güzeli olan Allah’ın planıdır...

Bize düşen tüm imkan ve kuvvetlerimizle Allah’ın mukaddes kıldıklarını muhafaza ve müdafaa etmek için gayret etmekten ibarettir. Nihayetinde biz sebepler dairesine tüm varlığımızla daldığımızda sonuçları değiştirmeye kudreti tek yetecek olan Allah muhakkak rahmet ve sekinetle mü’minlere destek olacak ve onları yeryüzüne yerleştirecektir.

Biz ise istiyorduk ki, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunalım, onları önderler yapalım, onlara (ötekilerin) yerini aldıralım. (Kasas 5)

Karşımızdakilerin isimleri ve cisimleri değil aslolan nitelikleridir. Bu da onların yeryüzünde şeytanın askerleri olmaları ve Allah’ın düşmanları olmalarından ibarettir. Diğer tüm detaylar bu ana çizginin değişmesini gerektirmez.  Hak ve batıl hep karşı karşıya duracak ve haliyle mücadele de kıyamete kadar devam edecektir. Hakkın zayıf düşmesi onu terketmeyi gerektirmediği gibi batılın birtakım renk değiştirmeleri de onu doğru kılamaz!


Tarih; Afganistan'dan Endülüs'e, Kırım'dan Yemen'e bizim yaptıklarımızla onların yıktıklarının hikayesidir... Yaşananların özeti de budur!

03 Kasım 2016

Bir Film Meselesi

İletişim ve teknoloji çağında olmamız sebebiyle, herşeyin bir şekilde bu gelişmelerle içiçe olmak zorunda olduğu gerçeğini gözardı etmeden mukeddasatımızı bu devrin zedeleme ve olası hakaretlerinden koruma refleksimizi harekete geçiren son günlerin tartışmalı filmi; ‘Muhammed, The Messenger of God’ bizi bir kere daha sarstı.

İranlı meşhur bir yönetmenin bu son filmi ile 3 bölümle Nebi(sas)’in hayatını anlatacağı açıklandı. İlk bölümü bazı islam ülkelerinde yasaklanan film geçen hafta vizyona girmesiyle gündem oldu ve eleştirilerle savunmalar bir anda havada uçuşmaya başladı.

Son söyleceğimi başa alayım; bu filmi izlemeyi düşünmüyorum ve kesinlikle izlenmesini de tavsiye etmiyorum. Bunun sebeplerini izah etmeye çalışacağım elbette ama aslında bir tek sebep bütün sebepleri bastırdığından sadece onu anlatmam belki de kafidir.

Biz müslümanlar Muhammed(sas) ümmetiyizdir ve O’na tabi olmamız ve sevmemiz imanımızın gereği olduğu gibi imanımızla birlikte kalplerimize yerleşen bir derin ve sökülmez duygudur. Değil mi ki Allah(cc) bize zatını sevmenin yolunun Nebi(sas)’e tabi olmaktan geçtiğini ihbar etmiştir.

De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir." (Ali İmran 31)

Biz O’nu sahabesinin tariflerinden tanırız; elini ve yüzünü biliriz ama aslında bilmeyiz, O bize en yakınlarımızdan daha tanıdıktır ama aslında tanımayız...

Allah(cc), bizim O’nun şekline değil de risaletiyle memur olduğu ve bihakkın yerine getirdiği vazifesiyle tanımamızı ve simasına değil siretine yani hayatına meftun olmamız gerektiğini murad ettiğinden olsa gerek bize tarifler dışında bir resmini dahi ulaştırmadı.

Hatta birçoğumuz O’nu rüyalarda görmüşüzdür de hemen hiç birimiz yüzü şuna benziyordu diye bir tarif ya da benzetme yapamayız...

‘Şüphesiz Muhammed(sas) bir insandır, ancak her insan gibi değil; O’nun insanlar arasındaki yeri taşlar arasında yakut gibidir!’

O’nu herhangi bir insanın fiziken temsil etmesi yahut rolünü üstlenmesi hem aklen hem dinen mümkün olmadığı gibi caiz de değildir. O’nun vücudundan herhangi bir kısmının, mesela elinin ya da ayağının da temsil edilmesi aynıdır. Zira insanların zihinlerinde ve çocukların bilinçlerinde bir şekil kalacak ve bu açılan yoldan ötesini kimse tahmin edemediği gibi engel de olmayacaktır.

Birileri kendince uygun şekil ve görünümlü kişilerle O’nu temsil ettirmeye devam edebilecek ve maalesef buna engel olacak bir İslami otorite de mevcut olmadığından yozlaşma ve sapmanın önü alınamaz hale gelecektir.
Evet bugün batıda gayri müslim bazı çizerler Muhammed(sas) olduğunu iddia ettikleri  birtakım karikatürler çizerek O’na ve O’nu seven herkese hakaret edebiliyorlar ve biz bunlara karşı çaresizce seyirci kalabiliyoruz. Ancak bu doğudan, bizden olduklarını iddia eden bazılarının O’nu filmlerde ve belki de ileride tiyatrolarda temsil etmelerine sebep ya da mazaret olamaz. Aksine bu yolu tamamen kapatmak her müslümanın vazifesidir.

Filme dönecek olursak; Nebi(sas)’in hayatının ilk 13 yılını anlatan, bebekliğinin ve çocukluğunun biri tarafından temsil edilmiş olması ve elinin gösterilmesi ileride nerelerinin nasıl gösterileceğini bilmediğimizden en baştan reddetmemiz gereken bir durumdur.

Filmin İran yapımı olması ve son devirde ortaya konan Şii-Safevi yayılmacılığının sonucu onlara karşı oluşan tepkinin dışında sadece ve sadece Nebi(sas)’in filmde bu şekilde temsil edilmiş olmasından dolayı filmi seyretmeyi doğru bulmuyor ve kesinlikle tasvip etmiyorum.

Şüphesiz film içeriğinde aktarılan yalan-yanlış bilgilerin, İslami kaynaklarda olmayan bazı uydurma olayların gerçek gibi işlenmesi, özellikle uzman İslam tarihçilerinin kare kare inceleyip yanlışları ortaya koymalarını bir zaruret haline getiriyor. Bu sebeple insanları fitneden ve saptırmalardan korumak maksadıyla ilim ehlinin ve konusunda uzman insanların izlemeleri gerekiyor ki ben de şahsen konuyla ilgili şahitliğine güvendiğim salih mü’minlerin aktarımlarını esas alarak bunları yazıyorum.


Son olarak müslümanların bu alandaki eksikliklerini ve zayıflıklarını göstermesi bakımından bu olay yeni bir başlangıç olabilir diye umut ediyorum. Doğrusunu yapmazsak, hayat boşluk kabul etmez ve birileri yanlış ile doldurur.

28 Ekim 2016

Kalem ve Kılıç



Savaşlar dünya kurulalı beri, Adem(as)’in evlatlarının sorunlarını çözmek ya da menfaatlerini temin etmek için kullanageldikleri en sert metod olarak hayatımızda hep var oldu. Kıyamete kadar da devam edecek; yeryüzünde fitne ve zulüm kalmayıncaya, adalet ve merhamet esaslı bir nizam kuruluncaya kadar...

Tabi mustesna zamanlar da gördü bu dünya; kuzunun kurtların saldırısından emin olarak dolaştığı, çöllerde yalnız seyahat eden kadınlara kimselerin musallat olmadığı dönemler oldu. Dünyanın bir başka ucundaki bir zulmü bir mektupla durdurabilen adaetin hamisi hükümdarlar geldi ve geçti. Sonra zulüm sardı her bir yanı ve insanlık kendi aklıyla ve planlarıyla yeryüzünde hakça bir düzen kurmayı hiç başaramadı.

Müslümanlarca toprakları fethedilen ve krallıkları yıkılan ülkelerde ne maddi ne de manevi katliamlar yaşanmadı ve yaşanamaz da! Ancak gayri müslimler bizim topraklarımıza girdiklerinde bizim dava ve ideallerimizin hayatlarımızla ikame edildiğini zannederek soykırımlar uyguladılar. Vahşetin boyutları yer yer tarihin yad etmekten utanacağı ağır katliamlarla büyüdü. Her gelen zalim bir öncekini aratacak işler yapmaya devam etti.

Biz can vermekle de toprak kaybetmekle de tükenmeyecek bir nizamın temsilcileri ise zamanın ve mekanın her yerinde, yağmurdan sonra yeşeren taze ve umutlu ve güçlü başaklar gibi yeniden ve yeniden ama hep yeniden yeşermeye devam ettik.

Kaybedilen canlar yerine Allah yeni nesiller verdi ve biz hiç bitmedik! Allah biliyor ve haber veriyor ki, bitmeyeceğiz de!

Bu noktada en can alıcı ve ölmüş canlarımızın bile canını yakıcı olan bir husus ise gelecek yeni nesillerin eskilerin itikat ve amel kodlarını kaybetmeleri ihtimalidir. İnanç ve hareketlerinde temel davaya uygunluk hususiyetini kaybeden bir toplumun artık İslam’ın temsilinden mahrum kalacağı ve herhangi bir halk olarak tarihten ve gönüllerden silineceği kaçınılmaz bir gerçekliktir.

En son bundan 100 yıl kadar önce bahsettiğimize benzer büyük katliamlara muhatap olmuştuk. Savaşlar ve işgallerle kaybettiğimiz sadece can ve toprak değildi. Aynı zamanda bir medeniyet ve devasa bir kültür varlığını da tarümar ettiler. Daha önce Endülüs’te yaşadığımızın bir benzerini bu defa Anadolu’da yaşadık. Kayıtlara alınmış, yazılı metinlerin yanında, yürüyen kitaplarımız alimlerimiz de yok edildiler.

Düşmanlarımız bir şeyi çok iyi biliyorlardı:

Onlarla bizim aramızdaki fark; ilim ile cehalet ve bunun neticesinde ortaya çıkan adalet ve zulüm gibi karıştırılamayacak kadar net idi. İlmi yani vahyin ve tebliğcileri rasullerin yolunu kaybettiğimizde bizimle onlar arasında fark kalmayacak ve artık direniş göstermeden onlara teslim olacaktık. Oldukta!..

Cahiliyeye teslimiyet onlara benzemekten ibarettir;  yoksa alnımıza silah dayanarak zorla hürriyetten mahrum bırakılmak teslimiyet değil belki esaret olur ve birgün mutlaka o zincirler kırılır, oysa onlara benzer ve bundan da memnun bir hayat sürmeye başlarsak artık sonu gelmez bir teslimiyet  ve zillet boyunduruğu omuzlarımıza asılıkalır.

İşte bu yüzden bu acı tecrübelerle yoğrulan bilincimizin benzer durumlarda ortaya koyması gereken hayati bir refleks var, bu da ilim ve direnişin kolkola yürüme zorunluluğu...

Hele günümüz dünyasında vahiy temelli ilimlerden mahrum yetişecek nesillerin yok olma tehlikesi bombaların oluşturduğu vahim sonuçlardan çok daha büyüktür. Zira bombalar bir şekilde durdurulabilir ve onlar sadece düştükleri yeri yakarlar, oysa imanı tahrip edilmiş bir nesil, cahil bırakılmış bir toplum geri dönüşü olmayacak bir yokluğa ve yok edilişe mahkum olur.

Alimlerimizin eksikliği ve acziyeti ile nesillerimizin cehalet ve ezikliği en büyük derdimizdir.

Dünyaya nizam verecek ve hakça bir düzen kuracak olan yegane inanç ve fikir sisteminin sahipleri bunu kalemin yazdıkları ve kılıcın düzelttikleri olmaksızın yapamazlar. Fikir ve buna dayalı hayat nizamı bakımından her türlü ideoloji ve yapıya mutlak üstün gelecek olan İslam, kendi evlatlarının cehaleti ve acziyeti sebebiyle ancak mahkum duruma düşer ve tarih boyunca da hep böyle olmuştur.

Kalemi kırılanla kılıcı kırılanın akıbeti aynıdır!

Kılıçsız kalem acziyeti, kalemsiz kılıç zulmü getirir.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...