31 Ağustos 2011

Acemi misafirler...

Denizi olanlar mavi gözlüdür belki


Ben kavruk bir çöl gibi yangınım


Bir doğulu kadar esmer ve tedirgin


Kirli beyaza yamanmış rengarenk kumaşlar, suya renkli kalemlerle yazılmış yazılar! Dağlarından indirilmiş düz caddelere; yamasız asfaltlarda yürürken tökezleyen acemi misafirler!


***


Batının beyaz(!) medeniyetini(!) konuşalım mı biraz? Ya da çerçeveyi geniş tutmadan sadece Hollanda'nın kirli beyazını konuşalım en iyisi. Yoksa bütün bir batının bütün kirli beyazlarını bu sayfalara doldurursak en yeni formülleri ile bütün deterjanları kullansak da temizlenmez ki!


Çok gerilere gidip Açe'de, çok uzak değil daha üzerinden 2 yüzyğl bile geçmemiş katliamları geçelim. Geçelim diyorum yoksa korkarım bir tek o ayıp bile yüzlerce parlemento tarafından alınacak kararlarla bile kapatılamayacak kadar büyük… Bir tek cümle batının doğuya yaklaşımını özetler mi? Deneyelim:


Hollanda o yıllarda Açe'deki müslümanlara sırf bayraklarındaki hilali kaldırmadıkları için 25 yıl süreyle saldırır, bu vahşete Açe halkı 25 yıl direnebilir ancak! Gözü ve gönlü aç Hollandalılar bir hilal indirebilmek için tam 25 yıl saldırır, yakar, yıkar…


Geçelim biz, ama unutmayalım bunu…


Bundan 40 yıl önce 200 yıl önceki gibi köleleştirecekleri ve işlerini gördürecekleri esirler lazım olduğunda şartlar gereği bu sefer silah zoru ile değil para zoruyla getirdiler 'misafir işçileri'… İşin garip yanı kimse direnmedi bu sefer! Paranın gücü öyle yıllar sürecek bir savaşa gerek bırakmadan, doğunun en sağlam evlatlarını batının en kirli beyazlarına bir leke daha olsun için çekti kopardı yerlerinden. Satılık köleler gibi getirildiler… Tıpkı geçen yüzyıllardaki gelişler gibi…


Kullandılar, işleri bitti ve şimdi eskimiş paçavra gibi buruşturup bir köşeye atmanyn çarelerini arıyorlar…


Suçluyu aramak çare değil artık. Politikacıları eleştirmek de işe yaramıyor. Hatta kurulan dernekler, açılan camiler…


Uyum projeleri kafamızın rengini değiştiremiyor, dil kurslarından en iyi seviye ile çıkanlar aşılmaz inatlara takıldılar. Üniversite bitirenler, hatta politikacı olanlar bile kendilerinden başkasına faydası olmayan, hatta kendine bile yabancı, bir garip yaratıklar oluverdiler…


Sahi size de garip gelmiyor mu? Halen hükümette olan iki siyasi partide yabancı milletvekilleri var, hatta türk asıllı vekiller var. Neden bizimkiler cesur olamıyorlar dersiniz? Aşağılık kompleksi mi? Ya da belki haksızlık ediyoruz. Onlar engelliyordur, kimbilir daha yapılmak istenen neler vardır? Ya da biz doğusunda mı kalyıoruz biraz memleketin? Burada da mı doğu-batı birbirine bu kadar uzak?


***


Karşımızda hep sırıtan ama içten pazarlıklı yüzler görmekten bıktık artık.


Kirli beyazlarını bizim renklerimizle güzelleştirme hayalini sadece bizim renklerimizi soldurmak için uydurdukları bir masal olarak görmek hiç te abartı olmayacak. Bilenler bilir; eğer renklileri beyazların deterjanı ve ısısı ile yıkarsanız sonuçta ortaya 'ne idüğü' belirsiz bir ucube çıkar.


'Ancak benim gibi olursan benim sahip olduğum haklara sahip olabilirsin' mantığı bile artık kıymetini yitirdi. Şimdi onun gibi olanlar da ona yaranamıyor. Daha da ileri gidip saçlarını sarıya boyatanlar bile yaranamadı ki!


***


Bunlary konuşmanın gerekliliğini unutmayalım, geleceğe ait fikirlerimiz olsun tartışalım. Hiç bitmeyecek sandığımız birçok şey bir anda yok olabilir. Ne kadar hoşgörü sahibi olursak olalım bir yerde herşeyin anlamını yitirdiğini ve bizim değil muhatablarımızın bizim hakkımızda ne düşündüğünün daha önemli olduğunu göreceğiz.


Eğer birşeye karşı çıkıyorsak bunu sadece kendimiz için değil herkes için geçerli sayalım. Ben yaparsam olur ama onlar yaparsa yabancı düşmanıdır. Ben bakarsam normal ama o bakarsa gözünü oyarım… Benim çocuk dayak atarsa aferin ona ama dövülürse kesinlikle büyük bir haksızlık vardır.


Dürüst olalım. Birşeyleri düzeltmek için artık belki de çok geç. Yılların birikimlerini bir çırpıda kimse silip atamaz ama durduğumuz köşeye bir güzel ışık yansıtabilirsek, karanlıkta kalan güzel yanlarımız gözler önüne çıkabilir belki…


***


Evet batının yüzyıllar süren intikam savaşlarından sonra şimdi de gizli gizli hayranlık duyduğu medeniyetimizi kötü bir şekilde taklit etme arzusu ile karşı karşıyayız… Osmanlı'nın bir tek mektupla yönettiği uzak diyarları benzer metodlarla neden biz de yönetemiyoruz diye eminim batının derin güçleri zır zır ağlıyorlar.


İnsan denen yaratığı sadece maddi ihtiyaçlarından ibaret gören son asır emperyalistleri aradan bin yıl geçse de asla çözemeyecekleri bu büyük denklem karşısında yenilgiyi kabul etmek yerine kaybedenlerin hırçınlığı ile topyekün bir sindirme ve devşirme politikasına yöneliyorlar.


Onların hürriyetleri kendilerine geçiyor sadece, baksanıza konu biz olunca hakaretler, aşağılamalar ve sair her türlü herze fikir hürriyetine giriveriyor. Olur da aramızdan birileri onlara sizin beyazınız kirli demeye kalkınca, hemen akıllarına ilk gelen 'sınırdışı etmek' oluyor.


Herşeye ve herkese rağmen insan olarak kalabilirsek mutlaka biz kazançlı olacağız. Batının kirli beyazları bizim renklerimizle örtülecek ama biz rengimizi kaybetmeyeceğiz. Onların itici kirlerini kapatıp yaşadığımız yerleri kendimize ve beraber olduğumuz insanlara layık hale biz getireceğiz. Biz problem yaratıklar değil, güzel insanlar olarak anılmak istiyoruz.


Misafiriz evet, ardımızdan sadece bizi ağırlayanlar değil bütün bir insanlık sadece 'güzel insanlar idiler' demeli. Batının köle tacirleri ise kendilerinden utanmalı. Nesillerine sadece servet değil bizim kanımız ve terimizle ürettikleri ama üstüne kocaman bir 'utanç' damgası vurulu geçmişler miras bıraktılar.


Beyinlerinizin sıcakla değil fikirle kaynayacağı bir yaz dileklerimle…


Ufuk Gazetesi (Temmuz - 2005)

27 Ağustos 2011

Çocuk herşey demek!

Annelerden özür dileyerek; gül kokulu bebek avuçları, çelikleri delen anne gözyaşları adına!

...


Bilmem belgesel sever misiniz? Favori televizyon programlarımdandır belgesel. Aslanları, filleri ve diğerlerini hayret ve ibretle izlemek ve hayvanlardan hayvandan daha aşağı düşmemek için dersler çıkarmaktan hoşlanırım.


Son izlediğim anne aslan artık unutulmaz bir kahraman bende. İki minik yavrusunu korumak isterken bir yılan tarafından ısırılan ve zehri vücudundan atabilmek için 7 gün yemeden içmeden, saldırılardan korunabilmek için ağaç tepelerinde ve ormanın kuytu köşelerinde ölümle hayat arasında gidip gelen kahraman anne. Yedinci günün sonunda zehrin tesirinden kurtulduğu için artık su içebileceğini anladığı an 7 gündür bir damlacık su içmemiı bu 'hayvan'dan ne beklenir? Suya koşması belki... Ama ilk yaptığı mini aslancıklarını terketmek zorunda kaldığı yere koşmak oldu. Uzun uzun aradı onları, kokladı toprağı... Sonunda çakallar ya da sırtlanlar tarafından parçalandıklarını anladığında aklına susuzluğu geldi ve suya yönelip bir haftanyn susuzluğunun üstüne eklenen yavrularının acısına faydası olmasa da yudum yudum hayatı içti ve yoluna devam etti...


Anneleri farklı kılan nedir diye çok düşünüyorum...


Yaratan bize kendinden sıfatlar vermiş. O Semi'dir, biz de işitiriz. O Basar'dır, biz de görürüz. O Hayy'dır, biz de yaşarız. O Muhalefet'un lil-Havadis'tir, biz de birbirimizden mutlaka bir yönümüzle ayrıyız. O Alemlerin Rabb'idir, biz sahip olduklarımızın efendileri... Bu örnekleri uzatabildiğiniz kadar uzatın, sonuçta ortaya çıkan O'nun bize kendi sıfatlarından birer parça verdiğidir. Bütün bu sıfatlar herhangi bir cinsiyet ayrımı olmaksızın herkese verilmiştir. Bir tek sıfat var ki o sadece annelere özeldir.


Sadece ve yalnızca annelerin içinde yaratılır yavrular!


Ve yavrularını en çok hep anneler sever, en çok anneler düşünür, en çok anneler ağlar.


Ve çocuklar..


Herbiri bir annenin ciğerparesi, herbiri bir başka güzel.


Çocuk çiçek, çocuk sevgi, çocuk umut, çocuk hayat demek.


Çocuk sabır, çocuk hasret, çocuk gülücük, çocuk gözyaşı demek.


Çocuk can, çocuk canan, çocuk yâr, çocuk yaren demek.


Çocuk anne, çocuk baba, çocuk kardeş, çocuk arkadaş demek.


Çocuk su, çocuk hava, çocuk ışık, çocuk nefes demek.


Çocuk fidan, çocuk yaprak, çocuk tomurcuk, çocuk meyve demek.


Çocuk anne ve babasının kalbinden beslenen bir yavru demek.


Çocuk ılık bahar yağmurunun şekle bürünüp yürümesi demek.


Çocuk bir sabah esen tatlı esintinin yanakları okşaması demek.


Çocuk yüce dağlarda eriyen karın ovaya inmesi demek.


Çocuk mutluluk, çocuk huzur, çocuk aile demek.


Çocuk tarih, çocuk gelecek, çocuk bugün demek.


Çocuk sokak, çocuk şehir, çocuk ülke demek...


Çocuk dünya demek!


Çocuk dünyadaki herşey demek!


Çocuk herşey demek!


Bütün çocukların bir daha asla ellerine geçmeyecek olan o dönemi en güzel şekilde yaşamaya hakları var. Bütün çocukların annelerinin şefkat ve sevgisini doya doya hissetmeye hakları var. Bütün çocukların iyi eğitilmeye, güzel bir geleceğe hazırlanmaya hakları var. Bütün çocukların öldürülmeme hakları var. Bütün çocukların büyüklerin savaşlarında arada ezilmeme hakları var. Oynamaya, gülmeye, sevilmeye hakları var.


Bütün çocukların çocuk olmaya hakları var. Filistinli, Çeçenistanlı, Iraklı ya da Etiyopyalı yahut nereli olurlarsa olsunlar bütün çocukların çocuk muamelesi görmeye hakları var. Bütün çocukların doyuncaya kadar yemeye, canları istediği kadar içmeye hakları var. Bazan bir yemeği beğenmeyip gül dudaklarını bükmeye hakları var. Bütün çocukların elbise beğenmemeye, birini çıkartıp diğerini giymeye hakları var.


Bütün çocukların bir elinden annesi diğer elinden babası tutarak yürümeye hakları var!


Bütün çocukların canları yandığında 'anne' diye çyğlık atmaya, harçlıkları bittiğinde 'baba' diye seslenmeye hakları var.


Bütün çocukların şeker yemeye, bisiklete binmeye, oyuncaklardan bir dünya kurmaya hakları var.


Bütün çocukların nazlanmaya hakları var!


...


Biliyorum anneleri yeterince anlatamadym, yine biliyorum çocukları da anlatmak zor iş. Annelere özrümü satyrbaşıyapmaktan maksadım bu idi zaten. Onlar için yazılacak, söylenecek sözlerin en güzelini sözlerin de Efendisi söylemişken bundan sonra ne denirse densin eksik kalacak elbet: 'Cennet anaların ayakları altındadır.’


Çocuklar da yine O'ndan gördükleri sevgi ve ilgiyi kimseden görmediler ve göremeyecekler biliyorum. Bugünlerde Kutlu Doğum Haftası kutluyoruz. Yani bir çocuğun doğumunu kutluyoruz! Namazında omzuna binen çocuk ininceye kadar alnını topraktan kaldırmayan bir Peygamberin doğumu bu... Şehir sokaklarynda dolaşıken çocukları gördüğünde mutlaka onları selamlayan ve bazan onlara; 'ben sizi seviyorum, siz de beni seviyor musunuz?' diye sorup, 'seviyoruz' cevabını alynca çocuklar gibi sevinen bir Peygamberin doğum günü... Resmi görüşmelerinden birinde içeriye girip, boynuna sarılan torununu öpen ve karşısındaki kabile reisinin; 'benim dokuz çocuğum var, ama hiçbirini kucağıma alıpta öpmedim' demesi üzerine: 'Allah kalbinden merhameti yokettiyse ben ne yapabilirim' diyen bir Peygamberin doğumu...


Gelin bu defa bir güzellik yapalım kendimize ve bu Kutlu Doğum Haftası’nda O'nun çocuk sevgisini de öğrenelim... En azından ne en önemli ahiret işimiz için ne de hiçbir dünya işimiz için çocuklarımızı ihmal etmeyelim.


Çocuklarımıza anne denince sevgiyi, baba denince güveni hatırlatanlardan olalım. İçimizdeki çocuğu hep yaşatıp onunla çocuklara arkadaş olalım. Hep oyuncaklarla değil bizimle de oynamasına izin verelim.


Unutmayalım, bu dünyada ardımızda bırakacağımız hiçbirşey çocuğumuz kadar bizi temsil edemeyecek!


Ufuk Gazetesi - Nisan 2005

11 Ağustos 2011

Selam olsun sıladaki herkese

Geldiğimiz yere gidenlere selam olsun. Ağlayarak gelenlere, ağlayarak gidenlere selam olsun. Selam olsun dönülmez göçe hazırlananlara, selam olsun sılasını özleyen herkese...

Her acıya bir hasret kalır, binlerce hasret bırakır yarınlar.

Ayrılmak bitip gitmek midir acaba? Yitip yok olmak mı? Ölüm ne ki? Her gece perdelerimi uçuran rüzgar yoktur oysa. Oysa sabah yine aynı sabah, akşam yine aynı akşam.

Alışanlık, zor dedirten ayrılışın son noktasındadır. Bakar durur gözlerinin içine ama sen anlayamazsın.

Nelere alışmadın ki!

İnsanlığın yüzakı, gönül aydınlığı, dizlerin dermanı, gözlerin feri Efendi'mizin yokluğuna bile alıştıktan sonra neye alışılmaz ki?

Kimse anlamak zorunda değil beni diye düşünürüm çoğu zaman. Hem anlasa ne olur, anlamasa ne olur. Okusa da okumasa da unutulur gider insanın içinde o kendisini kabul ettirmek isteyen zamanın kabul edilemez dürtüsü.

Bağırırsın ya, belki duyan olur. Duysa ne olur onu da bana söyle. Kaç karış büyürsün bu hayata. Kaç karış mezarın olur.

Herşey gözlerimin önünde işte. Duvarların yalnızlığı, ışıkların anlamsızlığı…

Sadece dünyaya sığanlar için sıylanın da gurbetin de dünyadan ibaret olduğunu bilmek bazan ağır bir işkence gibi gelir bana. Değil mi? Sonunda hala dünyada kaldığına göre ha sıla ha gurbet ne farkeder ki?

Asıl hasretine yandıkların dünyada değil ki! Asıl özlenenler, özlenmeye değecekler yok ki burada. Ya da burada olanların özlenmesi için illa da terketmeleri, ayrılmaları gerekiyor dünyadan.

Ve bu yüzden 40 yıllık gurbet hikayeleri bana saçma geliyor hep. Oysa gurbet yakınlık demek, yakınlaşmak demek… Hangi garibanın bağrından çaldıysak bu gurbeti bir an önce iade etsek iyi olacak gibi. Malumunuz gariblerin ahı yerde kalmıyor.

Farkında mısınız, gurbet ve garib kelimeleri hatta kurban kelimesi hep arapça ve hep bizim tarafımızdan asıl anlamından çıkartılmıış kelimeler… Öyle ya kurban denince hayvan kesmeyi anlayanın gurbet deyince ayrılık anlamasına niye şaşıyorum ki ?

Daha fazla kafalarınızı yormadan meramımı anlatayım en iyisi… Gurbeti de genel geçer anlamında kullanalım ki başka kelime arama zahmetimiz olmasın.

Hiçbir gurbet kişinin kendine, ehline, ailesine, memleketine, dostlarına yabancılaşması kadar ağır ve acı olamaz. Bu anlamda hepimizin kendine has yeteri kadar gurbet misyonu var sanırım.

Evet işte orası, hani her gittiğinizde daha bir yabancı kaldığınız, dostlarınızın azaldığı ama sizin ve bizim gurbetimizin bittiğini sandığımız yer aslında artık bizim gurbetimiz olmak üzere… Büyük bir yol ayrımındayız aslında. Ya da çoğumuz kendi köşelerini döndüler bile.

Biz gurbetimizi kendimiz kurduk, kimse sürmedi bizi yurtlarımızdan. Son 50 yıla kadar hiç böyle bir gurbeti de yaşamamıştık oysa. Gittiğimiz heryer bizim olmuştu ya hani, artık olmayınca biz de ne yapacağımızı şaşırdık kaldık… Biz atalarımızdan böyle görmemiştik ki.

Ya da bizim buralara gelişimizle Tuna'yı geçen akıncıların arasynda bir fark var galiba. Bu fark zilletle izzet kadar büyük, bu fark madde ile mana kadar birbirine zıt, bu fark kalble mide kadar biribirine alt üst…

Sonra oturup hüzünlenelim, vay gurbet, hain gurbet… Ömrümüzü yedi bitirdi, neslimizi çürüttü, kuruttu. Biz masum, gurbet idamlyık sanık !

Gelin gurbeti bir de yurtlarından sürülenlere, analarından, evlatlarından, evlerinden kovulanlara soralım. Mesela Çeçenlere soralım. Nesiller boyu sürgünü, yıllar yılı hasreti… Ya da evleri başlarına yıkılan Filistinli analara soralım mı? İyisi mi sormayalım, yoksa bize gurbet türküsü yakmaya sebeb kalmayacak gibi.

Ve gelelim gerçeklere:

Dünyada gurbet yoktur aslında, biz kendimizi avutmak ve içimizdeki acı çekme ihtiyacını gidermek için buluruz lazım oldukça böyle bir sebeb işte! Ya da dünya asıl gurbettir ya onu unutmak için, onu saklamak, kendimizi kandırmak için uydururuz bir gurbet hikayesi. Aslında özlenmesi gerekenler hep gider dünyadan, ya da gitmelidirler…

Sıla bildiğimiz memleket aslynda bizim izin tatil beldesi olmuğtur bile. Gider güneş görür geliriz. Aman dikkat fazla güneşte kalmayın, renginiz daha da koyulaşırsa uyum sağlamanız zorlaşır değil mi buralara? Bir de orada iken bile kendi aranızda yabancı dillerle konuşun, farkynız olsun! Ya da daha masum bir sebeb, maksat unutmamak, yoksa gizlimiz saklımız mı var…

Bir nesil sonra neler olacak düşünelim mi ? Çocuklarımızın memleketten tanydıkları ya hiç olmayacak ya da hiç dostları… Bizden en az on kat daha yabancı olacaklar hem burada hem orada… Zaten anadilleri çoktan değişti. Artık analarının dilini bilmiyorlar nerdeyse. Ondandır ki herhalde annelerini de dinlemez buranın yiğitleri.

Anne ben Türkiye'ye gitmek var mıyım? Anne ben kimim? Burası neresi? Neden buradayım? Neden benim adım buradakilerin adlarına benzemiyor? Neden ben sana anne diyorum, bak komıunun oğlu annesini adı ile çağırıyor! Neden evimizde ayakkabılarymızı çıkartıyoruz ki, namaz mı kılacağız evin heryerinde yoksa? Neden ben iki dilli olmak zorundayym? Neden anne? Neden baba? Neden müslümanız biz? Neden camilerde kızıyorlar ki bize? Kilisede de kızarlar mı ki çocuklara anne?

Sormakla bitmeyen, cevapları 10 puanlyk sorular. Ve ne yana baksam ışıklı tabelalarda bir kocaman yazı: 'Kendi düşen ağlamaz!' Biz böyle değildik! Şafaklarımızı hasret rengine boyadılar. İncitmekten korktuğumuz goncaları soldurup, yerine hicran tohumları bıraktılar. Umutlar çağlardı içimizde, özlem setleri örüp ömrümüze, hayallerimizi, ümitlerimizi unutturdular...

Muhammed Köse (Ufuk Gazetesi - Haziran 2005)

09 Ağustos 2011

Paris’in mumu yatsı vakti söner



Her şey bir rüzgâra bakıyor abi,

Bakma esrar çekip mayıştklarına..

Bir gün var ya bu Mağribli çocuklar

Bir gün yakacaklar Paris'i…

(Hakan Albayrak 1996)

Topyekün bir gerginliği yaşıyoruz, çoğumuz farkında değilmişiz gibi davransak da olanlar hepimizi derin düşüncelere sevkedecek kadar vahim… Artık Avrupa birçoğumuzun hayallerindeki yeri çoktan yoketti. Ve zaman başımızı iki elimizin arasına alıp geleceğimizi gerçekten yeniden düşünme zamanı. Olanları doğru tahlil etmek bize olacakları tahmin gücü verecektir.

Yıllar yılı üzerinde hem bizim hem de Avrupalıların kafa yorduğu(!) entegrasyon ve multikültürel toplum konuları artık moda değil... Şimdi gündem de mertlik var! Bakalım kim ne kadar delikanlı göreceğiz hep birlikte.

Geçtiğimiz aylarda onuncu yılını geride bıraktığımız Srebrenitza katliamı; anlamak isteyene, değil bi kaç yazılık, kitaplar dolusu ders vermişti. Dahası bizler günlük gündemi sürekli takip ettiğimizden genel bir görüntü var gözlerimizin önünde. Avrupa'nın geldiği nokta dehşet verici... Sadece kendilerinden olmayanlara değil kendi evlatlarına yaptıkları muamele bile dayanılmaz boyutlara ulaşmış durumda. Bütün enerjisini kapitale kaptıran, hedefinde paradan daha mukaddes bir değeri olmayan günümüz Avrupalısı bir bakıma Amerikalıların atası olduğunu tescillemeye çalışıyor sanki.

Yaralar deşildikçe ortaya dökülen irin mide bulandırmakla kalmıyor, böyle giderse başları da yakacak. Hatta yakıyor, yaktı... İki zavallyı delikanlının kanı Avrupa'nın mağrur Fransa'sına kabuslar yaşatıyor. Almanya ve Belçika başta olmak üzere nerdeyse bütün Avrupa diken üstünde. Herkesin merakla cevabını aradığı soru; bu işin sonu nereye varacak? Avrupa, içindeki bütün kemikli boyunluların boynunu mu kıracak? Sürgün etmek mümkün mü bu kadar insanı? Ya da yeni bir Hitler daha bulup genel temizlik(!)?

Fransız polisinin yayınlanan kasetlerde yabancı gençlere layık gördüğü muamele aslında davulun sesinin duymak istemediğimiz kısmı. Benzer olaylar nerdeyse olağanlaştı. Geldiğimiz noktada durum kendimizi paslı çivi gibi hissetmemize sebeb olacak kadar iğrenç. Kangren olan Fransız çivileri 40 derecelik ateşlerle yakıyor Paris'i...

Bütün bunların üstüne Avrupa Komisyonu Türkiye için ilerleme raporunu açıklayıp demez mi bir de; azınlıklara haklarını verin... Gerçi ne bu ilk ne de son. Lahana turşusunu bilmeyen elin Avrupalısına 'bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu' da diyemiyoruz. Belçikası, Danimarkası velhasıl tümü ile Avrupa işin içinde bizler yani ciğerlerine saplanan paslı çiviler olduk mu, bi anda huysuzlaşıyor, saldırganlaşıyor. Halbuki kırmızı görünce sadece İspanyol boğaları saldırırdı eskiden. Devir değişti artık!

Gelecek günler belki de daha büyük gelişmelere sahne olacak. Gece günahları örtmüyor artık. Gündüzler gözlerimizi parıltılarıyla kör edemiyor. Ya da gerçek o kadar bangır bangır bağırıyor ki; inkaryı imkansızlaşıyor...

Tam da yeni yeni başörtüsü yasakları ile tanışan Fransa ateşle imtihan olunurken, Strausbourg'dan ilginç bir karar çıktı... Bazı kararlar vardır, o kararlar muhatabını değil, o kararı verenleri mahkum eder. Sizi bilmem ama ben yüreği yanan, boynu bükülen, dudakları titreyen, gözleri yaşaran ve sırf başındaki örtü sebebi ile ikinci sınıf insan muamelesine tabi tutulan bir kızın ellerini açtığı gökten taş yağdığını görsem asla şaşırmam!

Bizi ne sanıyorlar dersiniz? Odun mu? Her darbede biraz yontulup birgün yok olacağımızı mı bekliyorlar? Sahi ne sanıyorlar bizi? Duygusuz varlıklar mıyız biz? Gırtlaklarımızda hergün düğüm düğüm duran ızdırapların faturasını kime keseceğiz? Ne zamana kadar sürer yalancı mumların titrek ışıkları? Yatsı vaktinde Paris'te yalancı mum ışığı kalır mı? Sahi bizim atasözlerimizi de bilmezler ki... Hatırlatalım mı?

Karga besleyen gözünü sakınsın!

Rüzgar eken fırtına biçer!

Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste!

Etme bulma dünyasıdır bu dünya!

Küfür devam edebilir ama zulüm asla!

Bizim çocuklar kafeslere gelmez, telörgüler felan işe yaramaz... Prangalar yıpranır ve çürür, hapishane duvarları yıkılır, gardiyanlar emekli olur... ve fakat sonsuza sevdalı bir yürek kalırsa geride, aldırma!

Biz ölümlere de alışkınız(!), öyle bir günde 50 ya da 60 can ne ki! Sıradan haber. Hergün kaç bebe annesiz, kaç anne bebesiz kalıyor ey! Yoksa siz olanlara Fransız mı kalanlardansınız?

Tarih mazlum kanı içenlerin günü geldiğinde o kanı nasıl kusmak zorunda kaldığının hikayesidir! O kanı hiçbir mide sindiremez çünkü! Ya bugün ya da yarın...

Biz de insanız, bizim de sinirlerimiz var. Saz teli değil hem de... Gerilince güzel sesler çıkmaz. Hayır felakete alışılamaz! Biz toprağa verdiğimiz her canın ardından yüreklerimize bir çentik daha atıyoruz... Siz hiç yumruk kadar bir et parçasına hergün onlarca bıçak darbesi indiğini hayal ettiniz mi?

Geldiniz sömürdünüz topraklarımızı, evlatlarımızı ya öldürdünüz ya da köle yaptınız... Derilerinin ve saçlarının renkleri değişmedi bir türlü! Hele isimleri hala aynı! Fakat ne yazıktır ki sizin sarı renklerinize aldanıp sizi bülbül sanarak yürüyüşünüzü taklide çalışanlarımız şimdi kargalar gibi yürüyor.

Oysa söyleyecek sözü kalmayanların işidir saldırmak, yakmak ve yıkmak... Tıpkı sizin zamanında sözünüz bittiğinde Endülüs'te, Kudüs'te yaptığınız gibi. Hatta Bosna'da, Çeçenistan'da ve Irak'ta yapılanlar gibi...

Bizim söylenmemiş daha ne şarkılarımız var bir bilseniz!

Evet sözü bitenlerden değiliz biz! Şiddet onların işi! Kulaklarınızı açın ey modern zamanların zengin insanları. Anlamaya çalışın bakalım ne olacak? Vazgeçin artık yoketme hırsınızdan! Bizim felaketimiz sizin saadetiniz olmayacak! Bu dünya Karun'a, Firavnlara kalmadı size de kalmayacak!

İskender'in hangi topraklarda durdurulduğunu bir kere daha hatırlayın! Hindikuşlar yine aşılamayacak! Kudüs yolları kaç haçlıya mezar oldu, hesabını yaptınız mı? Yoksa hala hasta kralınızı düşmanımdır demeden tedavi eden Selahaddin'in karşısında duyduğunuz eziklik kin olarak mı devam ediyor?

Unutmayın, Mostar'da yıktığınız taş hilal yeniden dikildi! Ve biz size insanlık getirmek için sizin kanımızı dökmenize aldırmayanlar; şehid kanı dökülen toprakların bereketini yaşıyoruz hep... Bilmem bilir misiniz? Bizim şehidlerimiz ölmez! Siz gözlerinizin göremeyeceği bir rahmetle, sizin dillerinizde karşılığı olmayan bir merhametle kavgalısınız! Tıpkı su damlalarının altındaki taı?lar gibisiniz... Bulanyıkta olsa suyumuz, taı kalblerinizi birgün eritme umudumuzla damlayacak hep!

Bizden almaya çalıştığınız çocuklarımız ise hiçbir zaman sizin olmayacaklar! Olamayacaklar! Onlar istese bile siz sindiremeyeceksiniz! Çünkü ana bedduası aldınız! Yanık yürekli anaların evlatları size yar olmayacak! Çünkü midenizdeki mazlum halkların kanıdır! Sindirilemez!

Bu ağır dürüstlük sınavından Avrupa'nın temiz çıkma ihtimalini gözardı etmeden umutla bekliyorum. Umut biryerlerde hep yaşayacak, yaşamak zorunda; başka seçenek yok!

Muhammed Köse (Ufuk Gazetesi - Aralık 2005)

05 Ağustos 2011

Hazan ve Ramazan



‘Yağmur herkese yağar

Günes ısıtır herkesi

Mevsimler herkes içindir

Yalnız çığ altında kalan

Sele kapılan her zaman birkaç kişi'

Sonbahar hüzün mevsimidir, nerdeyse bütün edebiyatçılar en verimli zaman dilimi olarak sonbaharı görürler. Sonbahar hasat mevsimidir aynı zamanda. Ekenlerin biçtikleri mevsimdir. Sonbaharın türkçeleştirilmeden önce adı Hazan idi, Hazan mevsimi yani... Yani hüzün mevsimi.

Yaprakların hayat verdikleri dallara vedasının adı, yeşilin sarıya ya da kızıla yenilmesi, rüzgarın her bir yaprak için ayrı ayrı gazeller okuduğu bir mevsim. Ağaçları, toprağı, suyu ve havayı saran hüznün insana dokunmama ihtimali yok! Göğsündeki kemiklerin arasynda kalb taşıyanlara hüzün zaten ayrılmaz yoldaş...

Taze zamanlarda artık hüzünler öyle ağır, öyle yoğun ki; acının şiddetinden diller tutulup, gözpınarları kurudu. Doğudan ve batıdan insanların ve can taşıyan her bir nesnenin feryadı sardı alemi. Yaşadığı ini kemirirken ev başına yıkılan farelere döndü çağımız insanı. Önce kendine olan saygısını yitirdi sonra çevresindeki hiçbirşeye merhameti kalmadı. Pervasızca sömürdüğü dünya ve içinde ve üstünde yaşayanlar artık isyan ediyor. Yer öfkeyle sarsılıyor, fırtınalar, felaketler her gün bir başka yerde sanki intikamını alıyor.

Umursamaz bir zevkin, sonu belirsiz bir şehvetin, doymak bilmez bir büyük midenin, susmayan bir çenenin, çalışan ama akletmeyen bir beynin, yürüyen ama durdurak, sınır-sığınak bilmeyen bir bedenin adına insan denilebildiği kadar insanız hepimiz.

Tezatlar dünyasının zıtlıkları hiç bugünkü kadar sırıtmamıştı ihtiyar gezegenimizin çehresinde. Kıyamete kadar hep varolacak, yenilmez, yıkılmaz, yokedilemez bir duruş daha var. Tek başına yapayalnız, çaresiz, aciz bir yaşlı iken yanyana gelip omuzomuza verdiler mi; vahşi hayvanları bile ürkütecek bir heybetin duruşudur bu.

Teker teker ele aldığınızda hiç bir anlam taşımayan bazı harflerin yanyana durduğunda ortaya koydukları büyük hakikatler gibi.

İşte hüzün asıl bu yüreklerdedir, asıl bu yürekler yanar her bir acıya...

Yüreğini avucundaki ateşin üstüne basan hep hüznü taşır sırtında!

Çünkü hep vurulan odur, O'nun hatırı için vurmayacağını bilen ve O'ndan çekinmeyen muhatabları tarafından.

O yalnızca hüzünlenir…

O'nda olmanın, onlara verilecek cevapdır çünkü hüzün...

Bile bile vurulmaktır yani hüznün adı… Yoksa yüregi olanın hüznü, ne nikotin tadında alışkanlık yapan arabesk bir hüzün, ne de maddeten ve manen bir nev'i O'nu hiçe saymak demek olan 'yeis' anlamındakidir.

Daima O'nunla olana, bize O'ndan ve Resulu'nden ulaşanlar doğrultusunda o cephede zaten hüzün yok... Hüznü sevinçlere, korkusuzluklara, itmi'nana çeviren O'dur çünkü... Hüzünlerin karşılığı hep O'ndadır, hep O'ncadır... Ne boşa giden gözyaşı, ne de sevince çevrilmemis hüzün vardır katında... Yani: "O'nun boyası"na boyanmaktır hüzün. Aşkı olmayanın hüznü de olmaz! İslam'sa, baştan sona bir hüzün medeniyetidir… Dıştan, tek tek hüzün tuğlalarıyla örülmüş, muhteşem saadet saraylarının nazenin konuğu olur insan.

O en Sevgili'nin adıdır hüzün.

Hep hüzün yağar yüreklere, ötelerden... O'nun boyasına boyanmanın adıysa hüzün, ve O'nun boyası 'Aşk'sa... Elbet hüzün, aşkın adıdır... 'Ve aslolan aşktır kainatta, gerisi vesaire..’

Kalbi olanların çok az oldugu bu yitik çağda hüzünlenmek bir ayrıcalıktır.. Hüznü taşımakta...

Bütün bunların ardından bir Ramazan daha yaşama rahmetine kavuşmuş olanlara selam olsun. Hüzünlere ve mevsimlerden hazana rağmen tebessümlerle dolu bir bayram geçirebilmemiz umut ve dileklerimle bayramınızı tebrik ediyorum.

Muhammed Köse (Ufuk Gazetesi - Kasım 2005)

04 Ağustos 2011

Bir gece örter karanlığıyla, bir de kar!

Ne ilginç bir kafa yapımız var, ne kadar zayıf ve naif bir ruha sahibiz bilemiyorum. Ya da birileri bizden hep bunu bekliyor sanki. Etimizin ve kanımızın tadı güzel midir, hiç bir fikrim yok. Şu koca dünyada birtek bizim topraklarımız mı verimlidir, bir tek bizim coğrafyamızda mı maden ve sair şeyler çıkartılır?

Herkesin ve herşeyin bir tek Sahibi/Rabbi olduğuna inanmamız mıdır yoksa neden?

Kafası bozulduğunda ya da ekonomik göstergeleri yamulduğunda, hemencecik üzerine atlayacak bir garip coğrafya, gelsin imdada. Silah tüccarları yeni yıl bütçelerini denkleştirme ihtiyacı duyduğunda, güvenlik malzemesi üreten şirketler ekonomik krizi hissettiğinde gelsin yeni bir saldırı ya da saldırı ihtimali…

Dünyanın en büyük ve en çok sivil katleden ordusuna sahip bir ülkenin başkanına ‘barış ödülü’ verildiğinde, Afganistan’da katledecek insan kalmadığında, Irak dünya üzerinde cehenneme döndüğünde, ne dersiniz verelim mi size bir Yemen?

Gazze, açık hava hapishanesine dönüştürülür, normaldir. Bebeler, henüz ağızları süt bile kokmaya vakit bulamadan barut kokusunda boğulur, normaldir. Çocuklar, oynayacak sokak bile bulamaz yıkıntıların arasında, normaldir. Anneler, evlatlarının üzerlerine titreyemeden dünyaya veda ederler, normaldir. Babalar, eve ekmek getirmek yerine cesetleriyle gelirler ya da demir parmaklıklar ardından görünürler, normaldir.

Bütün bunca normalin arasında anormal olan şey ise hala İslam coğrafyasının cinnet geçirmemesidir aslında! Ve hala dünyada milyarlarca insan yaşamaya devam etmektedir yani dünyamız ne uzaylıların ne de vahşi birtakım yaratıkların istilasına uğramış değildir.

Birşeyi çok iyi biliyoruz artık: Eğer Sam Amca’nın canı topraklarımızdan bir bölgeyi işgal etmek istiyorsa, bir bakıyorsunuz oralardan birileri onlara bir saldırı düzenliyor ya da bir bakıyorsunuz hiç gündemde yokken aniden o toprakların bir köşesinden sanki yerden ot biter gibi bir örgüt ortaya çıkıveriyor. Ve ardından gelsin senaryolar gitsin tahminler, tabii ki savunma(!) amaçlı işgaller…

Daha Irak işgalinin hesabını bile vermeden bir yenisine başlamak üzereler. Mutlaka takip ediyorsunuzdur, işgale gerekçe gösterilen nükleer silahların aslında hiç olmadığı çoktan ortaya çıktı. En son Davids komisyonunun hazırladığı rapor Hollanda hükümetini sallamaya başladı bile. O kirli savaşa destek verenler bir şekilde mahcup olmaya mahkumdurlar.

Dünyayı bir satranç tahtasına dönüştüren bu güçler, yaptıkları hamleleri insanlık zihninde mazur veya gerekli göstermek için her türlü yalanı ve imkanı kullanmaktan çekinmiyorlar. Bu onların tıynetinde var olsa da bizim oynanan oyunu kabullenme gibi bir karakterimiz yoktur ve olamaz. Mutlaka masanın tamamına bakmak durumundayız; yapılan her hamleyi bir büyük oyunun parçası olarak değerlendirmeli ve buna göre iç dünyamızda hükmünü vermeliyiz.

Unutmamız gereken en önemli gerçek ise; bütün hesapların, planların ve oyunların üstünde bütün bir kainatın kaderi elinde olan Allah var! Hiç birşey ve hiç kimsenin O’nun elinden kurtulma ya da kaçabilme ihtimali yok!

(Ufuk Gazetesi - Ocak 2010)

02 Ağustos 2011

Binbirsurat Dünya, Lanet Sana!

Özelde Gazze için genelde Filistin için söylenecek sözlerin bittiği bir dönemde yazmak zorunda olmak ne kadar tatsız tahmin edemezsiniz. Evet sözün bittiği ve anlamını yitirdiği bir tarih devresinden geçiyoruz. Ne desek boş, ne yazsak yetersiz… Günlerdir bütün kalem erbabı belki de yazılacakların hepsini yazdılar ve söz bitti artık!
Evlatlarının cesetleri başında yığılıp kalmış bir anne ya da babayı hangi söz teselli edebilir ki? Hangi güzel cümle, baba ve anne kelimelerini henüz ağzına bile alamadan daha, onları kaybeden bir bebenin hislerine tercüman olabilir ki? Tahmin edebilir misiniz nasıl bir duygudur; başka çocukları anne ya da baba diye seslenirken duyan ama kendisi için böyle bir ihtimal olmayan bir çocuğun halini, iç dünyasını, yüreciğinde kopacak fırtınaları…
Sonra kalkıp ayağa kocaman kocaman adamlar utanmadan bu çocuklara ‘terörist’ diyecekler ve biz de tasdik edeceğiz öyle mi?
Geçiniz efendiler, geçiniz… Yeryüzünün binbirsurat maymunları ve bukalemunları geçiniz. Size artık kimse inanmayacak! İnananlar da insanlık sıfatı zaten kalmayacak!
Bütün hücrelerimle dünyanın bu alçak mensuplarına lanetler okuyorum. Allah(cc)’ın, meleklerinin ve lanet etme şanına sahip olanların tamamının laneti, zalimlere ve onlara çanak tutan işbirlikçilerine olsun!
Bu yazıyı yazmak için bilgisayar başında oturduğum süre boyunca kaç cana daha kıyıldığının haberlerini okumaktan yazıyı tamamlamam ilk defa bu kadar uzun sürdü. Ve belki de her paragrafta, her enter tuşuna tıklamamda bir mendil daha ıslattım gözyaşlarıyla. Gazze’nin yiğit evlatlarına mı yoksa onlar seyirci kalan dünya müslümanlarının haline mi ağlıyorum emin değilim…
Müslümanlığımızdan dolayı üzerimize düşenleri yazmayacağım, çünkü çok iyi biliyorum ki bunları yapmaya ne benim ne de sizlerin gücü yetecek. Bu yüzden insanlığınıza sesleniyorum:
Lütfen birşeyler yapın!
Bir sms gönderin,
Bir mail atın,
Bir mektup yazın,
Duyduğunuz her yürüyüşe ve protestoya mutlaka katılın,
Cebinize kıyın bu defa ve onlar için yapılan her çağrıya katkıda bulunun,
Bir taş alın bir yerlerden ve atın bir yerlere Gazze niyetine,
Geceleri iki damla da olsa güzyaşı dökün,
Sokaklara çıkın, kapıları çalın birşeyler toplayın,
Çocuklarınızı da yanınıza alarak camilere koşun, dualara amin deyin,
Ama mutlaka birşeyler yapın…
Benim yapacaklarımla birşey değişmeyecek diye asla düşünmeyin. Unutmayın İbrahim(as)’i yakacak ateşe bir damlacık su ile de olsa saldıran karıncanın hikayesini ve geriye dönüp baktığınızda ‘evet, ben tarafımı belirledim ve gereğini yerine getirdim’ diyebilenlerden olun.
Bu bir Furkan savaşıdır, safların belirlendiği, insanlığını kaybedenlerle insan kalanların ortaya çıkacağı günlerdeyiz. Hak ile batılın ayrıldığı ve Hakk’ın herşeye rağmen üstün geleceğini bütün dünyanın göreceği günlerdeyiz.
Zira Gazze şimdiden kazanmıştır! Yok olsa da kazanmıştır! İnsanlığın tarihini yazarak kazanmıştır, onurun savaşını vererek, zulme boyun eğmeme dersi vererek kazanmıştır. Hür olarak ölmeyi zelil bir hayata tercih ederek kazanmıştır.
Ve hepsinden önemlisi Beni Amir vadisinde sırtından saplanan mızrağın göğsünden çıktığını gören sahabenin ‘Kabe’nin Rabb’ine yemin ederim ki ben kazandım’ cümlesi ile tarihe kazınan bir zaferle kazanmıştır Gazze!
Henüz dünyanın pisliklerini tanımadan, daha 4 yaşın yani meleklik yaşının üstüne bile varmadan cennete yolladığı çocuklarıyla Gazze kazanmıştır…
Geriye kalan bizim imtihanımızdır, insanlığın sınavıdır. Kim ne kadar insan ve kim ne kadar müslüman?
Yazmaya utansam da yazıyorum; geçtiğimiz hafta başlatılan yardım kampanyasında şehrimiz Deventer’in tüm Hollanda sehirlerini geride bıraktığını öğrendim. Halbuki insan ve müslüman nüfusu açısından çok kalabalık değil bu şehir… O halde herkesi Deventer’i geride bırakmaya davet etmekten başka bir yol kalmıyor.

her taşın dibine bir yıldız gömmüşler
şu denizden hala kırbaç sesi gelir
atlıları en son ne zaman görmüştün Nuveyba
ne zaman öpmüştün ayağını Selahaddin’in

Ramallah’ta tarlalara çocuk ektik Nuveyba
taşlarıyla ebabiller dönüştü tomurcuğa
güz ekinidir bilirsin verirse Mevlâ
yüreklerin buz kestiği bir mevsimin ardından
her bir çiçek kesebilir çocuğa (M.I.)
Muhammed Köse (Ufuk Gazetesi – Ocak 2009)

Gerisi vesaire…

Sonbahar hüzün mevsimidir, nerdeyse bütün edebiyatçılar en verimli zaman dilimi olarak sonbaharı görürler. Sonbahar hasat mevsimidir aynı zamanda. Ekenlerin biçtikleri mevsimdir. Sonbaharın türkçeleştirilmeden önce adı Hazan idi, Hazan mevsimi yani…
Yaprakların hayat verdikleri dallara vedasının adı, yeşilin sarıya ya da kızıla yenilmesi, rüzgarın her bir yaprak için ayrı ayrı gazeller okuduğu bir mevsim. Ağaçları, toprağı, suyu ve havayı saran hüznün insana dokunmama ihtimali yok! Göğsündeki kemiklerin arasında kalb taşıyanlara hüzün zaten ayrılmaz yoldaş…
Yeni zamanlarda artık hüzünler öyle ağır, öyle yoğun ki; acının şiddetinden diller tutulup, gözpınarları kurudu. Doğudan ve batıdan insanların ve can taşıyan her bir nesnenin feryadı sardı alemi. Yaşadığı ini kemirirken ev başına yıkılan farelere döndü çağımız insanı. Önce kendine olan saygısını yitirdi, sonra çevresindeki hiçbirşeye merhameti kalmadı. Pervasızca sömürdüğü dünya ve içinde ve üstünde yaşayanlar artık isyan ediyor. Yer öfkeyle sarsılıyor, fırtınalar, felaketler her gün bir başka yerde sanki intikamını alıyor…
Umursamaz bir zevkin, sonu belirsiz bir şehvetin, doymak bilmez bir büyük midenin, susmayan bir çenenin, çalışan ama akletmeyen bir beynin, yürüyen ama durdurak, sınırsığınak bilmeyen bir bedenin adına insan denilebildiği kadar insanız hepimiz…
Tezatlar dünyasının zıtlıkları hiç bugünkü kadar sırıtmamıştı ihtiyar gezegenimizin çehresinde. Kıyamete kadar hep varolacak, yenilmez, yıkılmaz, yokedilemez bir duruş daha var. Tek başına yapayalnız, çaresiz, aciz bir yaşlı iken yanyana gelip omuzomuza verdiler mi; vahşi hayvanları bile ürkütecek bir heybetin duruşudur bu.
Teker teker ele aldığınızda hiç bir anlam taşımayan bazı harflerin yanyana durduğunda ortaya koydukları büyük hakikatler gibi…
İşte hüzün asıl bu yüreklerdedir, asıl bu yürekler yanar her bir acıya…
Yüreğini avucundaki ateşin üstüne basan hep hüznü taşır sırtında!
Çünkü hep vurulan odur, O’nun hatırı için vurmayacağını bilen ve O’ndan çekinmeyen muhatabları tarafından…
O yalnızca hüzünlenir…
O’nda olmanın, onlara verilecek cevabdır çünkü hüzün…
Bile bile vurulmaktır yani hüznün adı… Yoksa yüregi olanın hüznü, ne nikotin tadında alışkanlık yapan arabesk bir hüzün, ne de maddeten ve manen bir nev’i O’nu hiçe saymak demek olan ‘yeis’ anlamındakidir…
Daima O’nunla olana, bize O’ndan ve Resulu’nden ulaşanlar doğrultusunda o cephede zaten hüzün yok… Hüznü sevinçlere, korkusuzluklara, emniyete çeviren O’dur çünkü… Hüzünlerin karlığı hep O’ndadır, hep O’ncadır… Ne boşa giden gözyaşı, ne de sevince çevrilmemis hüzün vardır katında… Yani: “O’nun boyası”na boyanmaktır hüzün. Aşkı olmayanın hüznü de olmaz!.. İslam’sa, baştan sona bir aşk ve hüzün medeniyetidir… Dıştan, tek tek hüzün tuğlalarıyla örülmüş, muhteşem saadet saraylarının nazenin konugu olur insan..
O en Sevgili’nin adıdır hüzün… Ve hüznü daim soluklayan erlerce: İbrahimce… Eyyubca… Yunusca… Yusufca… İsaca… Aişece… Sümeyyece… Mus’abca…
Hep hüzün yagar yüreklere, ötelerden… O’nun boyasına boyanmanın adıysa hüzün, ve O’nun boyası ‘Aşk’sa… Elbet hüzün, aşkın adıdır… ‘Ve aslolan aşktır kainatta, gerisi vesaire..’
Kalbi olanların çok az oldugu bu yitik çağda hüzünlenmek bir ayrıcalıktır.. Hüznü taşımak ta…
O, insandır… Varlık bezmi etrafında pervanedir. Cebrail, onun için Rabbinden haberler getirir, haberler götürür. İblis, onun için Rabbine düşman kesilir. Akik, onun iltifatıyla değer kazandı. Gül, bir anlık nazarı için gülümser. Arı, ona hizmet etmenin şevkiyle bal yapar.
Aslı topraktır, ama ruhu görünmez fezalarda. Gayb ile şehadet onda buluşur, mana ile madde onda birleşir. Efendi de o, köle de. Hiçbir şey ve her şey. Hem nokta, hem kâinat. Her sey onun için, o O’nun için. Cihanın sultanı, ama O’nun kulu.
Kendi başına bir hiç. Varlığı bir gölge, elinde olana “benim” deyişi bir vehimden ibaret. Neyi varsa O verdi. O, O’nun için var. İlmi, iradesi ve kudreti hep Rabbinden.
O, define arayıcısı, sırlar ülkesinin yolcusu. O’nun yolunda, O’nunla, O’na gider. O yolun merhaleleri hem kavuşmadır, hem ayrılık. Her adımda bin ızdırap ve bin lezzet tadar. Bir yerde duramaz, yeter diyemez.
Biliyorum yaklaşıyoruz her an
Biliyorum oruçlu doğar insan
Ölümün iftar sofrasına
Herşeye rağmen tebessümlerle dolu bir bayram geçirebilmemiz umut ve dileklerimle bayramınızı tebrik ediyorum.
Muhammed Köse (Ufuk Gazetesi – Eylül 2009)

Layık olduğumuz gibi

Kainat kuramını yeniden hatırlayalım, en küçük yapıtaşlarımız atomlarla en büyük galaksilerin birbirine ne kadar benzediğini ve aslında bütün bir sistemin çok net ve sade olduğunu göreceğiz. Ancak bizim gözümüzde sonsuz bir kainat heybeti ve görülemeyecek kadar küçükte olsa bizi aciz bırakın, şaşırtan mini atom yapıları hep birer hayret sebebi olarak kalacaklardır.
İnsanlarla toplumlar da aslında aynı yapının yansımalarıdırlar. Birey olarak bir kişi üzerinde izlenebilecek sosyal ya da psikolojik bütün haller bir büyük versiyonu ile toplumlarda da ortaya çıkabilmektedir.
Basit bir örneklendirme ile netleştirelim, öfkeli bir insanın gözü hiçbirşeyi görememekte ve öfkesine mağlub olan kişi, kişisel normallerini yokedip hiç olmadığı birisi kadar akılsız olabilmektedir. Öfkeli kalabalıkların hareketlerinde de mantık aramak çok lüzumsuz bir iştir. Deliler gibi hareket eden koca toplulukların birey bazında ne halde olduklarını tahmin etmek zor değildir.
Bireyler sapıtabilirler ve şeytan onları sevk ve idare ederek kendine bağlı askerlere dönüştürebilir, bazı toplumların bunu tamamen hayat tarzı olarak tanımlayıp dayatmaları ise toplumsal olarak şeytanlaşma ya da şeytanla bütünleşme halidir.
Ruhun insanı sevk ve idaresi kayıtsız değildir, o insanı birtakım yan etkilere açık bırakır ki, insan olarak kalmaya devam edebilsin. Ve insan kendini neye layık görürse onu yaşar aslında!
Günümüzün en popüler konusu şüphesiz dünyanın her yerinde aynıdır, kim kimi yönetmektedir. Bundan sonra kim hangi mevkide olacak, kim ne kadar kazanacak vs. Uzayıp giden bir sürü lüzumsuz soru. Bunların hepsine toplam da ‘politika’ diyoruz.
Yeryüzünde Allah(cc)’ın halifesi olarak bulunan insan hep yönetime ve üstünlüğe taliptir. Birbirimizi kınamak anlamsızdır. Üstünleri ve galipleri tekebbür ile itham edenlerin derdi kendi kibirlerine engel olunmasıdır. İdareciliğin en safı ve temizi ancak ve sadece Allah(cc)’ın halifesi sıfatı ile uygulanandır.
Politik ya da siyasi her ne derseniz deyin, insanların başlarına gelen/getirilen herşey de tıpkı yediği ekmek, içtiği su gibi nasibindendir. Bazı insanlara Allah(cc) bilinir ya da bilinmez bir hikmetle daha çok yemeyi nasip eder, tıpkı bazılarına insanları yönetmeyi nasip ettiği gibi. Yönetilenlere gelince de durum aynı ve hepsi aslında nasibini elde ediyor ve layıkını buluyordur.
Mevla asla zulmetmez, idarecilerin yaptığı hiçbir şey yanlarına kalmayacaktır. Fakat acı çekilmektedir ve dünya kurulalı beri böyle devam etmiştir. Mevla asla zulmetmez demek; ‘herkes bir eli yağda diğeri balda yaşar’ demek değildir.
Zulüm, haketmeyene verilen cezadır/karşılıktır. Neşe yahut acı değildir.
Adalet, sokakta yürüyen adamın bir diğerinin omzuna çarpmasına engel olmak değildir. Ancak nihayetinde çarpılanın hakkını teslim etmek ve kısasını almaktır.
Bu bağlamda dünyada acı çekenlerin hayatlarının diğer bölümünde elde edecekleri şeyler herhalde tırnak kesme acısı konumunda düşürecektir yaşananları. Elde edilecek olan mutlak adalettir! Asla yanılmayan ve şaşmayan bir terazinin adaletidir.
Dünyada karşımıza çıkan pek çok acı, çekenler için değil zulmedenler için bir cezadır. Acı çekmenin uhrevi karşılığını bilmediğimiz için dünyalık acıları işkence ya da zulüm zannımız vardır. Zira o acı zulmedenlere tahmin edemeyecekleri kadar ağır bir şekilde geri dönecek ve mazlumların intikamı alınacaktır. Mazlumlara gelince, Mevla onlarla arasındaki perdeleri kaldırır ve kafasını uzatan her mazlum O’nunla konuşur/dua eder.
Herkes layık olduğunu bulur ve yaşar derken kastımız budur. Hayatı sadece dünyadan ibaret olarak değerlendirip bütün zulüm ve adalet terazilerini dünyaya kuranlar cinnete mahkum kalırlar ya da zulmedenlerin yani şeytanın safına geçip gözlerini kapatırlar.
Hayatı dünyadan ibaret bilmek aslında anne karnındaki bir bebeğin hayatının o rahimden ibaret olduğunu zannetmek kadar zavallı ve gerçek dışıdır. Her akıl sahibi bilir ki, bebek doğacak ve hayatını yaşayacak yahut ölecek ama her halukarda doğacak… Bunun gibi her iman sahibi de bilir ki, ölecek ya da doğacak hangi kelimeyi kullanırsanız kullanın sonunda asıl hayatı olan ahirete yürüyecek.
Bu anlayışta birisinin her konuda karşılığı dünyada beklemesi kadar akılsızlık olamayacağı gibi ahiretten yana en ufak bir umutsuzluğunun da olması düşünülemez.
Toplumlar da insanlar gibi yaşarlar, hastalanırlar hatta ve hatta ölürler. Şeytanlaşmış insanlar olabileceği gibi toplumsal şeytanlıklar da olabilir. Teker teker fertlere asla zulmetmeyen Allah(cc), topluluklara da zulmetmez!. ‘Toplumlar kendilerini değiştirmedikçe Allah(cc) da onların durumlarını değiştirmez.’ (Ra’d 11)
‘Başımızı da bu da mı gelecekti’ demek yerine ‘daha iyisine layık olmak için ne yapmak lazım’ demek durumundayız. Hayatı ve yaşadıklarımızı sorgularken kendimizi la yus’el (hesap sorulamaz) konumda görmek yapacağımız en büyük hata olacaktır.
Aynı şekilde, ‘işte şimdi istediğimi elde ettim’ zannetmek yerine, ‘hangi sebeb ve hikmetle bana bu verildi’ sorusunun cevabını bulmak gerekmektedir. Verilenin nimet mi külfet mi olduğunu çözmez ve ona göre kendimizi ayarlamazsak sonraki adımlarımızda ayağımızın kayması muhtemeldir.
Bildiğini ve hele bir de bildiğinin doğru olduğunu zannetmek başa gelebilecek en tehlikeli haldir. En çok kazayı usta şoförler yaparlar. Yanılma payımızı yanımızdan ayırmayalım lütfen.
Muhammed Köse (Ufuk Gazetesi – Haziran 2011)

Şafak ninnileri…

Ufuklarında en ufak bir karartının bile görünmediği uçsuz bucaksız okyanusların ortasında yapayalnız kalsa da umudundan bir damlayı deryaya salmayacak kadar yakin sahibi birileri var.

Uçurumların kenarlarından şahinlerin bile göremediği derinlerdeki umut ışığını görebilen, en karanlık gecelerin ortasında bile ayışığına olan umudunu asla kaybetmeyen birileri var.

En çorak topraklarda, gözyaşlarıyla sulama pahasına bir tohumu toprağın bağrına gömen ve bir bedeni çatlatacak bir taze filize olan sevdası uğruna yüreğini ortaya koyan birileri var.

Dehşet kalabalıkların ortasında bile bir başına ve bunca uyduruk bir hayata rağmen gündemini değiştirmeyen, önemsenmeyen, görülmeyen ve bilinmeyen birileri var.

Farkedilmeyen ama hep yanan bir ateş, ısıtan ama yakmayan bir alev, eriyen ama bitmeyen bir öz, bir sevda, bir hayat, bir ölüm ve bir destan…

Yürekten yüreğe dolaşan, dilden dile, gönülden gönüle aktarılan, anlatılan, anlaşılan, yaşanılan ve ölünen bir sevda var.

Bir imanın sevdası, bir kavganın imanı… Kara gözlü hürriyetlerden geçemeyenlerin, insan olma onurunu bozuk para gibi harcayamayanların, kul olma derdinde olanların sevdası…

Bütün sahtelerine ve sahtekarlarına rağmen, tanınan, bilinen ve görülen, açık ve net bir duruş, sağlam bir adım ve sarsılmaz bir tavır var.

Hayatı hayattan ibaret görmeyen, ölümü ise topu topu yarım metrelik bir küçük adım kadar yakın, kolay ve normal ve hatta elzem bilen, dünyanın tadını ve adını en fazla bir mezbelelikte gören, nefesini ve sesini duyurmak gibi bir derdi olmayan, yüreğinde kaynayan yangınlarla bir nefeste dünyayı yakabilecekken; cürmünün düştüğü yeri bile incitmeyen, dağları darmadağın eden bir sevdayı sırtlamış, sonunu merak bile etmeden Kaf Dağı’na tırmanan, yalınayak ve yalınyürek, ama et ve kemik, ama iman ve umut, ama hüzün ve gözyaşı yüklü, devlerin teranelerine kulakları tıkalı, geçit vermez yamaçlardan kelebekler gibi geçen, yolunu bilen ve yolunda yürüyen, hatta gerekirse sürünen, bilinme ve tanınma kaygısını atmış nice nice erler var…

Bir şafak vakti var, mutlaka açacak ve bir diriliş, ve bir ölüm, ve bir vuslat olacak sabah… Bir kurtuluş, bir umut, ufuklar yeniden aydınlanacak. Şafaklar, sırrına sadık olanların olacak ve güneş yalnız ve sadece şafağı görenlerin alnını parıldatacak. Geceler boyu yıldızların ardından ayrılmayanlar şafağın sırrına erecekler, bir ayçiçeği gibi boynunu nurdan yana bükenler, şafakla birlikte filizlenecek bir kutlu sevdanın ilanını verecekler bütün aleme…

Ve onlar, Sureyya ya da Zuhal yıldızlarında da asılı kalsa şafağın ışığı, uzanıp gümüş parıltılı bilekleriyle tutunacak ve yere getirecekler. Yol aydınlanacak, yürek aydınlanacak…

Birileri belki hiç şafağı da göremeyecek… Ama ne gam değil mi ki o şafağın sevdası ile yaşanmış ve o sevda ile ölünmüştür. Sevda uğruna ölmek, ölmek midir ki?

Bir şafak vakti anneler, bebelerini kucaklarına alıp yollara düşecekler, dağlar düzlenip, yokuşlar dize gelecek… Zamana ve zemine galip, yalnız Kitap’a mahkum, Gül’e meftun, gözler yıldızlara asılı, dikenlere takılmadan, adım adım ve sürekli, yorulmak bilmeyen bir sabirla yolcular yolları aşacak ve şafağa ulaşılacak.

Bu sevda mutlaka şafağı görecek, ama dünyada ama ahirette, ama mutlaka şafağı görecek!

Şafak ninnileri ile uyanacağımız günün umuduyla…

Muhammed Köse (Ufuk Gazetesi – Mayıs 2009)

Bir demokrasi masalı daha

Bütün hayallerimi ve geleceğe ilişkin planlarımı yırtıp kuma gömüyorum… Memlekete dair umutlu beklentilerimi buzdolabına, felaket ihtimallerini magnetrona yerlestirip; sırtımı Kaf Dağı’na yaslıyorum… Bir gün Zümrüd-ü Anka yeniden uçar diye dikip gözlerimi ufka, dalıp dalıp gidiyorum…
Yaradan her insanda bir alem yaratmış ya; haşa, boşuna değil. Biraz imtihan, biraz insaniliğin doğal sonucu; hep büyük hayallerimiz vardır. Cürmümüz yansa yazın ortasında bir yumurta kaynatmaktan başka bir işe yaramazken, dünyayı avuçlarımızda sanmaktan asla vazgeçemeyiz. En uzun yaşayanlarımız 1500 yıl yaşasa da zamanında, şimdi en fazla 100 yaşayacağımızı bildiğimiz halde bin yıllık hayaller kurarız.
Bir yerde bir umut bizi bir yerlere bağlar da, bir ömür bir sevdanın ardından kuzu gibi bakar dururuz. Hep oldu, olacak, işte bu defa düzelecek, diye diye yüzyıllar harcanır ama bizim hayallerimiz bir türlü sükut etmez…
Alem küçülür bazan, bir ülke küçülür, bir millet küçülür… Küçücük bir ülke doksana doksan bir bezin altında görünmez olur… Bu sıfır nokta dokuz metrekarelik -1 metrekare bile değil- bezin kapsama alanının nasıl bu kadar geniş olabildiğinin sırrını kimse bilmez, bilenler de anlatmaz zaten…
Masal gibidir herşey, masal kahramanlarıdır herkes. Biz kız cinnet geçirir, başını duvarlara vurur… Bir hakim cinnet geçirir, kara kitabını yerlere çalar… Kendi yaptığı puta tapar, sonra acıkınca yer onlar! Kendi anayasasını kendi yapar, acıkınca da yer onlar… Bunca masalsılığa rağmen hep kaptırırız kendimizi, içimizdeki çocuk masal sever ne de olsa.
Bundan tam iki yıl önce, 2006 yılı haziranında, bir demokrasi masalı anlatmışım. Gazetemizin internet sitesindeki arşivden görünce hatırlatmadan geçemedim. O günlerde demokrasinin fakir halkları gütmek için nasıl kullanıldığından dem vurup, Irak’ın başına yağan demokrasi bombalarından bahsetmişim. Demokrasi adına işgal edilen, ezilen, horlanan ve bütün değerleri çiğnenen garibanları hatırlatıp, demokrasinin aslında anlatanın istediği gibi değiştirdiği bir masal olduğunu yazmışım…
Gün olup demokrasi putu yapanları tarafından yenince memlekette, ister istemez bir acı gülümseme ile geriliyoruz. Neden bu kadar basittir insan ki? Ve neden bazı insanlar daha fazla insandır? Neden birileri istediği ya da istemediği için bazılarımız değerlerini kaybetmek zorundadır?
Ve neden ülkemin insanları dilediği gibi yaşama hakkını kendinde görme lüksüne sahip değildir ki? Kim ya da kimler bunca aleni sırıtkanlığına rağmen, illa da ızdırap çektirmeye devam etmek ister? Neden zulüm ve haksızlık bu kadar aptaldır? Yüzyıllardır aynı yollarla hiç birşey elde edilmediğini bildikleri halde, neden hala inatla devam ederler?
İnsanlık tarihi gelişme ve değişme sayfalarıyla doludur da; gelişmeyen ve değişmeyen Ebu Cehil mantığı, nasıl bu kadar sabit kalır? İlim ve fen gelişti yeterince, artık Ebu Cehiller kızları teker teker öldürmüyorlar… Biraz daha geri gidip Fir’avnca bir metodla bir neslin kökünü kurutmak sanki hedefleri. Bir insan bu kadar mı aslına çeker?! Bu kadar yobaz, bu kadar aptal olmak onları nasıl mutlu eder? Başkalarının acıları ve hüzünleri nasıl zevk sebebi olur ki?
Despot krallar, zalim fir’avnlar, sömürgeci karunlar, yüreği ve eli kanlı insan müsveddeleri, kara kara kitaplı hakimler ve bütün bunları alkışlayan bir silik şakşakcı grubu… Dünya kuralalı beri varolagelen ve kıyamete kadar devam edecek olan izzetli bir dik duruşun hep karşısında olmaya mahkum ve hep kara vicdanlarıyla verdikleri savaştan mağlub çıkan, ama kibir ve debdebelerinden asla caymayan, dünyada ebedi olmadıklarını bildikleri halde; ölüm ve sonrasından ibret almayan bir aptal güruh…
… ve diri diri gömülen kız çocuklarına sorulduğunda; hangi suçtan dolayı öldürüldükleri… (Tekvir, 8-9)
İffetin ve kendin olarak kalmanın suç sayıldığı bir dünya… Fahişeliğin vergilendirilmiş bir meslek olduğu bir dünya! Bütün bir dünyanın cadı avına çıkar gibi tesettür avcılığına soyunduğu günleri yaşıyoruz… Müslüman kadının hedef tahtasına konulduğu ve bütün silahların üzerine çevrildiği bir devrin masalı bu!
Ama Sünnetullah değişmedi ve değişmez! Allah onların iki yakasını her iki cihanda biraraya getirmeyecek! Aslında Allah, onları korkuya ve dehşete mahkum etti, hep bir büyük endişenin cenderesinde ezilerek yaşıyorlar, ölümleri de onları daha dar bir cendere olan kabre götürecek… Bunu biz bildiğimiz gibi onlar da biliyorlar.
Mutlak gerçek mutlaka ama mutlaka her hayat sahibinin başına gelecek! Ve her diri ölecek! Baki kalacak olan sadece Aziz ve Celil olan Allah’tır… Bütün zalimlerin etlerini sürüngenler kemirecek, bulutlarda gezen burunları toprağa karışacak, güç ve para onları Azrail’in elinden kurtaramayacak, ahını aldıkları bütün mazlumların hesapları fitil fitil ciğerlerinden sökülecek, yerlerde sürüklenerek atılacakları ğayya kuyularından feryatları bütün aleme duyulacak… Boynuzlu koçtan boynuzsuzun hesabı sorulduğu gün; hiçbir pişmanlık fayda etmeyecek!
Ve Allah’a tevekkül et ki, koruyucu olarak Allah yeter! (Ahzab, 3)
Ceylanları vurulmuş dağlardan
Bir tutam kekik getireceğim size
Bir avuç kan.
Bir selvi gibi dikilip önünüze
Ölümü hatırlatacağım durmadan.
Keklik zindanı gözlerinize
Mil çekip
İçinize bükeceğim bütün yolları.
Hangi yola çıkarsanız çıkın
Hep kendinize döneceksiniz
Siz
- Ey bu şehrin karanlık sokaklarında
Kaf dağını arayan kervanın
Sefil yolcuları-
Boşluğa giden hayatların
Ayaklarına prangalar vuracağım
Ellerine zincir.
Dağ yellerini doldurup göğsüme
Haykıracağım:
- Yıldızlar gecenin değildir.
Karanlıktır, köhnedir dünya
Bir yolcusunuzdur siz…
Bunu size nasıl anlatsam
Hani yüzünüz görünmez ya kirli sularda
Sırı dökülmüş aynalarda
Hani silik
Hani paramparça…
Boynu bükük çiçekler getireceğim size
Koparılmış Dicle’nin, Sakarya’nın kıyısından
Yüreğimin tam ortasından
Taşıp gelen bir sesle
“Ağlayın”,diyeceğim
Ağlayın
Ey analardan şefkat
Çöllerden merhamet emmiş çocuklar
Ağlayın
Ve göz yaşlarınızla sulayın
Kuytularda kuruyan çiçekleri.
Bir Yunus Sabahı çalacağım
Bütün kapıları bir bir
Kırmızı bir şal gibi örteceğim şafakları
Çıplak omuzlarına
Ve sarhoş gecelerine şehrin.
Minareleri dayayıp şakağına
Uyandıracağım kirli uykulardan:
- Çıkın koynundan karanlığın
Geceyi bu kadar sevmeyin
Yıldızlar gecenin değildir.

Ufuk Gazetesi – Haziran 2008

Yola bir umutla çıkmak var…

Dünya dar geldiğinde, yeryüzü bizi sıkmaya başladığında, nefes almak zorlaşıp;

ciğerlerimiz kafesine sığmaz olduğunda, yüreğimiz şiştiğinde, hani içimiz dolup dolup geldiğinde, herşey ve herkes tersine tersine üstümüze yürüdüğünde, caddeler daralıp sokaklar tıkandığında, kapılara ve pencerelere sığmaz olduğumuzda, ağırlığımızı hiçbir kanepe ya da oturak taşıyamadığında, özel ve tüzel bütün şartlar aleyhimize döndüğünde, tutunduğumuz dallar kırılıp;

güvendiğimiz dağlara karlar düştüğünde, tufanın ortasında son gemiyi de kaçırdığımızda, istasyonların tamamındaki bütün trenler bizsiz kalktığında, dertlerimiz dağlar kadar yığıldığında, tanıdıklarımız tanınmaz hale geldiklerinde,
sevdiklerimiz sevimsiz olduklarında, dostlar vefasız çıktığında, sayılabilecek bütün olumsuzluklar yağmur gibi yağdığında, milyarlarca insanın herbirini ayrı ayrı acıtan her bir tasa ve keder bizi de bi yerden yakaladığında, kendimizi kelimenin tam anlamıyla çaresiz, ve yine tam anlamıyla yalnız ve kimsesiz hissettiğimizde, bütün çıkış yolları ve kurtuluş teorilerimiz çöktüğünde, kaçmaktan başka bir yol yokken bile kaçacak yer bulamadığımızda gündemimize HİCRET girmeli…
Hicret;
Kaçmadan kurtulmak, kaçmaktan kurtulmaktır,
Zirveye ulaşmak için kayalara tırmanmak,
Kayalara kök sarmaktır,
Yay gibi geriye gerilmektir,
Çiçeklerden zerre zerre tozlar toplayıp kovana koşmaktır,
Kirlerinden arınmak için çırpınmaktır,
Hasretinin ardından bakakalmak değil yürüyebilmektir,
Bir umuda inanmak ve güzünü ufuklara dikmektir,
Ayağına dolanan çalı çırpıya takılmadan, dikenlere basmadan yürüyebilmektir,
Bir gayeye sahip olmak ve o gayenin eri olabilmektir…
Hicret; peygamberlerin yoludur.
Hicret, bir mekan değişimi değil bir anlam ve bir yüklem değişimidir, hatta hepsinden öte muhteşem bir eylemdir. Zihinlerde başlamalıdır ilk önce ve bir kere dokunduğu hiçbir hücreyi bir daha bırakmamalıdır. Sonra yavaş yavaş bütün bedeni de sarmalı ve tüm organları korumalıdır. Hep devam etmelidir, eylemsizlik çürümeyi göze almaktır çünkü! Durgunluk, duraklamak, durmak ve yola yatmak yoktur hesapta. Hem yollar durmak için değil geçmek için yapılmaz mı?
Hicret; herşeyin ve herkesin Rabb’ine yüzünü dönmek ve bir daha yüz çevirmemektir.

***
Muharremin onu, aşura yani, onuncu gün…

Tarih boyunca neler olmuş o gün, neler yaşanmış hep duyduk, dinledik ve okuduk. Fakat bir şey var ki; o günü zihinlerimize silinmez yazılarla kazıyıverdi.
Bir anda Kerbela’da Aşura günü, her yeri Kerbela ve her günü Aşura eyleyen bir hadise yaşandı.
Güneşin yüzünü karartan bir cinayet, bir katliam, bir dram, yok hayır bir zafer yaşandı! Yeryüzü bir şehid kazandı ve cennet efendisine kavuştu.
Ümmü Seleme(r.anha)’nin sedirinin altındaki kum dolu çanak kanla doldu.
Abdullah bin Ömer(r.anhuma) yine yanılmadı ve bir çocuk, babası ile dedesinin yolunda olduğunu kanıyla ilan etti.
Hüzün kelime olarak anlamını kazandı.
Gariptir ki bu ümmet, peygamberinin torununu kendi elleriyle kesti! Kesmekle kalmadı; çoluk-çocuk bütün ailesini katliama tabi tuttu. Gözü dönmüş tuhaf yaratıklar sırtlanlar gibi, Ehl-i Beyt’in kanına girdi.
İnsanlığın en sevgili Rasul(s.a.v.)’ünün, en çok sevdiği bir kaç insandan biri olan Hüseyin(r.a.), babası gibi yiğitçe verdiği, zalim ve dengesiz bir kavganın sonunda paramparça edildi! Ailesinden ve dostlarından bir tek kişi bile ayakta kalmayıncaya kadar katleden zalimler, yaralı aslan evladına yaklaşamamış ancak yeryüzünün yaşamış ve yaşayacak en bedbaht yaratıklarından birisi ardından gelip sırtından mızrağını saplamıştı ki; O(r.a.), sakin ve mahzun bir sesle ‘Kabenin Rabb’ine yemin ederim ki, kazandım!’ demişti!
Aşuradan bize dağ gibi bir ızdırap, unutulmaz bir hatıra ve affedilmez bir cinayet miras kaldı. Allah bu cinayeti işleyenlerin dünya ve ahirette hesaplarını elbet alacak ve aldı da zaten. Kıyamete kadar bu canilere lanet okuyanların sayısı kat be kat artarak devam edecek.
Rasul-i Zişan(s.a.v.)’ın sevgili çocuklarına bu dünyada yaşama hakkı bile tanımayanlardan daha zalim olsa olsa ancak yüzyıllar sonra bu cinayete lanet okumayanlar olacaktır.
Hayat yaşanır gider, günler geçer, acılar ve sevinçler birbirine karışır, zaman bir çok şeye ilaç olur, herşey unutulabilir ama bu acı unutulamaz, bu acı hafiflemez…
Kerbela, hüznün diğer adıdır…
Aşura, bir tatlının adı değil tam aksine acıdan zehir içmiş gibi ağzı yananların yemeğidir.
Muhammed Köse (Ufuk Gazetesi – Aralık 2010)

Kevser ve Kader…

Arının ömrü en fazla iki ay iken kelebeğin ki çoğunlukla bir kaç günü geçmez. Aslolan hayatın kısalığı ya da uzunluğu değil sanki… Öyle olsaydı nasıl bal yerdi ki insanoğlu. Ya da bunca kısa ömürlerine rağmen kelebekleri bahardan soyutlamak neden mümkün olamaz? Hiç bir kelebek iki bahar görmedi ve amele arılar yaptıkları balı hiç tatmadı oysa…
Kozasını ören her tırtıl bir kelebek olur, her kelebek bir nebzecik güzellik katar hayata ve kendi hayatından çok daha büyük bir devrana hizmet eder. Hayatın ve ölümün tatlı ahengi içinde, rengarenk bir ders verir aleme; bir cılız kelebek…
Milyonlarca kilometre uçan, miligramlarla ölçülen çiçek özlerini toplayan, görülmemiş bir özenle bal yapan ve sayıları kaç olursa olsun hepsi istisnasız işlerini aksatmadan yapmaya devam eden ve sonuçta bir sonraki neslin hayatının devamını te’min eden ama bunun saadetini bile yaşayamadan hayata veda eden balarıları; yalnız ve sadece kendilerine vahyedileni icra eden minik yaratıklar olarak insan evladına, hayatın anlamını anlatan bir dev öykü okuyup, geçer giderler…
Kısacık bir ömre bir koca dünya sığdırabilen daha niceleri vardır kimbilir.
Kainatın muhteşem düzeni içinde kendilerine tevdi edilen vazifeleri hakkıyla ifa etmiş, devir devir dönen ve hep devam eden bir halka olarak uzayıp tarihin sonuna doğru giden niceleri…
Hayatı yalnız kendileri için değil; bir bütün insanlık için yaşayanlar.
Hayatları yalnız onlar hayatteyken değil, dünyalarını değiştirmelerinden sonra da devam edenler!
Müstesna birer insan olarak, hep hatırlananlar, yani gerçekten unutulmayanlar.
İnsan olmanın pahasını ödemiş olanlar ve bu adı taşımayı hakikaten hakedenler.
Alemlere örnek erkekler ve kadınlar, hatta çocuklar…
Asırlar ve devirler boyu anlatılmaya devam eden, insanlığın gördüğü en güzel toplumları oluşturan kutlu nesiller.
Tarihin hiç bir devrinde değişmeyen ihtiyaç olarak, adaletin ve özgürlüğün sevdalıları.
(Sözün burasında geçtiğimiz ay bir kaza sonucu hayata veda eden Muhsin Yazıcıoğlu’nu rahmetle anıyoruz. Bütün sıfatlarının yanında en çok öne çıkan mertliği ve dürüstlüğü ile hatırlanacak bir insan olarak kalacak.)
Ve işte bunların baştacı insanlığın efendisi Muhammed(as).
Kevser sahibi…
Fatıma’nın babası, kızı babasının annesi olarak anılan muhterem yetim!
Mekke’nin en asil ailesinin evladı.
Hatice’nin sevdası, eşi, arkadaşı, herşeyi.
Hicret peygamberi… Sürgün değil; bir yay gibi hedefe varmak için geriye gerilen sağlam ip!
Hasan ile Hüseyin’in dedeleri ama bütün Medine çocuklarının en çok sevdiği Medineli.
Bedr’in alnı secdede kumandanı, Uhud dağının sevdası, Hendek kazıcıların en hayırlısı, Mekke fatihi…
Uğruna canlar feda bir can.
En güzel örnek; evlatları için gözyaşı döken bir baba, üzülen, ağlayan, yorulan, yemek yiyen, namaz kılan, oruç tutan, yaraları kanayan, yanlarında hasır izleri bulunan, yaşayan ve hayatı son bulan muhteşem insan…
Meşhur sözdür; ‘Muhammed (as), insanlardan bir insandı, lakin O’nun diğer insanlar arasındaki yeri; taşların arasında yakutun yeri gibidir’.
Devirler gelip geçtikçe kıymeti daha da artan bir yakut!
Anlaşıldıkça, bilindikçe daha çok sevilen bir maşuk…
Doğumuna O’nun ki kadar sevinilen bir başka insan herhalde yoktur. Vefatına inanılamayan bir başkası da…
İnsanlığa bir ders olarak erkek evlatları yaşamayan ama nesli asla kaybolmayan ve Kevser’den devam eden şanı büyük, kendi büyük, adı büyük peygamber. Yüzyıllar ümmetin bütün çocuklarının dilinde Kevser, en önce Kevser’i öğrendik hepimiz, Kevser’i okuduk… Ve O’nu, Kevser’in babasını biz çok sevdik, hep te seveceğiz.
Yalnız bugünlerin saldırılarına değil; yüzyılların acılarına tıpkı bugün gibi üzülecek ve içimizi kanatacağız. Mekke sokaklarında O’nun ayaklarına batsın diye yollara dökülen dikenler bizim ciğerlerimize batıyor hala… Hatice’sini kaybetmesinin hüznünü tarih unutmasın için o yıla ‘Hüzün Yılı’ diyoruz. Yesrib, kendi adını unuttu artık; ona biz Medinet’ün-Nebi yani Peygamber şehri diyoruz. O’nun gezindiği topraklar bile sıradan değilken, O’nun gezindiği gönüller kimbilir ne büyük bir sevdanın yanardağı oldu…
Doğumun çok güzeldi ey kutlu peygamber, biz senin çocukluğunu da çok sevdik gençliğini de. Tıpkı Hılf’ul Fudul da mazlumlara sahip çıkışına hayran kaldığımız gibi; peygamberliğinden sonra ‘bugün bile ihtiyaç olsa ve kurulsa böyle bir ittifak, mazlumların hakkına sahip çıkmak için katılırdım’ deyişin, bize bir hayat düsturu oldu…
Senin belini büken Nuh ve kardeşleri, bugün bizim dizlerimizi kırdı. Bir, beş değil; milyonlarca kurşun bizi yüreklerimizden vurdu. Sana ve hatırana kem gözle bakanlar, yüreklerimizi dağlıyor…
Emanetlerine gözümüz gibi bakıyoruz… Evlatlarını ve torunlarını Senin kadar seviyoruz. Hüseyin’in kaybolduğu gün nasıl telaşlandıysan; biz de bugün aynı telaşın kaygısındayız. Onu bulduğumuzda sevincine ortak olmak istiyoruz. Biliyoruz Sen ‘hadi Hasan’ diye seslenirken; dostun Cebrail de ‘hadi Hüseyin’ diyordu… Sen onları ve bütün çocukları çok sevdin ve istisnasız bütün çocuklar da Seni çok seviyor.
Anlatmakla bitmez bir sevdanın merkezi, muhabbetin, gurbetin ve kavganın Peygamberi; Muhammed(as)!
Mekke’de örülen koza, Medine’de kelebek olduğunda; bahar geldi! Velakin kader; kelebeklerin ömrü çok kısa…
Muhammed Köse (Ufuk Gazetesi – Nisan 2009)

Biz bu ülkenin nesiyiz?

Dost sohbetlerinde, ev meclislerinde, üç kişinin biraraya geldiği hemen her yerde değişmez konularımızdan birisi budur. Kendimizi ait kılamadığımız bir ülkede yaşamanın getirdiği dayanılmaz tartışmalar! Birinci sınıf vatandaş olma gayretlerimizle, uyum ya da entegrasyon projelerimizle, kendimize has anlaşılmaz hayat tarzımızla, kimlik ve karakter sorunu yaşayan koca kitlelerimizle sahiden biz bu ülkenin nesi oluyoruz?
Tarihten kalan ve bizi hep takip eden bir Osmanlı kimliğimiz var. Bizim farkında olmadığımız ama bizi istemeyenlerin asla unutmadığı bir damar bu. Bize karşı dünyanın boynu aslında hep bükük! Onlar asla bizim olduğumuz kadar alicenap olamadılar ve olamayacaklar da! Fakat bu bize avantaj değil dezavantaj oluyor. İçlerinden taşıdıkları bu ezikliğin acısını bir şekilde çıkarmaya çalışıyorlar. Sanmayın ki bunu yapanlar medyada gözümüzün içine baka baka dinimize küfredenlerden ibaret! Şükür ki; tarihe düştüğümüz kalın ve silinmez hatıra hiçbir büyük ayıp barındırmıyor.
Dün, bugün ve yarın birileri eğer Ermenilerin sırtından bizi suçlu çıkarmaya çalışıyorsa, bunun ardında bize duydukları kin kadar; başka bir iftira bulamamaları vardır! Emin olun bu konudaki en hararetli saldırgan olan Fransızların ciğerlerinde hala tarihin derinliklerinde atalarının krallarını kurtarmak için Osmanlı’ya yalvardığını unutamamaları vardır.
Avrupa Birliği bürokratlarının hemen hemen hepsi geçmişte atalarının eteklerini öpmeyi marifet saydıkları bir memleketin evlatlarını karşılarında boynu bükük kararlarını beklerken görmenin zevkiyle sırıtıyorlar! (Yeni Çağ yıllarında Avrupa’da hatırı sayılır bürokratlar, Osmanlı memleketine yaptıkları seyahatlerinde Sultan’ın eteğini öpmelerine izin verilmesini böbürlenerek anlatırlar ve bundan dolayı bulundukları ülkelerde daha bir büyük adam sayılırlardı.)
Biz dünyanın eski efendileri ve yeni öcüleri olarak yukardaki soruyu aslında tersinden kendimize sorarak başmalıyız işe… Onların bizi kim ve ne olarak gördüklerini bilmenin ve anlamanın pek bir faydasını göremiyoruz. Belki biz bulunduğumuz toprakların bizler için ne olduğuna kesin karar verirsek muhataplarımıza daha anlamlı bir bakışımız ve daha bir dik duruşumuz mümkün olacak.
Tarih; vatan, millet, devlet, sınırlar, uluslar, anlaşmalar, kavgalar, savaşlar, kaybedenler ve kazananlar, entrikalar ve saymakla bitmez kavramların oluşturduğu bir olaylar silsilesinden ibaret midir? Bütün bu sayılanlar insan odaklı olduğu halde ve hedef olarak gösterilen insan menfaati sanıldığı halde; neden kaybeden hep insanlar oldu ki?
***
Kendinden emin olmak kadar, geçmişinden de emin olmak insana büyük huzur ve güven vermesinin yanısıra; milletlerin karakterlerini de oluşturan en büyük sebebtir. Kim olduğumuzu tayin ettiğimiz ve tarihimizi de en az muhataplarımız kadar iyi bildiğimiz vakit, duruşumuzun değişeceğine inanıyorum.
Hiçbir kültür, diğerlerinden etkilenmeden ya da münasebet kurmadan devam edemez. Zaten farklı kültürlerin varlığı bunun delilidir. Farklı olanın anlaşılması için bir diğeri ile münasebetlerde bulunması gerekir. Kültürel toplumları oluşturan insanların kendi kültürlerine yabancı duruma düüştükleri zamanlarda ise kaos kaçınılmazdır. Kendini bilmeyenin muhatablarını bilmesi düşünülemez. Dolayısıyla zaten kendine yabancı durumda olanların, içinde yaşadıkları kültüre ve topluma nasıl bakacaklarını bilememeleri ikinci bir yabancılaşmayı da beraberinde getirir.
Kendi kimliğinden emin, kültürüne güveni tam insanlar en garip durumlarda bile kendilerini yabancı hissetmezler. Çünkü asıl yabancılık kendine olandır! Kendi kültürüne olandır!
Geçmişten memnun olmak ile geçmişin gururuyla avunup kendini kaybetmek arasında ince bir çizgideyiz. Hakkı ya da gerçeği tespit etmek ile körükörüne, zalim de olsa kendinden olanı savunmak arasında gidip geliyoruz. Zalimin kimliğinin ehemmiyeti olmadığı kadar; mazlumun kimliğinin de bir kıymetinin olmadığını unutmamak gerekir! Yani zalimin, hırsızın, katilin velhasıl bütün haksızlıkların kim tarafından işlendiği önemli değildir. Aynı şekilde mağdur insanların da kim olduğu…
Olaylara ve insanlara üstünkörü bir bakış ile derin bakışın arasındaki farkı farkettiğimizde, hem bizim hem de çevremizdeki insanların rahatlayacağını biliyoruz.
Dünyaya nizam vermeye kalkanların, dünyayı getirdiği nokta ortada!
Muhammed Köse (Ufuk Gazetesi – Mart 2007)

Muhabbet hayattır, yokluğu ise ölüm…

Dünya, yaygın kanaate göre deni kelimesinden türetilmiştir. Denilik yani alçaklık dünyanın tabiri caizse çekirdeklerine yer etmiş. İnsan ise unutkanlığı ile meşhur, alemin en değerli varlığı da olsa; kendini kendi elleriyle en değersizler sınıfına da dahil edebilen müstesna yaratık…

Dünya, zahmetlerle dolu. En hafif zahmeti, nefes almak bile bazan dağları yerinden sökmeye eşdeğer bir ağırlığa dönüşür. Bunu en iyi herhalde astım gibi rahatsızlıkları olanlar bilir. Ya da Kanuni gibi, cihanın en büyük imparatoru iken bile insana; ‘olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi’ babından şiirler yazabilenler anlar.

İnsan, zahmetlere en az maruz kalabilmek için neredeyse bütün gücünü harcayan bir yapıya sahiptir. Elindeki bütün imkanları daha az zahmetle yaşamak için kullanmaktan çekinmez. Meşhur hikayedir:

Tembellere mahsus bir evi şehir halkı ateşe verir ki bir umut canlanırlar diye… Bütün tembeller kaçışmaya başlar. İçeride en son iki kişi kalır. İçlerinden biri binbir zahmetle cebinden sigarasını çıkartır ancak çakmak çıkarma zahmetine katlanamadığından yanındaki arkadaşından ister. Arkadaşının cevabı tam da tembellerin şanına layıktır: ‘Acele etme yahu, nasılsa birazdan ateş yanına kadar gelecek…’

Dünya ile insan ilişkisinde tembel tavrın pek çok konuda söylediği söz buna baya benzer aslında… Ve insan bazan ateşin ona yaklaşmasına bir basit menfaat için izin verir…

Elbette ki bardağın tamamı boş değildir. Dünya, insana hizmet için yaratılmış olmasının hakkını da yerine getirir bir şekilde. Yine de temelde insan dünyadan memnun olmamak üzerine kurar hayatını. Sahip olduklarıyla yetinmemek ve hep daha fazlasını istemek… Ya da Yavuz Selim gibi, dünyayı iki hükümdara az; bir hükümdara biraz çok görür.

Herşeye rağmen dünyayı yaşanılası kılan birtakım değerler vardır ki bunların başında elbette muhabbet gelir. Sevgi kelimesini özellikle kullanmıyorum! Çünkü bazı sevgiler hayatı çekilmez de kılabilmekte… Muhabbet bana daha çok her türlü sevginin içinde bulunduğu kanlı, canlı ve hayat dolu bir kavram gibi geliyor. Ve dünyayı cekilebilir kılan muhabbetlerin en büyük özelliği aslında sadece dünyaya ait olmamalarından kaynaklanıyor sanki. Yani ahirete de intikal edecek muhabbetler dünyaya da hayat veriyor.

Böylesi insanların gözlerinde görülebilen ve adeta güneşin dünyayı ısıtması gibi; sevdiklerini ısıtan mukaddes bir güçtür muhabbet! Bu muhabbetin merkezi biraz da annelerin yüreğidir ki; oradan yavrularına akar. Sonra çocuklarının gözleriyle haneleri ısıtır. Dünyanın en paha biçilmez değeri; muhabbetle parıldayan bir çift gözden ibarettir aslında… Herhangi bir karşılık beklemeksizin ve yalnızca sevdiklerinin gözlerindeki bir tatlı bakışa ayarlı bu müstesna muhabbetin ne güzelliklere sebep olabildiğini anlatmak için bütün bir hayatı anlatmak gerekir.

Bebeler annelerinin gözlerinden yayılan o muhabbetle büyür, kuru kuru odunlar bile o muhabbetle çiçek açarlar. Gönlünde bir muhabbet tohumu kök salmış olan herhangi bir insan, artık sıradanlıktan kurtulur ve özel bir insan halini alır. Sayıları ne kadar artarsa artsın, hep büyüyen bir muhabbetin ışıkları yayılır durur etrafa… Ve her insan taşıdığı ya da muhatap olduğu muhabbet kadar özelleşir. Bir tanedir o artık! Kimbilir kaç insan kaç kişinin biriciği ve birtanesi olur…

İnsan gönlü geniştir zaten; çocuklarını sever dolmaz, anne-babalar sevilir dolmaz, eşler sevilir dolmaz, dostlar sevilir dolmaz, kardeşler sevilir, akrabalar sevilir, dedeler ve torunlar sevilir, amcalar, yeğenler, kızlar, kızanlar, uzak ve yakın ama yüreğinde muhabbet tohumu taşıyan herkes sevilir dolmaz da dolmaz gönül… Muhabbet harcandıkça artar, arttıkça daha çok harcanır.

Bir muhabbet için yaratılan dünya işte böyle yaşanılası bir yer olur… Muhabbetle tutulan bir el, birbirine muhabbetle bakan iki çift göz herşeyi siler yokeder sanki; geriye yalnızca adına mutluluk ta denilen saadet kalır. Yine belirtmeden geçemeceğim; mutluluk kuru bir kelime, saadet tıpkı muhabbet gibi iki cihanda devam edecek bir kavram.

Kargaya yavrusunun şahin göründüğünü biz uydurmuşuzdur. Karga nasıl göründüğüne bakmaz halbuki yavrusunun… Ama yine de biz otu çeker köküne illa ki bakarız! Sebepler aleminin mahkumlarıyız ne de olsa. Bu meşgalede unutmamamız gereken en mühim gerçek ise; bu sebeplerle bizi mesud kılan Rabb’e sonsuz hamdler olmalıdır.

Hiçbirimiz bu dünyaya insan olarak gelebilmek için bir gayret sarfetmedik. Dahası çevremizde Allah’ın bize saadet versinler için muhabbetle donatıp yerleştirdiği insanları hakedecek herhangi bir geçmişimiz de yok bu dünyadan önce. Geldiğimiz günden bu yana hep birileri bizi sevdi, muhabbetle bağrına bastı. Biz de o muhabbetten güç alarak hayata tutunduk…

Öyleyse bize düşen biraz da hayatı farkında olarak yaşamak, nefes almaktan daha kolay olan tek şey belki de muhabbetle bir bakış ya da küçük bir gülümseme… Dünya ne kadar deni ya da alçak olursa olsun; gönlünüze kanat olarak takacak bir muhabbet bulabildeyseniz hiç tasalanmayın, hiç bir alçaklık size dokunamaz ve siz muhabbet kanatlarıyla hep yücelerde dolaşırsınız…

İbrahim (as) gibi bir peygamber iken bile insan ardından bir ‘güzel hatıra’ bırakmak ister! Gönlü çöle dönenlerin ardından konuşulacak tek hatırası, kum fırtınası ya da kuraklık ve susuzluk olacaktır. Gönül semtine bir tek bülbül bile uğramayanlar, dönüp kendi bahçelerine baksınlar; bir tek gül fidanı bile yetiştirmediklerini göreceklerdir.

Ve Allah, yeryüzünde gül yetiştiren adamların etrafında meleklerden bir halka oluştursa layık değil midir? Ki zaten, böylelerinin adımlarını bastıkları yerler gülistan olur da; kokuları bir koca aleme yeter…

Muhabbet hayattır, yokluğu ise ölüm… Hem de öyle bir ölüm ki; dirilişten mahrum, yokluğa mahkum! Öylesi insan bin yaşasa ne olur, bir gün yaşasa ne değişir? Muhabbet dolu bir gece bir ömre bedel, öyle olmasa Kadr Gecesi bin ay eder miydi?

Bu defa şiirle bitirmiyorum, zira şiir zaten muhabbet demek; muhabbet ise şiir.

Sevdiklerimizin ve sevenlerimizin bize hava ve su kadar lazım olduğunu unutmamamız dileklerimle; gönülleriniz muhabbetle dolsun, dünyanız ve ahiretiniz saadetle…

Muhammed Köse (Ufuk Gazetesi – Ekim 2008)

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=tECwF2o_gE8]

İnsanlığın gündemine ‘insanlık’ geldi!

Halimizi, hatırımızı soracak olursanız artık çok iyiyiz. Gözümüzü kapatmadan bu dünyaya, bir geniş nefes alabilmiş olmanın ferahlığı ile can vereceğiz inşaallah. Bunca zaman hüzünlerimizle ağlamaktan sonra, sevincimizden ağlama zevkini tatmış olmanın tatlı huzurundayız… Hıncımızı, hırsımızı bir geniş nefes ile zalimlerin suratına tükürmüş olmanın dayanılmaz hafifliğinde, ayaklarımız yerden kesildi artık.

Ebu Zer’in yalnızlığını paylaşarak herbirimiz, dünyanın en ucra köşelerinde, çekilmiş karanlık köşelerine evlerimizin, bir büyük utancın altında ezilirken; kulaklarımız, gözlerimiz ve gönüllerimiz, bir büyük hasretin son buluşuna şahit oldu.

Koca iki değirmen taşının arasında ezilip, ruhumuzun un gibi öğütülüşünü caresiz izlerken; bir dev kudretli elin bizi taşların arasından bir hamlede, bir yüce hışımla çıkarışını yaşadık.

Saman çöpü misali yüzerken koca bir nehrin üzerinde Gazze’den gelen kan kokusu ile uyandık, silkindik ve suyun akışına karşı kulaç atmaya başladık. Ciğerlerimize çektiğimiz acı ve keder, kanımıza karıştı… Karıştı da dizlerimize derman, gözlerimize fer geldi; ayaklandık!

Can verdik, her zaman olduğu gibi öldürülen, ezilen biziz… Değişmez olgularına tarihin yenilerini ekledik. Bir farkla ki; bu defa başımız eğik değil, boynumuz bükük kalmadı. Dillerimizle ve ellerimizle dualara durduk, gecelerimiz aydınlandı, gündüzlerimiz pırıl pırıl terlerle ıslandı. Kışın soğuğu ısındı, karlar ısındı, toprak ve su ısındı, yollar ve dağlar için için kaynadı. Taşlar yuvarlandı, parçalar koptu ve uçuştu dünyanın dört bir yanına… Gazze’den binlerce kilometre uzaklarda küçük bir çocuk avucuna küçücük bir taş aldı ve Gazze’nin çocuklarının hatırasına bir karanlık köşeye fırlattı.

İnsanlık onurunun sahipleri yerlerinden doğruldu, dağlar gibi dikildi ve yürüdü, gitti… Yürekler dile geldi, dudaklar sustu, adımlar yola dizildi, yer titredi ve tozunu silkti. Tarihin tozlu raflarında kaldığı sanılan bir onur duruşu yerini buldu, yeniden sahne aldı.

Kıyısında dikilip Nil’i tersine akıttık, Ölü Deniz’i gözyaşlarıyla doldurduk, Tur dağına tırmanıp emirleri getirdik gündemine yalan dünyanın…

Halilurrahman şehrinin sokaklarına İbrahim bereketini taşıyıp, Filistin’in mukaddes toprağına kabirden sonra biçilecek tohumlar ektik! Gazze’nin etrafındaki telörgüleri çıplak ellerimizle söktük, yüreğimizden akan kanı avuçlarımıza doldurup yüzümüzü ilk kıbleye döndük ve ahidler verdik.

Çağın panayırlarında vicdanları satılığa çıkarılan insan müsveddelerini seyredip daha bir bilendik. Mekke ve Medine’nin, İstanbul ve Şam’ın, Bağdat ve Kahire’nin sokaklarına ayak izlerimiz kazındı. Ecnebi şehirlerin meydanlarında tanıdık sesler ve yüzler gördük; Londra’dan Paris’e, Amsterdam’dan Berlin’e bir büyük ses yankılandı…

İnsanlık adına sevinçliyiz, yeryüzünde insan olarak kalmanın anlamı yeniden tayin edildi. Gazze, kimyasal değil insani bir turnusol kağıdı oldu ve renkler ortaya çıktı. Kana susayanlar ve insan kanıyla beslenmeyi adet edinenler daha bir kızardı! Avuçlarında kanla uyananlar, dünyanın gündüzlerini kızıl kana boyadı! Güneş, toprağa akıttığımız kana yansıyıp alınlarımızı aydınlattı, barut kokusundan genizleri yanan bir nesil; zulmü ve aşağılık zalimi tanıdı.
Ölü toprağını attık üzerimizden, küllerimizden yeniden doğuyoruz. Alınlarımıza biriken tozları bir hamlede silip attık, ak alınlı ve gümüş bilekli bir akıncının ardından yürüyoruz Gazze’ye doğru…

Adımlarımızın sadakalarını ödedik, yere sağlam basıyoruz. Allah’ın mülkünde, O’nun kullarına, O’nun verdiği güçle, O’nun rızası için sahip çıkmanın mutluluğunu yaşıyoruz.

Hürriyet ve adalete sevdalı bir ümmetin ayak seslerini duyurduk dünyaya, kardeş olmanın bedelini anladık ve anlattık aleme…

İşte bu yüzden sevinçliyiz ve bu yüzden alnımız ak! Nesillerimize bırakacak emanetlerimiz vardı; bizzat kendi ellerimizle göstere göstere aktardık sevdamızı.

Gazze’de can verenler, koca bir ümmete can oldu! Tek bir beden olduk, tek bir ses ve tek bir adım… Yedi düvel duydu sesimizi, yedi deniz titredi, yedi dağ yürüdü ve dikildi Gazze’nin etrafına, surlar gibi…

Kan, ter ve gözyaşı ile doldurup kurak toprakları, yeniden demir aldık asırlık limanlardan ve yelken açtık eski ufuklara… İnsanlığın gündemine ‘insanlık’ getirdik, dünyanın merkezine bir yeni bakış ve bir yeni duruşla vardık. Zamana ve insana hükmetmeye kalkanlara, zamanın ve insanın ve dahası kainatın Sahibi’ni hatırlatıp; bir kez daha yeniden iman ettik!

İyiyiz, diyorum ya; iyiyiz hakikaten. İyi olduğumuz için iyiyiz, diyorum. Zulme karşı durabildiğimiz için iyiyiz, direnebildiğimiz için iyiyiz!

Muhammed Köse (Ufuk Gazetesi – Şubat 2009)

İğneyle kuyu kazacaksın

İğneyle evet. Her hamlende bir iğne ucu kadar yol katedeceksin. Toprak bile sana kafa tutacak. Saat, gün ve hafta, aylar ve yıllar ne demek; bir ömür dur-durak bilmeksizin, iğneyle kazmaya devam edeceksin. Hedefin bir koca insanlığın susuzluğuna yetecek kadar su bulmak olunca, kazdığın santimlik derinlikler koca bir hiç olacak.

Kazacak, kazacak ve hep kazmaya devam edeceksin. Vazgeçmek, yorulmak, dinlenmek, pes etmek, yılmak, yıkılmak, uyumak gibi kelimeleri lugatinden sileceksin. Bir bütün ömür köleliğe mahkum kazmaya devam edeceksin. Kürek mahkumlarının cesetlerini de suya atarlar bileceksin. Su bulmak için kuyu kazanları ise kazdıkları kuyuya gömerler. Gömmelidirler de!

Bir insana yapılabilecek en son iyilik, hayatını uğruna feda ettiği iş ile onu taltif etmek değil midir?

Hedefe kilitlenmiş, ama muhteşem programlı, teknolojiüstü bir füze gibi yoluna devam edeceksin. Yoluna çıkan engeller asla durduramayacak seni. Hep yumuşak değildir toprak! Bunu en iyi mezar kazanlardan öğreneceksin. Sen kendine mezar değil, aleme rahmet kaynağı olacak bir pınarın kaynağına ulaştıracak bir yol kazacaksın.

Ne var ki, o yolda vaktin tamam olunca, kazdığın yere gömülmeyi de göze alacaksın. Ardından, ‘kendi kazdığı çukura gömüldü’ denmesinden onur duyacağın bir ‘çukur’un olacak… Geride bıraktıklarını fazla düşünmeyeceksin, zira ‘gömüldükten’ sonra unutulmakla unutulmamak arasındaki çizgi sadece ‘sırat’ın kadar kalın(!) olacak.

İğneyle kazmayı küçümsemeyeceksin, ya da böyle bir hataya düştüğünde, tırnaklarınla kazmaya devam edeceksin. Kırıldığında ne iğnene sitem edecek, ne de iğneyi imal edene buğz edeceksin. Atacaksın eline yüreğine, oradan bir iğne daha sökeceksin… Kalmadıysa yüreğinde iğnen; çekip kopar yüreğini zaten… Tatsız bir et parçasından başka bir şey olmadığını göreceksin.

Ha, iğne mi lazım? Gereğinden fazlasını toplamak için kendi coğrafyana bir dönüp bakman yeterli…

Varsayalım ki suyu buldun! Hani bulmak için değil, köleliğin hakkını vermek için de kazmış olsan da; hadi buldun diyelim. Sevinçten tepinmeye kalkmayacaksın! Kayaları değil, ancak yumuşak toprakları kazmaya gücünün yettiğini unutmayacaksın. Yumuşak topraktan çıkaracağın suyun üzerinde tepindiğinde, ortalığı çamur içinde bırakacağını bileceksin!

Çamurlu suyu buralarda kimse içmez bilirsin… Eğer tepinmeye meraklıysan Afrika’ya gideceksin. Orada çamurlu da olsa suyunu alacak birileri illa ki bulunur.

Asla ‘ben buldum’ demeyeceksin! Tıpkı İsmail(as)’in ‘Zemzem’i ben buldum’ diyemediği gibi!

Bulduğun suya Hacer gibi ‘Zem Zem’ (dur dur) deme sakın; ne herkesten Hacer olur, ne de her su Zemzem… Sonra bulduğun suda boğulursun!

Daha açık yazalım; maksat su bulmak değil, sakın ha! Gaye kazmak, görev kazmak, gerisi detay… Hayatın boyunca iğneyi elinden bırakmamak. Ne yaparsan yap ama mutlaka yaptığın her iş bu gayeye hizmet etsin.

Avarelere bakıp, alaylarına takılıp işinden olma. İnsan olmanın onuru, gayen için yaşamandan ibarettir. Yoksa ot ile atın arasındaki alaka kadar bile bir farkın kalmayabilir bir tutam ottan! Seni yem niyetine görenlerin hiçbiri süt vermez, unutma… Hem zaten insan eti ile beslenenlere ‘yamyam’ derler lehçemizde. Bugün seni kaynatmadıysalar bil ki, yamyamlıktan vazgeçtikleri için değil; doyumsuz karanlıklarını o anlık bastıran başka bir yemi sindirmekle meşgul olduklarındandır.

Gayen uğruna iğneyle de olsa kazmaya devam edeceksin, olmadı tırnaklarınla, dişlerinle sökeceksin taşları ve kayaları… Onursuz bir sefahati kabul etmeyecek, haysiyetini yere düşürmeyeceksin. Kavganın şerefi pek olmaz, şerefinin kavgasını vermekte asla tereddüt etmeyeceksin.

Benliğinden başka derdi olmayanlara, onların benliğinin kainat içinde kapladığı yer kadar değer vereceksin. Bileceksin ki; kendilerini ne kadar büyük sanarlarsa sansınlar, sivrisinek kanatları ile onlardan çok uzun yollar katediyor. İşin sırrı hiç durmaksızın çırpınmakta!

Ufuk Gazetesi, Kasim – 2009

Bizim masal kahramanlarımız!

Hayata ve onun getirdiklerine en doğru yaklaşımları yakalayabilmek ve belki de hayattan en çok faydalanmak için ihtiyaç duyduğumuz şey aslında örnek insanlardır. Küçücük bir çocukken babasını ya da annesini taklid ile doğruyu bulmaya çalışan insan, gençliğinde bu ihtiyacını içinde yaşadığı toplumun çıkardığı örneklerle gidermek istiyor. Tam da bu noktada karşımıza yeniçağın handikapları çıkıyor.

Bundan cok değil elli yıl kadar önce hayata atılan bir genç için en göze görünür örnek şahsiyet, ya aileden başarılı bir akraba yahutta komşulardan biridir. Hadi biraz daha sosyal düşünüp yaşadığı şehrin kanaat önderleridir diyelim.

Günümüze gelinceye kadar modern toplumların geçirdiği en büyük travmanın medya yoluyla yönlendirilmesi gerçeği olduğunu hatırlatmadan geçemem. Bu tip travamaların en etkin olduğu toplum katmanı ise şüphesiz ve kaçınılmaz olarak gençler olmuştur. Ve o günleri yaşayan gençler bugün birer yetişkindirler ve toplumları yönlendirmekte, hatta daha vahimi kendilerinden sonra tarih sahnesine çıkacak olan yeni yetmelere örneklik ve önderlik etmektedirler.

İnternetin ortaya çıkardığı kontrolsüz bilgi akışı, belki birçok zararlar vermiştir insanlığa ama sonunda medya ve güç tekellerini kırmanın ve dünyayı dijital bir köye dönüştürmenin adı olmuştur. Bu bağlamda Wikileaks evrensel bir örnektir.

İşte bu dijital köyün sakinlerinin evlatları artık komşunun ya da akrabanın başarılı örneklerine ancak gülüp geçmektedir çoğunlukla ve kendine evrensel örnekler aramaktadır.

Nesillerini dijital dünyanın köklerinin ve kural tanımaz kurallarının temellerinin atıldığı batı toplumlarında yetiştirmek zorunda kalan ebeveynler için misyon belirlemek ya da basit tabiri ile çocuklarını kendi kültürüne göre yetiştirme arzusu ağır ağır gündemden çıkmaktadır.

Başarı ve kazanç endeksli kapitalist kültüre yenilmenin hıncı ile sadece küfretmeyi beceren bir halk olmaktan kurtulmamız gerektiğini farketmek ve çevremizdekilere de farkettirmek durumundayız.

İşte bu yüzden bütün perdeleri kaldırarak, tüm sıfat ve yakıştırmaları es geçerek, yalnız ve sadece içimden geldiğince ilan ve ikrar ediyorum:

Birgün bir İbrahim serinliğinde ağaracak saçlarım; İbrahim gibi girivereceğim ateşe ve yanmayacağım! Hayır bende İbrahimlik olacağından değil, O’nu o kadar seviyor olacağım ki ateş O’nun sevgisini yakamayacak!

Bir İbrahim ağırlığında adımlar atacak, Nemrud’umu bulacağım. Onun hayatıma diktiği putları teker teker kırmam lazım, başlarını koparacam sadece… Sonraki nesiller put kafası görmek için uzaklara gitmesinler hiç değilse.

Sonra bir çöle terkedip ciğerparemi, bir ömür susuzluk çekeceğim…

Bir kervan gelip beni bir Yusuf kuyusundan çıkartacak elbet, ama sonunda ne Mısır’a sultan olacak ne de bir Zuleyha’nın gönlüne taht kurabileceğim.

Ve birgün yüzme bilmeden de olsa denizlere dalacağım, hoş bilsem ne fayda; bu denizler kulaçlarla aşılacak gibi değiller ki…

Dalgalar, dalgalar, dalgalar…

Yunus’u kurtaran balıklar beni yutmayacaklar biliyorum. Eğer Eyyüb’ün sabrı olsaydı bende, göze alırdım bunca derdi. Öyleyse kim, nasıl duracak bu dalgaların karşısında söyle bana ey dost! Yoksa direnmenin bir faydası yok, bırak kendini dalgaların keyfine mi diyorsun? Ya da tek başına savaş kazanılsaydı Don Kişot kazanırdı, denenmiş ve başarısız olmuş metodları tekrar etmenin bir anlamı yok mu diyorsun?

Denizler aşmak zorundayız, hatta gerekirse Kaf Dağı’nın ardındaki yemyeşil vadide yaşayan Zümrüd-ü Anka’nın kanadından bir tüy koparacağız ve gönüllere o tüyle bir şekilde dokunacağız ama mutlaka dokunacağız.

Bizim masal kahramanlarımız hayali ve tuhaf şekilli yaratıklar değil, elle tutulur gözle görülür ve sahici insanlar onlar. Peygamberlerden ve onların yollarında, izlerinde güzelce yürüyen güzel insanlardan bahsediyorum.

Bir bakıma dünya ile ahiret arasında yaşayan ancak dünyanın bütün dertlerine katlanmak zorunda kalan ama yine de misyonlarından vazgeçmeyen insanlar…

Neslinize bir iyilik yapın ve onlara bu insanları örnek ya da önder almayı tavsiye edin. Tavsiye yetmez aslında tanıtın ve öğretin…

Eğer birgün bir yerde birileri bunların masal olduğunu ve artık kahramanlıkların yaşanmayacağını iddia ederse çok konuşmaya ya da yazmaya gerek yok aslında; ‘kaldır başını ve Filistin istikametine bak’ demek yeterli.

Belki de artık büyük hedeflerden örneğin dünyayı kurtarmaktan millet olarak vazgeçme zamanımız gelmiştir. Ve belki de asıl kurtarmakla vazifeli olduklarımız artık ihmal edilemez derecede uçurumların kenarlarında gezmektedirler. Uçmak, hele de yükseklerden uçmak zevkli görünse de; yüksekten düşünce çok incineceğimizi atalarımızın sözlerinden öğrenmiş olmamız gerekiyordu.

Bakmayın öyle zor göründüğüne hem, aslında dünyayı kurtarmak zor iş değil, tek yapmamız gereken kendimizi ve neslimizi kurtarmak ateşten, bakın o zaman dünya nasıl kurtuluyor kendiliğinden…

Dünya, dünya diye kendimizi heba ettiğimiz şey aslında aç olana doyasıya bir yemek, üşüyene sıcak bir soba ve yalnız kalana bir anlık yakınlıktan ibaret. Ve derin nefes çekmek temiz bir dağ havasından, sonra son nefes verir gibi üflemek içinde kalan ne varsa… Ne kadar muhteşem olursa olsun, sahip olduğumuz ya da olacağımız dünyadan nasibimiz birgün sona ermeyecek mi? Öyleyse bırakın olduğu yerde kalsın dünya, kurtarmayalım onu; biz kendimizi ve neslimizi kurtaralım yeter.

Yeni nesle Kaf Dağı’nı ve onun ardındaki yemyeşil ülkeyi anlatmayı unutmayın! Kimbilir belki rüyalarında bir Zümrüd-ü Anka görürler.

Muhammed Köse (Ufuk Gazetesi – Ocak 2011)

Yakup’un Sırrını Arıyorum

Hayatın sırrını çözmek, olayların ardındaki gizemi bilmek çok çekicidir insan için ve bunu yapmanın belki de en muhtemel yolu da hayatlarını vahiyle yaşamış insanlardır yani peygamberler. İnsana dair herşeyin onların hayatında bir örneğini bulmak mümkündür nerdeyse ancak onların haysiyetlerine asla zarar vermeyecek örnekler…

Şöyle kısa bir gezinti yaptığımızda ne demek istediğim daha kolay anlaşılacak.

Nedir insana en zor gelebilecek şey? Kendi evladının onu reddetmesi mi? Siz başkalarına çare olmaya çalışırken evinizin içindeki ateşi söndüremeyişiniz nasıl bir şeydir? Sevdiklerinizin sırt dönmesi nasıl bir ağırlıktır, hangi omuz çeker bunu? Nuh(as) yaşamıştır bunu. Evlatlarını kaybettiğini zanneden bütün babalara Nuh(as) ders vermektedir. Son ana kadar vazgeçmemiştir hatta vahiyle durdurulana kadar!

Nedir arkadan vurulmanın en ağırı? Hangi zırh delinmez ihanetin okuyla? Yüreğini delen ve yakıp geçen okun hangi sadaktan çıktığını bilmek nasıl bir eziyettir? Düşmana sırrına satan hain kim olursa daha çok yakar canını? En yakının hanımın olursa değil mi? İşte Lut(as) yaşamıştır bunu.

Hasretlerin en can yakanı hangisidir ki? Babasız kalan, babasından uzak kalan bir evladınki mi? Sizin de aklınıza çölün ortasına annesiyle terkedilen İsmail(as) mi geldi? Yoksa anlatılmış ve anlatılabilecek en muhteşem hikayenin sahibi Yusuf(as) mu?

Hasretin, sonsuz ve sınırsız bir gözyaşı selinin hikayesi. Onca evladın arasından Allah’ın onu seçtiğini bilerek ve hissederek sevmenin hikayesi. O kadar çok sevmenin sonunda Ğayyur olan Allah(cc)’ın elinden alacağını bile bile sevmekten vazgeçememenin, sevdikçe kaybetme korkusu artan, korkusu arttıkça daha çok seven bir babanın hikayesi.

Nasıl sevmesin ki; karşısındaki Yusuf(as)’tur! Nasıl sevmesin? Bu çocuk adım attığı yere Rahman’ın rahmetidir. Cemil olan Allah(cc), onu aleme imtihan olsun için kendi cemalinden bir ayna kılmış ve Muhammed(as)’dan sonra insanlığın en güzeli olarak yaratmıştır. Yalnızca cismini değil, gönlünü ve ruhunu da cisminden daha güzel yaratarak, ‘işte insan bu’ dedirtmiştir. Hatta bazılarına ‘bu insan olamaz’ dedirtmiştir.

Daha da kolayı Allah(cc) Yakub’u baba kılmıştır Yusuf’a… Kılını zarar gelmesin için ortalığı yakıp yıkacak bir şefkatin sahibini baba kılmıştır ona. Herşey yolunda gibi gözükürken hikayenin hemen herkesin bildiği gelişmeleri yaşanacak ve Yusuf babasından kopartılacaktır. Yakub’a düşen artık ‘güzel bir sabır’dır.

Sabır kahır çekmemek, acıyı unutmak değildir elbette.
Sabır isyan etmeden acıya katlanmanın adıdır.
Yusuf için yanarken bir yandan içten içe, hayata devam etmenin adı sabırdır…
Göz pınarları kuruyuncaya kadar yaş dökerken bir kerecik isyana bulanmadan yaşamayı başarmanın adı sabır.
Ağlarken gözünü kaybetmeyi göze almanın ama asla ayarını bozmamanın adıdır sabır.
Kör olası dünyaya yüz çevirirken, bu dünyadan bir tek kişi olsun istemenin ve ona kavuşmayı garanti görmeden beklemenin adı sabır.
Sabır güzel olmalıdır, Yakub’un sabrı güzeldir.
Ve fakat bu sabır onu gözlerinden etmiştir… Ama yine de çok güzeldir, gözlerini kaybetmesi sabrının güzelliğine zarar veremez, zira Yakub’un sabrında isyan yoktur.

Yakub’un sırrı bu sanıyorum, isyan etmeden acıya katlanmak! İtiraz etmemek, neden ben diye sormamak, neden onu aldın dememek… Tevekkülle ağlamak, sonucu bilmeden ve bilmeye ihtiyaç duymadan beklemek. Kaderi kudret elinde bulundurana boyun eğmek. Bundan gocunmamak, boynu büküklüğü marifet te saymamak yani… Kimsenin başına kakmadan adam gibi acısını yaşamak ve efendi efendi gözse göz, dişse diş vermek.

Teselli aramak ya da aramamak, aslında tesellisi olmayan bir acısı olanın teselli araması da akıl işi değildir zaten. Fakat Yakub’un bir umudu vardı sanki! Bir yerlerinde yüreğinin, bir umut olmasa, nefes almaya devam edebilir miydi bilmiyorum. Yusuf(as)’un rüyası umudun meşalesi olmasaydı neler olurdu bilemiyorum.

Umut olmalı gibi hep, bir ihtimal daha olmalı hep. Bir gün bir şeylerin değişme ihtimali mutlaka olmalı.

Bütün acıların ve kahırların altından çıkabilen tek kelime umut sanki, sanki umut iman ve sanki iman umut gibi… Öyle ya iman dünyayı doğru yaşamanın umudu, ahireti ise elde etmenin tek yolu olunca, umut ile korku arasında yaşamak şiar oluveriyor.

Yusuf(as), Mısır’a sultan da olsa vezir de olsa ne farkeder; Yakub(as)’a lazım olan sadece onun gömleğindeki kokusudur. Onun yaşadığını bilmek ve onun terinin sindiği bir gömleğe dokunmak, yüzüne sürmek yetecektir yeniden görmesine, yeniden yaşamaya başlamasına.

‘Ben sıkıntımı ve kederimi yalnız Allah(cc)’a arzederim.’ (Yusuf suresi, 86)

Sıkıntıyı ve kederi yalnız O’na sunmanın getirdiği izzeti hissedebiliyor musunuz? Bir anda karşısında ona dümen çevirenleri alt ediyor bu cümle ile. Onlardan bir beklentisi olmadığını ilan ve nasılsa asıl sonucu elde edeceğim makam O’dur diye ikrar ediyor. İşte umut bu olsa gerek! Bir anda herkesi ve herşeyi yok sayıp, gereksiz sayıp, asıl söz sahibine yahut hükmüün sahibine yönelmenin ve hissiyatını O’na münhasır kılmanın sonucudur bu.

Ve aslında hepimiz için ve herşeyimiz için bir umut mutlaka vardır. Bu umut bazan bir adım kadar yakınıımızdadır bazansa kıyamet kadar yakın! Ama mutlaka yakındır. Değilmi ki, toprağın altına bir kere yol açıldı mı en uzun kalacak olanımız bile yedi gün kalacak, o halde ne gam? Yaşayıp aylar hatta yıllar yılı hasret ve hüzün biriktirmekten daha kolay olmaz mı yerin altına giden yol…

Hayatı yalnız dünyadan ibaret sanana dünya da çekilmez olur ahirette! Sabrın ve umudun asıl destekçisi ne sağlam bir ruh ne de güçlü bir yürektir aslında.. Sabrın ve umudun en mühim payandası ahirete imandır. Bir gün herşeyin kesin olarak adil bir şekilde sorgulanacağını ve bütün haksızlıkların ve acıların hesaplarının sorulacağını, hatta boynuzsuz koçun; boynuzludan hakkını alabileceğini tereddütsüz ve şüphesiz olarak bilen biri için başına gelenlere sabrın ve sonrasında kazanacağına olan mutlak umudun ne kadar kolay bir gerçek olacağını tahmin edebiliriz ve fakat yaşamak başka bir şeydir. Bilmek ya da tahmin yürütmek bambaşka birşey…

Sabır ve umut hakkında çok güzel şeyler söyleyebiliriz, lakin iş başa düştüğünde göstereceğimiz dirayet asıldır, teori ile hayatta sınıf geçilmiyor zira, illa da pratik başarı istiyor hayat…

Muhammed Köse (Ufuk Gazetesi Kasım 2010)
[youtube http://www.youtube.com/watch?v=KcgPD0Tc9sA]

 

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...