Binlerce yıldır kimler geldi, kimler geçti... Tarih sayfaları, gelip-geçenlerin hikayeleriyle doludur. Ardından söylenenlerden ve söyleneceklerden hiçbirinin haberi olmadı. İçlerinden kimileri bunu da dert edindi ve ardında bir güzel hatıra(yad-ı cemil) bırakabilmek için gayret sarfetti.
İşte peygamberler bu noktada da hep bütün insanlığa örnek oldular. İnsanlık bütün güzellikleri onlardan öğrendi! Geldiler, ama bir daha hiç gitmediler... Adem, Nuh, İbrahim, Musa ya da İsa denildiğinde kim oldukları hemen bilindi. Hep güzel hatıralarla anıldılar. Muhammed(sav) denilince baharın bütün goncaları patladı!
İbrahim(as) onlardan biri, hanımı Hacer ve oğlu İsmail(as) ile öyle hatıralar bıraktılar ki; Allah onların hatıralarını insanlara 'din' kıldı!
İbrahim(as), dost bir peygamber, güzel bir eş, fedakar bir baba idi. Bir emirle getirip Hacer ve minik İsmail'i kuru ve kara taşlarla dolu bir ıssız vadiye bırakıp gitti. Sonra bir emirle eline bıçağı alıp ciğerparesini yatırdı yere... Sonra bir emirle geldi, Kabe'yi İsmail(as) ile birlikte inşa etti yeniden... Haccı ilan etti bütün dünyaya! Vakfeyi ve tavafı hatıra bıraktı... Ateşin bile yakamadığı bir büyük hatıra oldu!
Hacer, ne büyük bir kadındı! Hacer, siyah tenli idi... Hacer, insanlığın yüzakı, gönül aydınlığı, kurtuluşu, umudu, peygamberlerin duası, meleklerin sevdası Muhammed(sav)'in soyuna anne oldu... Öyle bir kadın idi ki; Allah onun evladı için koşuşturmasını bize ibadet kıldı. O gün bugündür insanlık Hacer gibi koşar durur Safa ile Merve arasında... Neslinin felahı için dualarla! Zemzem, Hacer o suya 'zemzem' dediği için hala zemzem! Allah onun duasına öyle bir icabet etti ki; cennet pınarlarından dünyaya su gönderdi. Bununla da bitmedi, o suya Hacer 'zem(dur)' dedi diye durdu su... İçilmekle eksilmez ama hiç te taşmaz bir pınar oldu!
İsmail(as), kurban oldu, kurban olmayı öğretti! Başını, Alemlerin Rabb'inin emrine öyle bir eğdi ki; semada melekler bile gıbta ettiler. Kurban olmanın adı oldu İsmail! İki kurbanlığın çocuğu Muhammed(sav)'e atalık etme şanına ulaştı... Mekke gibi bir şehir kurdu. Peygamber oldu, haccı öğretti insanlığa.
Bir baba, bir anne ve bir kurban çocuk, tarihe yön verdiler... Geldiler, ama hiç gitmediler ve asla gitmeyecekler! Öyle büyük hatıraları var ki; hem anlatılır, hem yaşanır, ama her nesille yeniden canlanır, yeniden büyür!
Kurban ve Hacc onların hatırası olarak kıyamete kadar devam edecek... Kurban kesmeye her niyetlenen bir İbrahim olup, kendi İsmail'ini alacak bıçak altına!
Atamız İbrahim(as)'e selam olsun!
O'nun sünnetini bize de sünnet kılan, bayram kılan Mekke'nin öksüzü Muhammed(sav)'e selam olsun!
Ve kıyamete kadar bu yolu izleyerek öksüz ve yetimleri sevindirenlere, Allah için birbirine 'kurban' olanlara selam olsun!
Kurbanların bayramı mübarek olsun…
Ufuk Gazetesi - Aralık 2006
29 Şubat 2012
Gurbet mi, Sıla mı?
Geldiğimiz yere gidenlere selam olsun. Ağlayarak gelenlere, gülerek gidenlere selam olsun. Selam olsun dönülmez göçe hazırlananlara, selam olsun sılasını özleyen herkese...
Her acıya bir hasret kalır, binlerce hasret bırakır yarınlar.
Ayrılmak bitip gitmek midir acaba? Yitip yokolmak mı? Ölüm ne ki? Her gece perdelerimi uçuran rüzgar yoktur oysa. Oysa sabah yine aynı sabah, akşam yine aynı akşam.
Alışkanlık, zor dedirten ayrılığın son noktasındadır. Bakar durur gözlerinin içine ama sen anlayamazsın.
Nelere alışmadın ki!
İnsanlığın yüzakı, gönül aydınlığı, dizlerin dermanı, gözlerin ferinin yokluğuna bile alıştıktan sonra neye alışılmaz ki?
Kimse anlamak zorunda değil beni diye düşünürüm çoğu zaman. Hem anlasa ne olur, anlamasa ne olur. Okusa da okumasa da unutulur gider insanın içinde o kendisini kabul ettirmek isteyen zamanın kabul edilemez dürtüsü.
Bağırırsın ya, belki duyan olur. Duysa ne olur onu da bana söyle. Kaç karış büyürsün bu hayata. Kaç karış mezarın olur.
Herşey gözlerimin önünde işte. Duvarların yalnızlığı, ışıkların anlamsızlığı…
Sadece dünyaya sığanlar için sılanın da gurbetin de dünyadan ibaret olduğunu bilmek bazan ağır bir işkence gibi gelir bana. Değil mi? Sonunda hala dünyada kaldığına göre ha sıla ha gurbet ne farkeder ki?
Asıl hasretine yandıkların dünyada değil ki! Asıl özlenenler, özlenmeye değecekler yok ki burada. Ya da burada olanların özlenmesi için illa da terketmeleri, ayrılmaları mı gerekiyor dünyadan.
Ve bu yüzden 40 yıllık gurbet hikayeleri bana saçma geliyor hep. Oysa gurbet yakınlık demek, yakınlaşmak demek… Hangi garibanın bağrından çaldıysak bu gurbeti bir an önce iade etsek iyi olacak gibi. Malumunuz gariblerin ahı yerde kalmıyor.
Farkında mısınız, gurbet ve garib kelimeleri hatta (g)kurban kelimesi hep arapça ve hep bizim tarafımızdan asıl anlamından çıkartılmış kelimeler… Öyle ya kurban denince hayvan kesmeyi anlayanın gurbet deyince ayrılık/uzaklık anlamasına niye şaşıyorum ki ?
Daha fazla kafalarınızı yormadan meramımı anlatayım en iyisi… Gurbeti de genel geçer anlamında kullanalım ki başka kelime arama zahmetimiz olmasın.
Hiçbir gurbet kişinin kendine, kardeşlerine, ehline, ailesine, memleketine, dostlarına yabancılaşması kadar ağır ve acı olamaz. Bu anlamda hepimizim kendine has yeteri kadar gurbet misyonu var sanırım.
Evet işte orası, hani her gittiğinizde daha bir yabancı kaldığınızı, dostlarınızın azaldığı ama sizin ve bizim gurbetimizin bittiğini sandığımız yer aslında artık bizim gurbetimiz olmak üzere… Büyük bir yol ayrımındayız aslında. Ya da çoğumuz kendi köşelerini döndüler bile.
Biz gurbetimizi kendimiz kurduk, kimse sürmedi bizi yurtlarımızdan. Son 50 yıla kadar hiç böyle bir gurbeti de yaşamamıştık oysa. Gittiğimiz heryer bizim olmuştu ya hani, artık olmayınca biz de ne yapacağımızı şaşırdık kaldık… Biz atalarımızdan böyle görmemiştik ki.
Ya da bizim buralara gelişimizle Tuna'yı geçen akıncıların arasında bir fark var galiba. Bu fark zilletle izzet kadar büyük, bu fark madde ile mana kadar birbirine zıt, bu fark kalble mide kadar biribirine alt üst…
Sonra oturup hüzünlenelim, vay gurbet, hain gurbet… Ömrümüzü yedi bitirdi, neslimizi çürüttü, kuruttu. Biz masum, gurbet idamlık sanık!
Gelin gurbeti bir de yurtlarından sürülenlere, analarından, evlatlarından, evlerinden kovulanlara soralım. Mesela Çeçenlere soralım mı? Nesiller boyu sürgünü, yıllar yılı hasreti… Ya da evleri başlarına yıkılan Filistinli analara soralım mı? İyisi mi sormayalım, yoksa bize gurbet türküsü yakmaya sebeb kalmayacak gibi.
Ve gelelim gerçeklere :
Dünyada gurbet yoktur aslında, biz kendimizi avutmak ve içimizdeki acı çekme ihtiyacını gidermek için buluruz lazım oldukça böyle bir sebeb işte! Ya da dünya asıl gurbettir ya onu unutmak için, onu saklamak, kendimizi kandırmak için uydururuz bir gurbet hikayesi. Aslında özlenmesi gerekenler hep gider dünyadan, ya da gitmelidirler…
Sıla bildiğimiz memleket aslında bizim izin tatil beldesi olmuştur bile. Gider güneş görür geliriz. Aman dikkat fazla güneşte kalmayın, renginiz daha da koyulaşırsa uyum sağlamanız zorlaşır değil mi buralara? Bir de orada iken bile kendi aranızda yabancı dillerle konuşun, farkınız olsun! Ya da daha masum bir sebeb, maksat unutmamak, yoksa gizlimiz saklımız mı var…
Bir nesil sonra neler olacak düşünelim mi ? Çocuklarımızın memleketten tanıdıkları ya hiç olmayacak ya da hiç dostları… Bizden en az on kat daha yabancı olacaklar hem burada hem orada… Zaten anadilleri çoktan değişti. Artık analarının dilini bilmiyorlar nerdeyse. Ondandır ki herhalde annelerini de dinlemez buranın yiğitleri.
Anne ben Türkiye'ye gitmek var mıyım? Anne ben kimim? Burası neresi? Neden buradayım? Neden benim adım buradakilerin adlarına benzemiyor? Neden ben sana anne diyorum, bak komşunun oğlu annesini adı ile çağırıyor! Neden evimizde ayakkabılarımızı çıkartıyoruz ki, namaz mı kılacağız evin heryerinde yoksa? Neden ben iki dilli olmak zorundayım? Neden anne? Neden baba? Neden müslümanız biz? Neden camilerde kızıyorlar ki bize? Kilisede de kızarlar mı ki çocuklara anne?
Sormakla bitmeyen, cevapları 10 puanlık sorular. Ve ne yana baksam ışıklı tabelalarda bir kocaman yazı: 'Kendi düşen ağlamaz!' Biz böyle değildik! Şafaklarımızı hasret rengine boyadılar. İncitmekten korktuğumuz goncaları soldurup, yerine hicran tohumları bıraktılar. Umutlar çağlardı içimizde, özlem setleri örüp ömrümüze, hayallerimizi, ümitlerimizi unutturdular...
...
Ufuk Gazetesi - Nisan 2011
Her acıya bir hasret kalır, binlerce hasret bırakır yarınlar.
Ayrılmak bitip gitmek midir acaba? Yitip yokolmak mı? Ölüm ne ki? Her gece perdelerimi uçuran rüzgar yoktur oysa. Oysa sabah yine aynı sabah, akşam yine aynı akşam.
Alışkanlık, zor dedirten ayrılığın son noktasındadır. Bakar durur gözlerinin içine ama sen anlayamazsın.
Nelere alışmadın ki!
İnsanlığın yüzakı, gönül aydınlığı, dizlerin dermanı, gözlerin ferinin yokluğuna bile alıştıktan sonra neye alışılmaz ki?
Kimse anlamak zorunda değil beni diye düşünürüm çoğu zaman. Hem anlasa ne olur, anlamasa ne olur. Okusa da okumasa da unutulur gider insanın içinde o kendisini kabul ettirmek isteyen zamanın kabul edilemez dürtüsü.
Bağırırsın ya, belki duyan olur. Duysa ne olur onu da bana söyle. Kaç karış büyürsün bu hayata. Kaç karış mezarın olur.
Herşey gözlerimin önünde işte. Duvarların yalnızlığı, ışıkların anlamsızlığı…
Sadece dünyaya sığanlar için sılanın da gurbetin de dünyadan ibaret olduğunu bilmek bazan ağır bir işkence gibi gelir bana. Değil mi? Sonunda hala dünyada kaldığına göre ha sıla ha gurbet ne farkeder ki?
Asıl hasretine yandıkların dünyada değil ki! Asıl özlenenler, özlenmeye değecekler yok ki burada. Ya da burada olanların özlenmesi için illa da terketmeleri, ayrılmaları mı gerekiyor dünyadan.
Ve bu yüzden 40 yıllık gurbet hikayeleri bana saçma geliyor hep. Oysa gurbet yakınlık demek, yakınlaşmak demek… Hangi garibanın bağrından çaldıysak bu gurbeti bir an önce iade etsek iyi olacak gibi. Malumunuz gariblerin ahı yerde kalmıyor.
Farkında mısınız, gurbet ve garib kelimeleri hatta (g)kurban kelimesi hep arapça ve hep bizim tarafımızdan asıl anlamından çıkartılmış kelimeler… Öyle ya kurban denince hayvan kesmeyi anlayanın gurbet deyince ayrılık/uzaklık anlamasına niye şaşıyorum ki ?
Daha fazla kafalarınızı yormadan meramımı anlatayım en iyisi… Gurbeti de genel geçer anlamında kullanalım ki başka kelime arama zahmetimiz olmasın.
Hiçbir gurbet kişinin kendine, kardeşlerine, ehline, ailesine, memleketine, dostlarına yabancılaşması kadar ağır ve acı olamaz. Bu anlamda hepimizim kendine has yeteri kadar gurbet misyonu var sanırım.
Evet işte orası, hani her gittiğinizde daha bir yabancı kaldığınızı, dostlarınızın azaldığı ama sizin ve bizim gurbetimizin bittiğini sandığımız yer aslında artık bizim gurbetimiz olmak üzere… Büyük bir yol ayrımındayız aslında. Ya da çoğumuz kendi köşelerini döndüler bile.
Biz gurbetimizi kendimiz kurduk, kimse sürmedi bizi yurtlarımızdan. Son 50 yıla kadar hiç böyle bir gurbeti de yaşamamıştık oysa. Gittiğimiz heryer bizim olmuştu ya hani, artık olmayınca biz de ne yapacağımızı şaşırdık kaldık… Biz atalarımızdan böyle görmemiştik ki.
Ya da bizim buralara gelişimizle Tuna'yı geçen akıncıların arasında bir fark var galiba. Bu fark zilletle izzet kadar büyük, bu fark madde ile mana kadar birbirine zıt, bu fark kalble mide kadar biribirine alt üst…
Sonra oturup hüzünlenelim, vay gurbet, hain gurbet… Ömrümüzü yedi bitirdi, neslimizi çürüttü, kuruttu. Biz masum, gurbet idamlık sanık!
Gelin gurbeti bir de yurtlarından sürülenlere, analarından, evlatlarından, evlerinden kovulanlara soralım. Mesela Çeçenlere soralım mı? Nesiller boyu sürgünü, yıllar yılı hasreti… Ya da evleri başlarına yıkılan Filistinli analara soralım mı? İyisi mi sormayalım, yoksa bize gurbet türküsü yakmaya sebeb kalmayacak gibi.
Ve gelelim gerçeklere :
Dünyada gurbet yoktur aslında, biz kendimizi avutmak ve içimizdeki acı çekme ihtiyacını gidermek için buluruz lazım oldukça böyle bir sebeb işte! Ya da dünya asıl gurbettir ya onu unutmak için, onu saklamak, kendimizi kandırmak için uydururuz bir gurbet hikayesi. Aslında özlenmesi gerekenler hep gider dünyadan, ya da gitmelidirler…
Sıla bildiğimiz memleket aslında bizim izin tatil beldesi olmuştur bile. Gider güneş görür geliriz. Aman dikkat fazla güneşte kalmayın, renginiz daha da koyulaşırsa uyum sağlamanız zorlaşır değil mi buralara? Bir de orada iken bile kendi aranızda yabancı dillerle konuşun, farkınız olsun! Ya da daha masum bir sebeb, maksat unutmamak, yoksa gizlimiz saklımız mı var…
Bir nesil sonra neler olacak düşünelim mi ? Çocuklarımızın memleketten tanıdıkları ya hiç olmayacak ya da hiç dostları… Bizden en az on kat daha yabancı olacaklar hem burada hem orada… Zaten anadilleri çoktan değişti. Artık analarının dilini bilmiyorlar nerdeyse. Ondandır ki herhalde annelerini de dinlemez buranın yiğitleri.
Anne ben Türkiye'ye gitmek var mıyım? Anne ben kimim? Burası neresi? Neden buradayım? Neden benim adım buradakilerin adlarına benzemiyor? Neden ben sana anne diyorum, bak komşunun oğlu annesini adı ile çağırıyor! Neden evimizde ayakkabılarımızı çıkartıyoruz ki, namaz mı kılacağız evin heryerinde yoksa? Neden ben iki dilli olmak zorundayım? Neden anne? Neden baba? Neden müslümanız biz? Neden camilerde kızıyorlar ki bize? Kilisede de kızarlar mı ki çocuklara anne?
Sormakla bitmeyen, cevapları 10 puanlık sorular. Ve ne yana baksam ışıklı tabelalarda bir kocaman yazı: 'Kendi düşen ağlamaz!' Biz böyle değildik! Şafaklarımızı hasret rengine boyadılar. İncitmekten korktuğumuz goncaları soldurup, yerine hicran tohumları bıraktılar. Umutlar çağlardı içimizde, özlem setleri örüp ömrümüze, hayallerimizi, ümitlerimizi unutturdular...
...
Ufuk Gazetesi - Nisan 2011
Bu yazı bizi bozmasın
Tahammül etmek neden bu kadar zordur ki, sadece ve yalnızca belki de tek bir konuda bizimle aynı düşünmüyor diye, ya da derisinin rengi başkadır, dini başkadır, bilmem nesi başkadır diye…
Başkalaştırılmış olmak başkalarına tahammül edememenin en basit sebebi olsa gerek. Çünkü kendisi olan ve kendisi olarak kalabilen başkasından ya da başka şeylerden korkmaz, korkmadığı zaman nefret etmez, nefret etmediği zaman alışır, alıştığı zaman yakınlaşır, yakınlaştığı zaman sever, sevdiği zaman zaten herşeyine tahammül eder.
Hayatımızın hemen her ilgi alanında birileri başkalarına tahammül edemedikleri için yoğun tartışmalar ve korku dolu bekleyişler devam ediyor. Fakat asıl sorun bu değil ve hatta benim konum da bu değil.
Ne memleketteki başörtü tartışmasının saçmalığıyla ilgileniyorum ne de bütün yüzsüzlük ve rezilliklerine rağmen anlaşılmaz bir inatla hala bu olmayan yasağı savunanların korku filmi figüranları gibi hemen her yerde karşımıza dikilmeleri ile ilgileniyorum.
Kesinlikle ilgilenmediğim diğer rezalet ise Hollanda politikası... Yok PVV desteğinde azınlık hükümeti kurulacakmış, yok bilmem ne adında Türk asıllı bir milletvekili buna karşı çıkmayı değil kurulacak hükümetten kapabilme ihtimali bulunan ufak tefek bir koltuğun hayalini kuruyormuş.
Küresel kriz bitiyor ve ekonomiler toparlanıyormuş...
Filistin’de duvar inşaatında Filistinliler çalışıyormuş!
Çeçenler Afganlar’a benzer bir yola kapılmış...
Biz önce içerilerde kaybedermişiz meğer, bizi kimsecikler yenemezmiş bizden başka.. Ve biz önce kendimize başkalaşmışız.
Bahsetmeye çalıştığım şey, vatan-millet-sakarya mevzusu değil elbette. Daha özel bir bizden, bizzat şahıslarımızdan, kendimizden, birer birer herbirimizden ya da kendimden anlatmaya çalışıyorum.
Kendi iç dünyamızdaki savaşı kaybetmişiz, içimizdeki yıkıntıları tamir etmeden kabul ettiğimiz misafirler ise işimizi zorlaştırmaktan başka bir katkı sağlayamamış bize. Yürek harabelerimizin vehameti her işimize yansıyor haliyle. Karma karışık bir içten düzgün ve net bir duruş çıkmıyor ortaya maalesef.
Bu yenilginin ezikliğini muhataplarımıza tahammül edemeyerek yansıtıyoruz/yansıtıyorlar.
Yani, emin olun Hollandalı ırkçılarla Türkiyeli ırkçıların ya da başörtüsü düşmanlarının hiç bir farkları yok, genetik kodları aynı, hatta klonlanmış gibiler. Temelde yatan itiraf edemedikleri gerçek; eziklik ve yenilgidir. Bunun doğal sonucu ise tahamülsüzlük! Farklılıklara tahammül edemeyenlerin ortak sorunu iç güven ve iç dünyalarında kaybettikleri kişisel kavgalarıdır.
Bizim kimseyi kendimiz gibi yapmak gibi bir derdimiz olmamalı, ama kimseye de bizi kendisi gibi yapma hakkı vermemeliyiz. Herkes bilmeli ki bozulan bir aslın(özün) yerini hiçbir şey dolduramıyor. Bozulmayalım, samimi olalım yeterli bu rezil dünyaya. Çünkü alçaklığın karşısında duramadığı tek güç samimiyettir.
Ufuk Gazetesi - Ekim 2010
Başkalaştırılmış olmak başkalarına tahammül edememenin en basit sebebi olsa gerek. Çünkü kendisi olan ve kendisi olarak kalabilen başkasından ya da başka şeylerden korkmaz, korkmadığı zaman nefret etmez, nefret etmediği zaman alışır, alıştığı zaman yakınlaşır, yakınlaştığı zaman sever, sevdiği zaman zaten herşeyine tahammül eder.
Hayatımızın hemen her ilgi alanında birileri başkalarına tahammül edemedikleri için yoğun tartışmalar ve korku dolu bekleyişler devam ediyor. Fakat asıl sorun bu değil ve hatta benim konum da bu değil.
Ne memleketteki başörtü tartışmasının saçmalığıyla ilgileniyorum ne de bütün yüzsüzlük ve rezilliklerine rağmen anlaşılmaz bir inatla hala bu olmayan yasağı savunanların korku filmi figüranları gibi hemen her yerde karşımıza dikilmeleri ile ilgileniyorum.
Kesinlikle ilgilenmediğim diğer rezalet ise Hollanda politikası... Yok PVV desteğinde azınlık hükümeti kurulacakmış, yok bilmem ne adında Türk asıllı bir milletvekili buna karşı çıkmayı değil kurulacak hükümetten kapabilme ihtimali bulunan ufak tefek bir koltuğun hayalini kuruyormuş.
Küresel kriz bitiyor ve ekonomiler toparlanıyormuş...
Filistin’de duvar inşaatında Filistinliler çalışıyormuş!
Çeçenler Afganlar’a benzer bir yola kapılmış...
Biz önce içerilerde kaybedermişiz meğer, bizi kimsecikler yenemezmiş bizden başka.. Ve biz önce kendimize başkalaşmışız.
Bahsetmeye çalıştığım şey, vatan-millet-sakarya mevzusu değil elbette. Daha özel bir bizden, bizzat şahıslarımızdan, kendimizden, birer birer herbirimizden ya da kendimden anlatmaya çalışıyorum.
Kendi iç dünyamızdaki savaşı kaybetmişiz, içimizdeki yıkıntıları tamir etmeden kabul ettiğimiz misafirler ise işimizi zorlaştırmaktan başka bir katkı sağlayamamış bize. Yürek harabelerimizin vehameti her işimize yansıyor haliyle. Karma karışık bir içten düzgün ve net bir duruş çıkmıyor ortaya maalesef.
Bu yenilginin ezikliğini muhataplarımıza tahammül edemeyerek yansıtıyoruz/yansıtıyorlar.
Yani, emin olun Hollandalı ırkçılarla Türkiyeli ırkçıların ya da başörtüsü düşmanlarının hiç bir farkları yok, genetik kodları aynı, hatta klonlanmış gibiler. Temelde yatan itiraf edemedikleri gerçek; eziklik ve yenilgidir. Bunun doğal sonucu ise tahamülsüzlük! Farklılıklara tahammül edemeyenlerin ortak sorunu iç güven ve iç dünyalarında kaybettikleri kişisel kavgalarıdır.
Bizim kimseyi kendimiz gibi yapmak gibi bir derdimiz olmamalı, ama kimseye de bizi kendisi gibi yapma hakkı vermemeliyiz. Herkes bilmeli ki bozulan bir aslın(özün) yerini hiçbir şey dolduramıyor. Bozulmayalım, samimi olalım yeterli bu rezil dünyaya. Çünkü alçaklığın karşısında duramadığı tek güç samimiyettir.
Ufuk Gazetesi - Ekim 2010
28 Şubat 2012
Seçim Kriterlerimiz!
(Hollanda yerel seçimleri ile alakalıdır.)
Hayatın ve hayat sahibi olan her varlığın uymak zorunda olduğu birtakım kriterler elbette vardır. Sahi kriter kelimesine yabancı değiliz zaten! şu malum AB olayından dolayı yıllardır duya duya kulaklarımızda iz yaptı... Kopenhag kriterleri, Maastricht kriterleri vs.
İnsan olmanın dahi bir kriteri vardır mutlaka ki; bazı zalimlerin, arsızların ya da hırsızların yaptığı işleri eleştirirken ne derizş 'Gayr-i İnsani', 'Bunu yapan insan olamaz!'
Velhasıl dünyada her işin bir kriteri bulunur. İnsan olmanın da, müslüman olmanın da, hatta bir millete mensup olmanın da bir takım kriterleri mevcuttur. Sanırım bu yüzdendir ki, ağzı ile kuş tutsa da bazı dostlarımız, bir türlü kimseye kabul ettiremezler 'entegre' olduklarını...
Ha bu arada bu işin evrensel boyutları da vardır! Örneğin Birleşmiş Milletler namındaki kuruluşun en önemli kriterlerinden biri; ne yaparsa yapsın asla ve kat'a İsrail'i kınayan bir karar alamaz! Bunu pratikte daha geçtiğimiz haftalarda yaşadık... Bu örnekten de anlaşıldığı üzere bazı kriterler akla, vicdana ve mantığa sığmazlar!
Sebeplerle uğraşıp, kafalarımızı komplo teorileri ile doldurmadan geçelim bu konuyu. Yoksa insan olmanın kriterlerini, insan olanların haklarını hatırlayıp içinden çıkılmaz bir fikir bunalımına sürükleneceğiz!
Bir gerçeği yeniden hatırlayalım; biz reaksiyoner değil, aksiyoner durumda olacağız! Onlar şunu dedi, bunu dedi, onlar şunu yaptı, bunu yaptı... Biz ne yapıyoruz?
Onların kriterleri öyle ya da böyle, bizim kriterlerimiz belli mi? Biz, kimi ve neden seçeceğiz? Neden hala birçoğumuzun seçme hakkı yok? Olanlarımızın bazıları neden kullanmazlar bunu? Kaç partinin programını baştan sona şöyle bir gözden geçirdik? Afganistan, Irak, Filistin ve hatta başörtüsü konularında fikirlerini biliyor muyuz?
Yerel anlamda destekleyeceğimiz politikacıların sadece bizimle aynı kökeni taşıyor olmaları, onları desteklememiz için yeterli sebep olabilir miş Bu insanların dâhil oldukları siyasi parti içinde varlıklarının ne tür anlamları vardır. Bugüne kadar herhangi bir yerde ya da herhangi bir konuda bizim sorunlarımıza bizim beklentilerimize uygun bir çözüm üretip sunabilmişler midirş Ya da daha da önemlisi olası bir aleyhteki durumda göçmen toplumun menfaatlerine uygun olmayan bir konuda, gerektiğinde siyasi kariyerlerinden vazgeçebilecek kadar ‘bizden’ olabilmişler midir?
Yoksa esen ilk rüzgârla boyunları mı bükülüyorş Yahut delikanlı bir politikacı olmak yerine, bu işten nemalanmayı ve içinden çıktığı toplumun menfaat ve ilkeleri ile siyasi menfaatleri çakıştığında kendi menfaatlerini tercih ederek susmayı mı tercih ediyorlar?
Şüphesiz her konuda olduğu gibi herkesi ve her partiyi aynı kefeye koyma hatasına düşmüyoruz. Amatör ruhlu politikacıların varlığını bizzat yaşayarak görüyoruz. Bu da ümitvar olmamız için yeterli sebeptir. Bize düşen sadece bu işe gereken ciddiyetle yaklaşmak ve temsil hakkımızı gerçekten bizi temsil edebileceğine inandığımız insanlara emanet etmektir.
Tamam, vakit az ama henüz geç değil, aklımızı ve oylarımızı kimseye emanet edecek duruma düşmeyelim! Sayılı günler kala doğru bir seçim yapabilmek için elimizden geleni yapalım! Biz kendi hakkımızda doğru olanı arayalım ki; Allah karşımıza doğru olanı çıkartsın! Kendi hakkımızda iyilik isteyelim ki; O bize iyilik versin! Yoksa gün gelir biz de ABD'nin veto edeceği bir Güvenlik Konseyi kararına giriveririz, Allah muhafaza...
Ufuk Gazetesi - Şubat 2010
Hayatın ve hayat sahibi olan her varlığın uymak zorunda olduğu birtakım kriterler elbette vardır. Sahi kriter kelimesine yabancı değiliz zaten! şu malum AB olayından dolayı yıllardır duya duya kulaklarımızda iz yaptı... Kopenhag kriterleri, Maastricht kriterleri vs.
İnsan olmanın dahi bir kriteri vardır mutlaka ki; bazı zalimlerin, arsızların ya da hırsızların yaptığı işleri eleştirirken ne derizş 'Gayr-i İnsani', 'Bunu yapan insan olamaz!'
Velhasıl dünyada her işin bir kriteri bulunur. İnsan olmanın da, müslüman olmanın da, hatta bir millete mensup olmanın da bir takım kriterleri mevcuttur. Sanırım bu yüzdendir ki, ağzı ile kuş tutsa da bazı dostlarımız, bir türlü kimseye kabul ettiremezler 'entegre' olduklarını...
Ha bu arada bu işin evrensel boyutları da vardır! Örneğin Birleşmiş Milletler namındaki kuruluşun en önemli kriterlerinden biri; ne yaparsa yapsın asla ve kat'a İsrail'i kınayan bir karar alamaz! Bunu pratikte daha geçtiğimiz haftalarda yaşadık... Bu örnekten de anlaşıldığı üzere bazı kriterler akla, vicdana ve mantığa sığmazlar!
Sebeplerle uğraşıp, kafalarımızı komplo teorileri ile doldurmadan geçelim bu konuyu. Yoksa insan olmanın kriterlerini, insan olanların haklarını hatırlayıp içinden çıkılmaz bir fikir bunalımına sürükleneceğiz!
Bir gerçeği yeniden hatırlayalım; biz reaksiyoner değil, aksiyoner durumda olacağız! Onlar şunu dedi, bunu dedi, onlar şunu yaptı, bunu yaptı... Biz ne yapıyoruz?
Onların kriterleri öyle ya da böyle, bizim kriterlerimiz belli mi? Biz, kimi ve neden seçeceğiz? Neden hala birçoğumuzun seçme hakkı yok? Olanlarımızın bazıları neden kullanmazlar bunu? Kaç partinin programını baştan sona şöyle bir gözden geçirdik? Afganistan, Irak, Filistin ve hatta başörtüsü konularında fikirlerini biliyor muyuz?
Yerel anlamda destekleyeceğimiz politikacıların sadece bizimle aynı kökeni taşıyor olmaları, onları desteklememiz için yeterli sebep olabilir miş Bu insanların dâhil oldukları siyasi parti içinde varlıklarının ne tür anlamları vardır. Bugüne kadar herhangi bir yerde ya da herhangi bir konuda bizim sorunlarımıza bizim beklentilerimize uygun bir çözüm üretip sunabilmişler midirş Ya da daha da önemlisi olası bir aleyhteki durumda göçmen toplumun menfaatlerine uygun olmayan bir konuda, gerektiğinde siyasi kariyerlerinden vazgeçebilecek kadar ‘bizden’ olabilmişler midir?
Yoksa esen ilk rüzgârla boyunları mı bükülüyorş Yahut delikanlı bir politikacı olmak yerine, bu işten nemalanmayı ve içinden çıktığı toplumun menfaat ve ilkeleri ile siyasi menfaatleri çakıştığında kendi menfaatlerini tercih ederek susmayı mı tercih ediyorlar?
Şüphesiz her konuda olduğu gibi herkesi ve her partiyi aynı kefeye koyma hatasına düşmüyoruz. Amatör ruhlu politikacıların varlığını bizzat yaşayarak görüyoruz. Bu da ümitvar olmamız için yeterli sebeptir. Bize düşen sadece bu işe gereken ciddiyetle yaklaşmak ve temsil hakkımızı gerçekten bizi temsil edebileceğine inandığımız insanlara emanet etmektir.
Tamam, vakit az ama henüz geç değil, aklımızı ve oylarımızı kimseye emanet edecek duruma düşmeyelim! Sayılı günler kala doğru bir seçim yapabilmek için elimizden geleni yapalım! Biz kendi hakkımızda doğru olanı arayalım ki; Allah karşımıza doğru olanı çıkartsın! Kendi hakkımızda iyilik isteyelim ki; O bize iyilik versin! Yoksa gün gelir biz de ABD'nin veto edeceği bir Güvenlik Konseyi kararına giriveririz, Allah muhafaza...
Ufuk Gazetesi - Şubat 2010
Şubat durgunluğu/dağınıklığı
Eğer birgün güzel bir şiir yazacak olursam bu mutlaka bir na't olur. Ben güzel yazabileceğimden değil elbet, O'nun adı geçtiğinden ya da O'ndan bahsettiğimden olacaktır bu. Zaten na't yazmamış adama şair de denmez ki… Öyle ya, kainattaki bütün muhabbetlerin sebebi olan bir zatı sevmeyen başkasını nasıl sever ki? O'nun yokluğuna bir damlacık gözyaşı ile bile yanmamış olan nasıl şiir yazar ki? Ağlamayan şiir de yazamaz değil mi?
Sevmeyi bilen O'nu sevendir ancak. Muhabbet, sevgi, aşk, hangisini Muhammed(sav)'siz anlayabilir insan? O yağmur gibidir, heryere ve herkese yağar aslında. Ama çok az insan becerir yağmurun ellerinden tutmayı… Herkesin kalbi yetmez O'nu sevmeye ki! Herkes göremez gökkuşağını, kimine bulanık bir camın ardından bakmaktır yağmur.
Yağmur en çok O’na yakışır lakab olarak, ancak bu kadar rahmet ancak bu kadar azab bir şekilde bir kelime ile ancak böyle yakın ifade edilir. Sevenlerine rahmet ve bereket; düşmanlarına sel ve felaket!
Her yağmur bana seni hatırlatıyor, her gözyaşı, her sızıntı yüreklerden bana seni hatırlatır ey… Ey can, ey sevgili, en sevgili…
Salat Sana! Selam Sana Ya Resulallah..
Sevgililer günün kutlu olsun Efendim! Kıyamete kadar güneşin üzerine her doğduğu gün, Sen'in günün olsun Efendim! Bütün günlerimizsana feda olsun Efendim! Bütün varlığımızsana feda Efendim, ne sayacak günümüz ne de adını anacak bir zenginliğimiz var ama ne varsasana feda Efendim…
Söylemek isteyipte söyleyemediklerimiz içimizde buluşacağımız günü bekliyor, dolup dolup taşıyoruz her yağmur damlası ile, daracık küplerimiz bunca sevdayı tutamıyor Efendim. Taşıyor ve böyle dile döküyoruz ya, korka korka. Birilerine daha bulaşır mı umudundayız Efendim, Mevla şahid içimizi döksek caddelere,kangövdeyi götürür belki ve belki de taşlar yanar…
Yutkunuyoruz, özlüyoruz, hasretinle kavruluyoruz.
Yağmur herkese yağar;
Ama çok az insan tutar yağmurun ellerini.
Onca şarkı, onca film, onca roman,
Ama sevmeye yetmez herkesin kalbi…
Çığ altında kalan, sele kapılan…
Aşktan ve acıdan ölen
Birkaç kişi, dünyayı başka bir yer yapmaya yeter
Aslında onların hikayesidir anlatılan
Diğerleri dinler, seyreder, geçer gider.
Geçer gider herkes,
Hikayelerdir geriye kalan...
***
Ve bizim Sait...
Hayatın her yönüyle olduğu gibi kelimeleri ile de dalga geçen büyük adam. Herşeyiyle küçümsediği ‘alçak’ dünyaya bulutların üstünden bakan, mütevazi mütefekkir. Üstadı olabileceği herkese ‘üstadım’ diyebilen ve sıradan olmak için büyük gayretler sarfeden, ‘sıradışı’ kahraman.
Yazan ve okutan, bir dev birikimin küçük aynasından bize gülümseyen, güleç yüzlü, yeşil gözlü, sıcak dost. Yaşarken hayatla geçtiği dalgayı, ölümüyle de bizimle geçen; ve bize yine şaşırtan zeki adam. Beklemediğimiz bir anda, teknolojinin iğrenç hızıyla ekranlarımıza düşen dondurucu haberle veda ettiğimizi farkedebildiğimiz yalnız adam!
Fikirleri ve sivri dili sebebiyle kimseye yaranamayan esasında yaranmak gibi de bir derdi de olmayan, yazdıkça keskinleşen kıvrak kalemiyle her seferinde dudak ısırtan muhterem edib…
Onu çok sevenlerin ve hatta adım adım onla birlikte yaşayanların bazılarının bile ardından sahiplenmeye cesaret edemediği, yiğit doğulu…
Bir yazı ile Filistin’e yeten ve orada kaptığı sapanla etrafa taşlar yağdıran Sait, bir başka yazı ile kaldırımlarda sökülmedik taş bırakmadan eylem gibi yazılarla kapılara taşlar yağdıran Sait. Şiir gibi yaşayan, şiir gibi konuşan, şiir gibi gülen, şiir gibi ağlayan ve şiir gibi ölen Sait.
Bıraksam kendimi, sana bir kitap olur yazacaklarım belki, ama sen buna da daha fazlasına da değerdin Sait!
Hz. Ömer'in Hz. Peygamberin ölümü üzerine 'Kim Muhammed(sav) öldü derse, bende onun kafasını uçururum' demesini anlaşılır kılan şey; bir dostun ölüm haberi olsa gerek! Böylesine inanılmaz, böylesine sarsıcı...
Ardından söylenecek çok söz olacak elbette. Bunca kısa hayata bunca büyük sözü sığdıran bir adamın ardından neler denmez ki?
Mehmet Sait Yakut hakkında, Salih Tuna çok güzel bir yazı kaleme aldı. Sait tam da onun anlattığı gibi biriydi.
Yazının başlığı, Kayıtlara geçsin işte! ve şöyle diyordu:
“Bir entelektüel bu kadar yakışıklı olur mu, dedirtecek kadar yakışıklıydı. Kelimeleri mitralyöz gibi kullanıyordu. Bu delifişek çocuk nerden buluyordu bu kadar kelimeyi? Hem muzip, hem samimi… Hem zeki, hem delişmen… Hem öfkesiz “fikirleri” yerden yere vuran bir muharrir, hem romantik fikirlere anlam katan bir şair”.
En son görüşmemizde İsrail’i tel’in mitinginden gelmişti ve yakinen tanıyanların bildiği gibi zaten kabına sığmaz bir yiğit olması bir yana, bulunduğu her ortama bir gülümseyiş katabilen nadir şahsiyetlerdendi o. Çektiği resimleri paylaşmış ve birlikte eylemin zevkini(!) çıkarmıştık…
Mehmet Sait Yakut dostumuzu bir 16 şubat soğuğunda, 2 yıl önce dar-ı bekaya yolcu etmiştik. Bir göz açıp kapayıncaya kadar zaman geçti sanarken iki yıl oluvermiş. Daha dün gibi idi oysa…
Allah rahmetiyle muamele etsin ona ve bu satırları okuyup ona rahmet okuyan herkesin sevdiklerine…
Ufuk Gazetesi - Şubat 2011
Sevmeyi bilen O'nu sevendir ancak. Muhabbet, sevgi, aşk, hangisini Muhammed(sav)'siz anlayabilir insan? O yağmur gibidir, heryere ve herkese yağar aslında. Ama çok az insan becerir yağmurun ellerinden tutmayı… Herkesin kalbi yetmez O'nu sevmeye ki! Herkes göremez gökkuşağını, kimine bulanık bir camın ardından bakmaktır yağmur.
Yağmur en çok O’na yakışır lakab olarak, ancak bu kadar rahmet ancak bu kadar azab bir şekilde bir kelime ile ancak böyle yakın ifade edilir. Sevenlerine rahmet ve bereket; düşmanlarına sel ve felaket!
Her yağmur bana seni hatırlatıyor, her gözyaşı, her sızıntı yüreklerden bana seni hatırlatır ey… Ey can, ey sevgili, en sevgili…
Salat Sana! Selam Sana Ya Resulallah..
Sevgililer günün kutlu olsun Efendim! Kıyamete kadar güneşin üzerine her doğduğu gün, Sen'in günün olsun Efendim! Bütün günlerimizsana feda olsun Efendim! Bütün varlığımızsana feda Efendim, ne sayacak günümüz ne de adını anacak bir zenginliğimiz var ama ne varsasana feda Efendim…
Söylemek isteyipte söyleyemediklerimiz içimizde buluşacağımız günü bekliyor, dolup dolup taşıyoruz her yağmur damlası ile, daracık küplerimiz bunca sevdayı tutamıyor Efendim. Taşıyor ve böyle dile döküyoruz ya, korka korka. Birilerine daha bulaşır mı umudundayız Efendim, Mevla şahid içimizi döksek caddelere,kangövdeyi götürür belki ve belki de taşlar yanar…
Yutkunuyoruz, özlüyoruz, hasretinle kavruluyoruz.
Yağmur herkese yağar;
Ama çok az insan tutar yağmurun ellerini.
Onca şarkı, onca film, onca roman,
Ama sevmeye yetmez herkesin kalbi…
Çığ altında kalan, sele kapılan…
Aşktan ve acıdan ölen
Birkaç kişi, dünyayı başka bir yer yapmaya yeter
Aslında onların hikayesidir anlatılan
Diğerleri dinler, seyreder, geçer gider.
Geçer gider herkes,
Hikayelerdir geriye kalan...
***
Ve bizim Sait...
Hayatın her yönüyle olduğu gibi kelimeleri ile de dalga geçen büyük adam. Herşeyiyle küçümsediği ‘alçak’ dünyaya bulutların üstünden bakan, mütevazi mütefekkir. Üstadı olabileceği herkese ‘üstadım’ diyebilen ve sıradan olmak için büyük gayretler sarfeden, ‘sıradışı’ kahraman.
Yazan ve okutan, bir dev birikimin küçük aynasından bize gülümseyen, güleç yüzlü, yeşil gözlü, sıcak dost. Yaşarken hayatla geçtiği dalgayı, ölümüyle de bizimle geçen; ve bize yine şaşırtan zeki adam. Beklemediğimiz bir anda, teknolojinin iğrenç hızıyla ekranlarımıza düşen dondurucu haberle veda ettiğimizi farkedebildiğimiz yalnız adam!
Fikirleri ve sivri dili sebebiyle kimseye yaranamayan esasında yaranmak gibi de bir derdi de olmayan, yazdıkça keskinleşen kıvrak kalemiyle her seferinde dudak ısırtan muhterem edib…
Onu çok sevenlerin ve hatta adım adım onla birlikte yaşayanların bazılarının bile ardından sahiplenmeye cesaret edemediği, yiğit doğulu…
Bir yazı ile Filistin’e yeten ve orada kaptığı sapanla etrafa taşlar yağdıran Sait, bir başka yazı ile kaldırımlarda sökülmedik taş bırakmadan eylem gibi yazılarla kapılara taşlar yağdıran Sait. Şiir gibi yaşayan, şiir gibi konuşan, şiir gibi gülen, şiir gibi ağlayan ve şiir gibi ölen Sait.
Bıraksam kendimi, sana bir kitap olur yazacaklarım belki, ama sen buna da daha fazlasına da değerdin Sait!
Hz. Ömer'in Hz. Peygamberin ölümü üzerine 'Kim Muhammed(sav) öldü derse, bende onun kafasını uçururum' demesini anlaşılır kılan şey; bir dostun ölüm haberi olsa gerek! Böylesine inanılmaz, böylesine sarsıcı...
Ardından söylenecek çok söz olacak elbette. Bunca kısa hayata bunca büyük sözü sığdıran bir adamın ardından neler denmez ki?
Mehmet Sait Yakut hakkında, Salih Tuna çok güzel bir yazı kaleme aldı. Sait tam da onun anlattığı gibi biriydi.
Yazının başlığı, Kayıtlara geçsin işte! ve şöyle diyordu:
“Bir entelektüel bu kadar yakışıklı olur mu, dedirtecek kadar yakışıklıydı. Kelimeleri mitralyöz gibi kullanıyordu. Bu delifişek çocuk nerden buluyordu bu kadar kelimeyi? Hem muzip, hem samimi… Hem zeki, hem delişmen… Hem öfkesiz “fikirleri” yerden yere vuran bir muharrir, hem romantik fikirlere anlam katan bir şair”.
En son görüşmemizde İsrail’i tel’in mitinginden gelmişti ve yakinen tanıyanların bildiği gibi zaten kabına sığmaz bir yiğit olması bir yana, bulunduğu her ortama bir gülümseyiş katabilen nadir şahsiyetlerdendi o. Çektiği resimleri paylaşmış ve birlikte eylemin zevkini(!) çıkarmıştık…
Mehmet Sait Yakut dostumuzu bir 16 şubat soğuğunda, 2 yıl önce dar-ı bekaya yolcu etmiştik. Bir göz açıp kapayıncaya kadar zaman geçti sanarken iki yıl oluvermiş. Daha dün gibi idi oysa…
Allah rahmetiyle muamele etsin ona ve bu satırları okuyup ona rahmet okuyan herkesin sevdiklerine…
Ufuk Gazetesi - Şubat 2011
26 Şubat 2012
En kolay ‘iş’
İnsanız; kolayı zora, yakını uzağa, güzeli çirkine, temizi pise, hayatı ölüme tercih ederiz. İnsanız; doğum günlerini kutlar, ölüm günlerini unuturuz. İnsanız; doğuma sevinir ölüme ağlarız. Doğumun da anne rahmi için bir ölüm olduğunu düşünmez, ölümün ahirete doğum olduğunu hatırlayamayız. Ölümün yokluk olmadığını bilir, ebedi hayata inanırız... Ama insanız, unuturuz!
Yemeden yaşamak mümkün olsa kaçımız çiğneme zahmetine katlanırdı ki? Kolayların arasında bile en kolayını arar; mecburiyetlerimizi en aza indirgemeye bayılırız. Zoru gördük mü, en kestirme yoldan kaytarmaya çalışırız da beceremeyince kahramanlık yapmadan da duramayız. İlla bir fiyakamız olmalıdır sanki… Yalnız dünyalık işlerimiz değil; uhrevi işlerimizin çoğuna da ne yapar eder bir hava bulaştırırız.
Kolaya kaçışımızın mutlaka çok mantıklı bir açıklaması ya da pek mantıksız da olsa vicdanımızı rahatlatan bir açılımı mutlaka vardır.
Başımıza gelen bir musibet, sadece bizim başımıza gelmemiştir ve kesinlikle yeryüzünde ilk defa cereyan etmiyordur. Bizden öncekiler bizim yaşadıklarımızın alasını yaşamıştır aslında ve bizden sonrakileri bekleyen dünya bizimkinden daha zalimdir.
Yaşamak zordur yani…
Ölmek kolay!
Her işte bir yolunu bulup kolayına kaçarız da, ‘iş’ dünyanın en kolay ‘iş’i ölüme gelince her nasılsa bir anda ‘iş’ değişiverir.
Ölüm neden ve nasıl kolay iştir, diye soranınız yoktur umarım. Var ise şayet yaşamak için çektiğimiz sıkıntılara bir göz atsınlar kafi. Hem denildiğine göre, ‘ölüm acısı diye bir acı’ da yoktur. Bütün acılar ölümle sona ermektedir…
Hayatımızda değiştirebileceğimiz o kadar çok şey varken, değiştirme ihtimal ve umudumuz olmayan bazı ‘gerçek’leri değiştirmekle meşgul olmak için kendimizi nasıl ikna etmiş olursak olalım, sonuçta elde edeceğimiz şey, değiştiremediğimiz ‘gerçek’ olacaktır.
Ve alemin en malum gerçeği, ‘Hayat sahibi olan herkes ölümü tadacaktır!’
Vakit geldiğinde, ne ile meşgul olduğumuzun bir ehemmiyeti kalmayacağı gibi, bizim onu bekleyip beklemediğimizin, hazır olup olmadığımızın ya da onu isteyip istemediğimizin hiç ama hiç bir önemi kalmayacaktır.
‘Ölüm güzel şey, budur perde arkasından haber
Hiç güzel olmasaıdı; ölürmüydü peygamber’
Evet, dünyanın bütün çile ve ızdıraplarını bitiren ölüm, güzel bir rahmettir aslında. Ve aslolan geriye ‘güzel bir hatıra’ (yad-ı cemil) bırakmaktır. Ölüm ile kıyamet arasındaki mesafe sandığımız kadar uzun olmayacaktır.
Bazan, bazı ‘gerçek’ler için boyun eğmenin hiç kimseye bir zararı yoktur. Onur ve gururumuz ve dahası bulutları delemeyen burunlarımız nasılsa o ‘gerçek’ tarafından kırılacaktır. Teslimiyet ve tevekkül; acziyetin ifadesi, insanlığın gereği, kulluğun sonucudur. Değiştirme imkan ve ihtimalimiz olmayan ‘gerçek’leri sabırla karşılamayı istemek duaların en güzeli iken, mızmızlanıp tepinmek niye?
Sabretmek, hüzün duymamak değildir asla… Çünkü ‘kalp hüzünlenince göz yaş döker.’ Sabretmek; isyan etmemek, kendini kaybetmemek, metanetle karşılamak, dayanmak ve direnmek, gerisin geri dönmemek, her hal için hamd edebilmektir.
Sabır ve tevekkül biraraya geldiklerinde, hiçbir silahın yıkamayacağı muhteşem bir kale oluştururlar. Ve bu kale ona sığınan insana hiçbir yerde ve hiçbir şeyde bulamayacağı kadar emniyet ve huzur verir.
Siz bu satırları okurken büyük ihtimalle Hicri 1431 yılı başlamış olacak, aşura gününe az bir zaman kalacak. Hicretin nasıl bir sabır ve tevekkülün sonucu olduğunu hatırlamak için güzel bir fırsat aslında. Aşuranın sembolü Hz. Hüseyin(r.a.)’i yadetmek, sabrın ve tevekkülün sembolünü anlamak olacaktır.
Sabırla dayanan ve tevekkülle ölüme tereddütsüz yürüyen ümmetin kahraman evlatlarını, bütün zamanların en cefakar yiğitlerini hatırladıkça, hüzünlerimiz küçülecek ve belki de anlamsızlaşacaktır.
‘Ya Rabbi, Hasan’la Hüseyin’i seviyorum. Sen de sev. Bunları sevenleri de sev!’
Ufuk Gazetesi - Aralık 2009
Yemeden yaşamak mümkün olsa kaçımız çiğneme zahmetine katlanırdı ki? Kolayların arasında bile en kolayını arar; mecburiyetlerimizi en aza indirgemeye bayılırız. Zoru gördük mü, en kestirme yoldan kaytarmaya çalışırız da beceremeyince kahramanlık yapmadan da duramayız. İlla bir fiyakamız olmalıdır sanki… Yalnız dünyalık işlerimiz değil; uhrevi işlerimizin çoğuna da ne yapar eder bir hava bulaştırırız.
Kolaya kaçışımızın mutlaka çok mantıklı bir açıklaması ya da pek mantıksız da olsa vicdanımızı rahatlatan bir açılımı mutlaka vardır.
Başımıza gelen bir musibet, sadece bizim başımıza gelmemiştir ve kesinlikle yeryüzünde ilk defa cereyan etmiyordur. Bizden öncekiler bizim yaşadıklarımızın alasını yaşamıştır aslında ve bizden sonrakileri bekleyen dünya bizimkinden daha zalimdir.
Yaşamak zordur yani…
Ölmek kolay!
Her işte bir yolunu bulup kolayına kaçarız da, ‘iş’ dünyanın en kolay ‘iş’i ölüme gelince her nasılsa bir anda ‘iş’ değişiverir.
Ölüm neden ve nasıl kolay iştir, diye soranınız yoktur umarım. Var ise şayet yaşamak için çektiğimiz sıkıntılara bir göz atsınlar kafi. Hem denildiğine göre, ‘ölüm acısı diye bir acı’ da yoktur. Bütün acılar ölümle sona ermektedir…
Hayatımızda değiştirebileceğimiz o kadar çok şey varken, değiştirme ihtimal ve umudumuz olmayan bazı ‘gerçek’leri değiştirmekle meşgul olmak için kendimizi nasıl ikna etmiş olursak olalım, sonuçta elde edeceğimiz şey, değiştiremediğimiz ‘gerçek’ olacaktır.
Ve alemin en malum gerçeği, ‘Hayat sahibi olan herkes ölümü tadacaktır!’
Vakit geldiğinde, ne ile meşgul olduğumuzun bir ehemmiyeti kalmayacağı gibi, bizim onu bekleyip beklemediğimizin, hazır olup olmadığımızın ya da onu isteyip istemediğimizin hiç ama hiç bir önemi kalmayacaktır.
‘Ölüm güzel şey, budur perde arkasından haber
Hiç güzel olmasaıdı; ölürmüydü peygamber’
Evet, dünyanın bütün çile ve ızdıraplarını bitiren ölüm, güzel bir rahmettir aslında. Ve aslolan geriye ‘güzel bir hatıra’ (yad-ı cemil) bırakmaktır. Ölüm ile kıyamet arasındaki mesafe sandığımız kadar uzun olmayacaktır.
Bazan, bazı ‘gerçek’ler için boyun eğmenin hiç kimseye bir zararı yoktur. Onur ve gururumuz ve dahası bulutları delemeyen burunlarımız nasılsa o ‘gerçek’ tarafından kırılacaktır. Teslimiyet ve tevekkül; acziyetin ifadesi, insanlığın gereği, kulluğun sonucudur. Değiştirme imkan ve ihtimalimiz olmayan ‘gerçek’leri sabırla karşılamayı istemek duaların en güzeli iken, mızmızlanıp tepinmek niye?
Sabretmek, hüzün duymamak değildir asla… Çünkü ‘kalp hüzünlenince göz yaş döker.’ Sabretmek; isyan etmemek, kendini kaybetmemek, metanetle karşılamak, dayanmak ve direnmek, gerisin geri dönmemek, her hal için hamd edebilmektir.
Sabır ve tevekkül biraraya geldiklerinde, hiçbir silahın yıkamayacağı muhteşem bir kale oluştururlar. Ve bu kale ona sığınan insana hiçbir yerde ve hiçbir şeyde bulamayacağı kadar emniyet ve huzur verir.
Siz bu satırları okurken büyük ihtimalle Hicri 1431 yılı başlamış olacak, aşura gününe az bir zaman kalacak. Hicretin nasıl bir sabır ve tevekkülün sonucu olduğunu hatırlamak için güzel bir fırsat aslında. Aşuranın sembolü Hz. Hüseyin(r.a.)’i yadetmek, sabrın ve tevekkülün sembolünü anlamak olacaktır.
Sabırla dayanan ve tevekkülle ölüme tereddütsüz yürüyen ümmetin kahraman evlatlarını, bütün zamanların en cefakar yiğitlerini hatırladıkça, hüzünlerimiz küçülecek ve belki de anlamsızlaşacaktır.
‘Ya Rabbi, Hasan’la Hüseyin’i seviyorum. Sen de sev. Bunları sevenleri de sev!’
Ufuk Gazetesi - Aralık 2009
Gerisi vesaire…
Sonbahar hüzün mevsimidir, nerdeyse bütün edebiyatçılar en verimli zaman dilimi olarak sonbaharı görürler. Sonbahar hasat mevsimidir aynı zamanda. Ekenlerin biçtikleri mevsimdir. Sonbaharın türkçeleştirilmeden önce adı Hazan idi, Hazan mevsimi yani...
Yaprakların hayat verdikleri dallara vedasının adı, yeşilin sarıya ya da kızıla yenilmesi, rüzgarın her bir yaprak için ayrı ayrı gazeller okuduğu bir mevsim. Ağaçları, toprağı, suyu ve havayı saran hüznün insana dokunmama ihtimali yok! Göğsündeki kemiklerin arasında kalb taşıyanlara hüzün zaten ayrılmaz yoldaş...
Yeni zamanlarda artık hüzünler öyle ağır, öyle yoğun ki; acının şiddetinden diller tutulup, gözpınarları kurudu. Doğudan ve batıdan insanların ve can taşıyan her bir nesnenin feryadı sardı alemi. Yaşadığı ini kemirirken ev başına yıkılan farelere döndü çağımız insanı. Önce kendine olan saygısını yitirdi, sonra çevresindeki hiçbirşeye merhameti kalmadı. Pervasızca sömürdüğü dünya ve içinde ve üstünde yaşayanlar artık isyan ediyor. Yer öfkeyle sarsılıyor, fırtınalar, felaketler her gün bir başka yerde sanki intikamını alıyor...
Umursamaz bir zevkin, sonu belirsiz bir şehvetin, doymak bilmez bir büyük midenin, susmayan bir çenenin, çalışan ama akletmeyen bir beynin, yürüyen ama durdurak, sınırsığınak bilmeyen bir bedenin adına insan denilebildiği kadar insanız hepimiz...
Tezatlar dünyasının zıtlıkları hiç bugünkü kadar sırıtmamıştı ihtiyar gezegenimizin çehresinde. Kıyamete kadar hep varolacak, yenilmez, yıkılmaz, yokedilemez bir duruş daha var. Tek başına yapayalnız, çaresiz, aciz bir yaşlı iken yanyana gelip omuzomuza verdiler mi; vahşi hayvanları bile ürkütecek bir heybetin duruşudur bu.
Teker teker ele aldığınızda hiç bir anlam taşımayan bazı harflerin yanyana durduğunda ortaya koydukları büyük hakikatler gibi...
İşte hüzün asıl bu yüreklerdedir, asıl bu yürekler yanar her bir acıya...
Yüreğini avucundaki ateşin üstüne basan hep hüznü taşır sırtında!
Çünkü hep vurulan odur, O'nun hatırı için vurmayacağını bilen ve O'ndan çekinmeyen muhatabları tarafından...
O yalnızca hüzünlenir…
O'nda olmanın, onlara verilecek cevabdır çünkü hüzün...
Bile bile vurulmaktır yani hüznün adı… Yoksa yüregi olanın hüznü, ne nikotin tadında alışkanlık yapan arabesk bir hüzün, ne de maddeten ve manen bir nev'i O'nu hiçe saymak demek olan 'yeis' anlamındakidir...
Daima O'nunla olana, bize O'ndan ve Resulu'nden ulaşanlar doğrultusunda o cephede zaten hüzün yok... Hüznü sevinçlere, korkusuzluklara, emniyete çeviren O'dur çünkü... Hüzünlerin karlığı hep O'ndadır, hep O'ncadır... Ne boşa giden gözyaşı, ne de sevince çevrilmemis hüzün vardır katında... Yani: "O'nun boyası"na boyanmaktır hüzün. Aşkı olmayanın hüznü de olmaz!.. İslam'sa, baştan sona bir aşk ve hüzün medeniyetidir… Dıştan, tek tek hüzün tuğlalarıyla örülmüş, muhteşem saadet saraylarının nazenin konugu olur insan..
O en Sevgili'nin adıdır hüzün… Ve hüznü daim soluklayan erlerce: İbrahimce... Eyyubca... Yunusca... Yusufca... İsaca... Aişece... Sümeyyece... Mus'abca...
Hep hüzün yagar yüreklere, ötelerden... O'nun boyasına boyanmanın adıysa hüzün, ve O'nun boyası 'Aşk'sa... Elbet hüzün, aşkın adıdır... 'Ve aslolan aşktır kainatta, gerisi vesaire..’
Kalbi olanların çok az oldugu bu yitik çağda hüzünlenmek bir ayrıcalıktır.. Hüznü taşımak ta...
O, insandır... Varlık bezmi etrafında pervanedir. Cebrail, onun için Rabbinden haberler getirir, haberler götürür. İblis, onun için Rabbine düşman kesilir. Akik, onun iltifatıyla değer kazandı. Gül, bir anlık nazarı için gülümser. Arı, ona hizmet etmenin şevkiyle bal yapar.
Aslı topraktır, ama ruhu görünmez fezalarda. Gayb ile şehadet onda buluşur, mana ile madde onda birleşir. Efendi de o, köle de. Hiçbir şey ve her şey. Hem nokta, hem kâinat. Her sey onun için, o O'nun için. Cihanın sultanı, ama O'nun kulu.
Kendi başına bir hiç. Varlığı bir gölge, elinde olana "benim" deyişi bir vehimden ibaret. Neyi varsa O verdi. O, O’nun için var. İlmi, iradesi ve kudreti hep Rabbinden.
O, define arayıcısı, sırlar ülkesinin yolcusu. O'nun yolunda, O’nunla, O’na gider. O yolun merhaleleri hem kavuşmadır, hem ayrılık. Her adımda bin ızdırap ve bin lezzet tadar. Bir yerde duramaz, yeter diyemez.
Biliyorum yaklaşıyoruz her an
Biliyorum oruçlu doğar insan
Ölümün iftar sofrasına
Herşeye rağmen tebessümlerle dolu bir bayram geçirebilmemiz umut ve dileklerimle bayramınızı tebrik ediyorum.
Ufuk Gazetesi - Eylül 2009
Yaprakların hayat verdikleri dallara vedasının adı, yeşilin sarıya ya da kızıla yenilmesi, rüzgarın her bir yaprak için ayrı ayrı gazeller okuduğu bir mevsim. Ağaçları, toprağı, suyu ve havayı saran hüznün insana dokunmama ihtimali yok! Göğsündeki kemiklerin arasında kalb taşıyanlara hüzün zaten ayrılmaz yoldaş...
Yeni zamanlarda artık hüzünler öyle ağır, öyle yoğun ki; acının şiddetinden diller tutulup, gözpınarları kurudu. Doğudan ve batıdan insanların ve can taşıyan her bir nesnenin feryadı sardı alemi. Yaşadığı ini kemirirken ev başına yıkılan farelere döndü çağımız insanı. Önce kendine olan saygısını yitirdi, sonra çevresindeki hiçbirşeye merhameti kalmadı. Pervasızca sömürdüğü dünya ve içinde ve üstünde yaşayanlar artık isyan ediyor. Yer öfkeyle sarsılıyor, fırtınalar, felaketler her gün bir başka yerde sanki intikamını alıyor...
Umursamaz bir zevkin, sonu belirsiz bir şehvetin, doymak bilmez bir büyük midenin, susmayan bir çenenin, çalışan ama akletmeyen bir beynin, yürüyen ama durdurak, sınırsığınak bilmeyen bir bedenin adına insan denilebildiği kadar insanız hepimiz...
Tezatlar dünyasının zıtlıkları hiç bugünkü kadar sırıtmamıştı ihtiyar gezegenimizin çehresinde. Kıyamete kadar hep varolacak, yenilmez, yıkılmaz, yokedilemez bir duruş daha var. Tek başına yapayalnız, çaresiz, aciz bir yaşlı iken yanyana gelip omuzomuza verdiler mi; vahşi hayvanları bile ürkütecek bir heybetin duruşudur bu.
Teker teker ele aldığınızda hiç bir anlam taşımayan bazı harflerin yanyana durduğunda ortaya koydukları büyük hakikatler gibi...
İşte hüzün asıl bu yüreklerdedir, asıl bu yürekler yanar her bir acıya...
Yüreğini avucundaki ateşin üstüne basan hep hüznü taşır sırtında!
Çünkü hep vurulan odur, O'nun hatırı için vurmayacağını bilen ve O'ndan çekinmeyen muhatabları tarafından...
O yalnızca hüzünlenir…
O'nda olmanın, onlara verilecek cevabdır çünkü hüzün...
Bile bile vurulmaktır yani hüznün adı… Yoksa yüregi olanın hüznü, ne nikotin tadında alışkanlık yapan arabesk bir hüzün, ne de maddeten ve manen bir nev'i O'nu hiçe saymak demek olan 'yeis' anlamındakidir...
Daima O'nunla olana, bize O'ndan ve Resulu'nden ulaşanlar doğrultusunda o cephede zaten hüzün yok... Hüznü sevinçlere, korkusuzluklara, emniyete çeviren O'dur çünkü... Hüzünlerin karlığı hep O'ndadır, hep O'ncadır... Ne boşa giden gözyaşı, ne de sevince çevrilmemis hüzün vardır katında... Yani: "O'nun boyası"na boyanmaktır hüzün. Aşkı olmayanın hüznü de olmaz!.. İslam'sa, baştan sona bir aşk ve hüzün medeniyetidir… Dıştan, tek tek hüzün tuğlalarıyla örülmüş, muhteşem saadet saraylarının nazenin konugu olur insan..
O en Sevgili'nin adıdır hüzün… Ve hüznü daim soluklayan erlerce: İbrahimce... Eyyubca... Yunusca... Yusufca... İsaca... Aişece... Sümeyyece... Mus'abca...
Hep hüzün yagar yüreklere, ötelerden... O'nun boyasına boyanmanın adıysa hüzün, ve O'nun boyası 'Aşk'sa... Elbet hüzün, aşkın adıdır... 'Ve aslolan aşktır kainatta, gerisi vesaire..’
Kalbi olanların çok az oldugu bu yitik çağda hüzünlenmek bir ayrıcalıktır.. Hüznü taşımak ta...
O, insandır... Varlık bezmi etrafında pervanedir. Cebrail, onun için Rabbinden haberler getirir, haberler götürür. İblis, onun için Rabbine düşman kesilir. Akik, onun iltifatıyla değer kazandı. Gül, bir anlık nazarı için gülümser. Arı, ona hizmet etmenin şevkiyle bal yapar.
Aslı topraktır, ama ruhu görünmez fezalarda. Gayb ile şehadet onda buluşur, mana ile madde onda birleşir. Efendi de o, köle de. Hiçbir şey ve her şey. Hem nokta, hem kâinat. Her sey onun için, o O'nun için. Cihanın sultanı, ama O'nun kulu.
Kendi başına bir hiç. Varlığı bir gölge, elinde olana "benim" deyişi bir vehimden ibaret. Neyi varsa O verdi. O, O’nun için var. İlmi, iradesi ve kudreti hep Rabbinden.
O, define arayıcısı, sırlar ülkesinin yolcusu. O'nun yolunda, O’nunla, O’na gider. O yolun merhaleleri hem kavuşmadır, hem ayrılık. Her adımda bin ızdırap ve bin lezzet tadar. Bir yerde duramaz, yeter diyemez.
Biliyorum yaklaşıyoruz her an
Biliyorum oruçlu doğar insan
Ölümün iftar sofrasına
Herşeye rağmen tebessümlerle dolu bir bayram geçirebilmemiz umut ve dileklerimle bayramınızı tebrik ediyorum.
Ufuk Gazetesi - Eylül 2009
Kavgam karanlığa…
Denizi olanlar mavi gözlüdür belki
Ben kavruk bir çöl gibi yangınım
Bir doğulu kadar esmer ve tedirgin
Büyük hüzünler her ne kadar unutulmaz sanılsa da, insanoğlu farkında olmadan iç dünyasında, kendince, belki de bir savunma mekanizması geliştirerek beyninin en ücra köşelerine hapsetmeyi ve bile bile unutmayı tercih eder. Bile bile unutmak tabiri, her ne kadar mantığa ters gibi görünse de halihazırda çokça yaptığımız bir halet-i ruhiyeden ibaret aslında.
Eğeracıların sebebi gözönünden silinemeyecek kadar aleni bir facia ise, bunun da çaresi bulunur. Unutulamayanlar övünce dönüştürülerek acılar hafifletilir en azından. Bunun en bariz örneğini sayıları yüzbinlerle ifade edilen can kayıplarına rağmen büyük savaşların genelde milletlerin tarihlerinin övünç kaynaklarından sayılması gösterilebilir.
Daha net örneklendirecek olursak; sadece Osmanlıların toprak kayıplarının yoğunlaştığı 18. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar uzanan bir kaç yüz yıllık zaman diliminde, milyonlarca kayıp veren bir millet; kaybettiklerinin 20’de biri kadar bir toprak parçasına düğün-bayram ederek oturabiliyor. Konumuzla direk alakası olmadığı için ayrıntıya giremeden geçmek durumundayım.
İnsan, unutmaya mahkumdur, öyle olmasa zaten adı insan olamayacaktır.
Herşey unutulabilir, unutulamayanlar da unutulur! Ölümü unutan insanın hayatında unutulmaz başka hangi gerçek olabilir ki?
Hayatı gariplerin saflarında yaşamak üzere dünyaya gelmiş olmanın getirdiği dayanılmaz direniş ve özgürlük arzusu ile ruhu ve bedeni dopdolu birinin mutlaka unutamayacağı acıları olacaktır. Mazoşistlikten felan da değil hem; bizzat ve kendinden olma, üretilmeyen, serası olmayan, yenilmez ve yıkılmaz, yontulmaz ve yıpranmaz, hele hiç bir zaman eskimez hüzünler…
Ve hüznü olanın kavgası da olacaktır, bazan kendi ile, bazan belasıyla ve bazan da verasıyla.
İnsan, hüzün ve kavga kelimeleri birbirinden zor ayrılacaktır.
Buraya kadar yazılanları bir girizgahkabuledin, ya da aslında asıl sözü söylemenin çok zorlaştığı bir anda hemen hemen hepimizin başvurduğu bir yol olan; ‘bin dereden su getirme’ olarak da görebilirsiniz.
Eğerkonu bir facia olsa, yukarda bahsettiğimiz gibi bir bahane ile kendimizi avuturduk. Mükemmel bir insanın ardından ağıt yakıyor olsa idik, bir kenarda hep onun gibilerin tükenmeyeceğini ve bir benzerinin daha insanlığa hediye edileceğini, umut olarak saklardık. Yakınen tanıdığımız ama aslında çok uzaklarda bir yerlerde olan birinden bahsetseydik, zamanın ve yolların bizi birgün elbet yeniden kavuşturacağını hayal eder, gülümserdik.
Fakat, herşey ve herkes bir yana; adını andığımızda hüzünlü tebessümlere vesile olan, dünyanın gördüğü göreceği en müstesna insandan bahsetmek istiyorum…
Aslında O’nun (sav) dünyaya veda ettiği zamandan ve o günlerin ızdırabından dem vuracaktım. O’nun (sav) hastalığından, acılarından, ailesi ve ashabı ile vedalaşmasından, tercihlerin en güzeli ile ‘Büyük Dost’u istemesinden, Azrail’in hiç kimseden istemediği ve istemeyeceği izinden, Cebrail’in tamamlanan görevinden, hatırlamak istenilmeyen tarihlerin en başında gelen 8 hazirandan bahsetmek istiyorum.
Rebi’ul Evvel ayının onikisinde bir sabaha karşı dünyaya teşrif eden ve yine aynı ayın aynı gününün bir akşam vakti dünyayı terkeden, insanlığın gönül aydınlığından, gözümüzün nurundan, şefkatin, dirayetin, yiğitliğin, mertliğin, hepsinden de ötesi ve önemlisi peygamberliğin baştacından bahsetmek ve dünyayı terk ettiği 8 haziranı hatırlatmak istiyorum.
Hakkında söylenecek güzel sözlerin bitmeyeceği gibi, ardından ayrılığına dökülen gözyaşları da hiç dinmeyecek. Doğumuna her yıl yeniden ve daha çok sevindiğimiz gibi, dünyayı terkedişine O’nun (sav) adına değil ama bütün bir insanlık adına üzüleceğiz. Bu sevinç ve hüznün bizim O’nun (sav) ümmetinden olma bahtiyarlığımızın alameti bileceğiz.
Sözün kısası 8 haziran tarihini kalbimizin bir köşesine not edelim. O’nun (sav) muhabbetine bir vesile bilip, o gece O’nun (sav) ardından muhabbetle iki damlacık da olsa gözyaşı dökelim.
Ardından O’nun (sav) karanlığa açtığı kavgaya katılıp, güneş adına karanlıkların üzerine yürüyelim. İnsanlık bahçesinin bu hazan mevsiminde ‘Yağmur’a ne kadar ihtiyacımız olduğunu terennüm edelim:
Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım (N. Genç)
Ufuk Gazetesi - Haziran 2009
[youtube http://www.youtube.com/watch?v=_2kO6BeXnD8?rel=0&w=420&h=315]
Medeniyetin şehri: Medine
Geçen sayımızda Hacc hatırlarını anlatırken Medine'de kalmıştık. Medine onu Medine yapan Allah'ın Rasul'unden bağımsız düşünülemeyecek bir şehir. Medine'de O'nun bulunuyor olması bu şehri ne sadece bizim gibi uzaklardan bir sevda ile oraya gelenler için değil bizzat orada yaşayanlar için de müstesna kılıyor. Bunu daha Medine toprağına ayak basmadan hissediyorsunuz. Vardığınız şehir O'nun şehri, O'nun yaşadığı ve yaşattığı, sevdiği ve sevdirdiği bir şehir. O'nun harem kıldığı şehir... Ve biz O'nu çok seviyoruz!
***
Biz seni, bize Alemlere Rahmet Resûl olarak veren Allah için çok sevdik…
Biz seni, yüzünü hiç görmeden sevdik…
Biz seni, içimizdeki bütün eksikliklere, kusurlarımıza rağmen sevdik…
Biz senin yetimliğini, biz senin ümmiliğini, biz senin arkadaşın Cebrail melekten okumayı öğrenmeni çok sevdik.
Sen bize, Allah'ın sözünü okuyan ve öğreten başöğretmenimizsin…
Sen bize Allah'a inanmanın ardından meleklere inanıp onları sevmekten geçtiğini söyledin. Biz, yüzünü hiç görmediğimiz bu latif dostları da sırf sen anlattığın için sevdik…
Sonra Allah'a imanın, O'nun Kitaplarına inanmak ve Kitaplarını sevmekten geçtiğini de söyledin. Kitapları sevmemiz, okumamız bundandır.
Sen, bize Allah'a inanmanın O'nun elçilerini sevmek ve aziz tutmaktan geçtiğini de anlattın. Adem'i, Nuh'u, Davud'u, İbrahim'i, Musa'yı, İsa'yı ve diğer peygamberleri de senin yani Muhammed Mustafa (sav)'nın bir öncesi olarak, ilahi öğretinin anlatıcıları ve insanlığın öğretmenleri olarak çok sevdik, ayırmadık...
Ahirete yani sonralara da inandık, sen anlattın, razı olduk, teslim olduk, görmediğimiz, bilmediğimiz, hiç işitmediğimiz ahiret, yani ölümden sonraki hayatlarımızın bilgisi, her an omuzlarımıza asıldı o günden sonra… Hesap vereceğimizi, kimsenin ah'ının kimsede kalmayacağı bilgisini, bizlere tane tane anlattığın günden beri, bizim omuzlarımız bükük kaldı, böbürlenemedik…
Biz senin konuşmalarındaki o kibarlığı ve bizlere pek düşkün o hal hatır soruşlarını, biz senin herkes uyuduktan sonra ayak uçlarında uçarcasına gezinerek üstlerimizi örten hallerini, biz senin kahkahadan uzak ama hep mütebessim aydınlık yüzünü çok sevdik…
Biz senin, gülümseyen olduğu halde her nasılsa aynı anda hep mahzun bakan gözlerini…
Biz senin hep en öndeyken bile, o hep kendini gerilere çeken, ayakta ve buyurun diyen hallerini… Az yemelerini, az uyumalarını, evinde tütmeyen ocağına rağmen bulduğun bir tek hurmayı götürüp yetimlere bağışlamanı…
Biz senin çocukları çok sevmeni, onlara kıyamayışlarını, çocuklarla oynamanı, ellerinden tutmalarını da çok sevdik…
Kuşu ölen mahzun çocuklara hal hatır edip gönül almalarını… Bayram şenliklerine ve oyunlara katılamayan yetim çocuklara evladım olur musun deyişlerini…
Hatırlayarak sana bir kere daha aşık oluyoruz Ya Resûlallah! Sen kimsesizlerin kimsesisin!
Dünyanın bütün garipleri, seninle şereflendi. Sen; haysiyetin, merhametin, nezaketin, temizliğin ve masumiyetin peygamberisin…
Seni sevmek şereftir bize!...
***
Medine sukunet şehri, Medine edeb şehri...
Hepsinin temelinde ise insanoğlunun gördüğü en güzel zamanın yani Asr-ı Saadet'in merkezinde bulunması yatıyor.
Hilalin kemale erdiği toprak Medine...
Bugün bizim sadece göklerde gördüğümüz yıldızların yerlerde dolaştığı toprak Medine... Günü, geceyi, şehirleri ve sahraları aydınlatan bütün yıldızların doğum yeri Medine...
İnsanın ve sadece insanın değil onun dışındaki bütün varlıkların, ağacın ve toprağın, dağın ve taşın, havanın ve suyun, odunun ve ateşin, hatta kedilerin ve köpeklerin bile en mutlu olduğu devrin yaşandığı yer Medine... Öyle ya insanlık bir kedi uykusundan olmasın diye elbisesini kesen adamı Medine'de tanıdı. Ve yine bu insanlık o adama kedicik babası manasına Ebu Hureyre diye lakab takarak bu adamlık dersini unutulmaz kılan peygamberi Medine'de tanıdı.
Bir peygamberin ne kadar sevilebileceğini hepimiz O'nun dostlarında gördük. O'nun sevincini, hüznünü, açlığını ve ekmeğini paylaştığı dostlarında... O ağlıyor diye ağladılar, gülüyorsa güldüler. Gün geldi bütün varlıklarının O'nun yoluna sundular, gün oldu O'na doğru giden bir ok ya da kılıca başlarını uzattılar. Kadın ya da erkek, çocuk ya da ihtiyar değildiler onlar O'nun dostlarıydılar... O'ndan sonra birçoğu Medine'de kalamadı da zaten. Dağıldılar dünyaya... Asırlardır onların hatırları anlatılır, sevdaları anlatılır.
Medine ve Medine'nin herşeyi O'nu seviyordu. Uhud O'nu seviyordu, O da Uhud'u. Bizde sevdik, o sevdi diye... Okçular tepesi bir daha boş kalmayacak, biz o tepeye çıktık bir kere...
O'nun izlerini Medine'de de sürdük. Hayatımız boyunca sürmeye devam etmek niyetiyle.
Birgün O'nun için bir na't yazabilmek umuduyla...
Ufuk Gazetesi - Şubat 2008
***
Biz seni, bize Alemlere Rahmet Resûl olarak veren Allah için çok sevdik…
Biz seni, yüzünü hiç görmeden sevdik…
Biz seni, içimizdeki bütün eksikliklere, kusurlarımıza rağmen sevdik…
Biz senin yetimliğini, biz senin ümmiliğini, biz senin arkadaşın Cebrail melekten okumayı öğrenmeni çok sevdik.
Sen bize, Allah'ın sözünü okuyan ve öğreten başöğretmenimizsin…
Sen bize Allah'a inanmanın ardından meleklere inanıp onları sevmekten geçtiğini söyledin. Biz, yüzünü hiç görmediğimiz bu latif dostları da sırf sen anlattığın için sevdik…
Sonra Allah'a imanın, O'nun Kitaplarına inanmak ve Kitaplarını sevmekten geçtiğini de söyledin. Kitapları sevmemiz, okumamız bundandır.
Sen, bize Allah'a inanmanın O'nun elçilerini sevmek ve aziz tutmaktan geçtiğini de anlattın. Adem'i, Nuh'u, Davud'u, İbrahim'i, Musa'yı, İsa'yı ve diğer peygamberleri de senin yani Muhammed Mustafa (sav)'nın bir öncesi olarak, ilahi öğretinin anlatıcıları ve insanlığın öğretmenleri olarak çok sevdik, ayırmadık...
Ahirete yani sonralara da inandık, sen anlattın, razı olduk, teslim olduk, görmediğimiz, bilmediğimiz, hiç işitmediğimiz ahiret, yani ölümden sonraki hayatlarımızın bilgisi, her an omuzlarımıza asıldı o günden sonra… Hesap vereceğimizi, kimsenin ah'ının kimsede kalmayacağı bilgisini, bizlere tane tane anlattığın günden beri, bizim omuzlarımız bükük kaldı, böbürlenemedik…
Biz senin konuşmalarındaki o kibarlığı ve bizlere pek düşkün o hal hatır soruşlarını, biz senin herkes uyuduktan sonra ayak uçlarında uçarcasına gezinerek üstlerimizi örten hallerini, biz senin kahkahadan uzak ama hep mütebessim aydınlık yüzünü çok sevdik…
Biz senin, gülümseyen olduğu halde her nasılsa aynı anda hep mahzun bakan gözlerini…
Biz senin hep en öndeyken bile, o hep kendini gerilere çeken, ayakta ve buyurun diyen hallerini… Az yemelerini, az uyumalarını, evinde tütmeyen ocağına rağmen bulduğun bir tek hurmayı götürüp yetimlere bağışlamanı…
Biz senin çocukları çok sevmeni, onlara kıyamayışlarını, çocuklarla oynamanı, ellerinden tutmalarını da çok sevdik…
Kuşu ölen mahzun çocuklara hal hatır edip gönül almalarını… Bayram şenliklerine ve oyunlara katılamayan yetim çocuklara evladım olur musun deyişlerini…
Hatırlayarak sana bir kere daha aşık oluyoruz Ya Resûlallah! Sen kimsesizlerin kimsesisin!
Dünyanın bütün garipleri, seninle şereflendi. Sen; haysiyetin, merhametin, nezaketin, temizliğin ve masumiyetin peygamberisin…
Seni sevmek şereftir bize!...
***
Medine sukunet şehri, Medine edeb şehri...
Hepsinin temelinde ise insanoğlunun gördüğü en güzel zamanın yani Asr-ı Saadet'in merkezinde bulunması yatıyor.
Hilalin kemale erdiği toprak Medine...
Bugün bizim sadece göklerde gördüğümüz yıldızların yerlerde dolaştığı toprak Medine... Günü, geceyi, şehirleri ve sahraları aydınlatan bütün yıldızların doğum yeri Medine...
İnsanın ve sadece insanın değil onun dışındaki bütün varlıkların, ağacın ve toprağın, dağın ve taşın, havanın ve suyun, odunun ve ateşin, hatta kedilerin ve köpeklerin bile en mutlu olduğu devrin yaşandığı yer Medine... Öyle ya insanlık bir kedi uykusundan olmasın diye elbisesini kesen adamı Medine'de tanıdı. Ve yine bu insanlık o adama kedicik babası manasına Ebu Hureyre diye lakab takarak bu adamlık dersini unutulmaz kılan peygamberi Medine'de tanıdı.
Bir peygamberin ne kadar sevilebileceğini hepimiz O'nun dostlarında gördük. O'nun sevincini, hüznünü, açlığını ve ekmeğini paylaştığı dostlarında... O ağlıyor diye ağladılar, gülüyorsa güldüler. Gün geldi bütün varlıklarının O'nun yoluna sundular, gün oldu O'na doğru giden bir ok ya da kılıca başlarını uzattılar. Kadın ya da erkek, çocuk ya da ihtiyar değildiler onlar O'nun dostlarıydılar... O'ndan sonra birçoğu Medine'de kalamadı da zaten. Dağıldılar dünyaya... Asırlardır onların hatırları anlatılır, sevdaları anlatılır.
Medine ve Medine'nin herşeyi O'nu seviyordu. Uhud O'nu seviyordu, O da Uhud'u. Bizde sevdik, o sevdi diye... Okçular tepesi bir daha boş kalmayacak, biz o tepeye çıktık bir kere...
O'nun izlerini Medine'de de sürdük. Hayatımız boyunca sürmeye devam etmek niyetiyle.
Birgün O'nun için bir na't yazabilmek umuduyla...
Ufuk Gazetesi - Şubat 2008
Oruç!
“Muhakkak ki, Biz onu kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sana bildiren nedir? Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır.” (Kadir Suresi, 1-2-3)
Allah'ın kullarına bir lütfu olan Ramazan ayı, tüm insanlığa rehber olarak gönderilen, Kuran'ın indirildiği ve içinde, “bin aydan daha hayırlı olan,” Kadir Gecesi'nin bulunduğu bereket ayıdır. Allah, ibadetlerin özü olan namazdan sonra oruç tutmayı, sağlıklı olan her Müslüman'a farz kılmıştır. Allah'ın oruç ibadetini Müslümanlara farz kıldığı gibi, bizden önce gelen diğer ümmetlere de çeşitli şekillerde farz kılınmıştır.
"Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size de yazıldı (farz kılındı)." (Bakara Suresi, 183) İçinde birçok hikmet bulunan Ramazan ayının en önemli olanları ise, kişinin gün boyunca Allah'a daha çok yakın olması, verdiği nimetlere şükürle karşılık vermesi, kendi acizliğini fark etmesi, tüm alışkanlıklarında, nefsine karşı sabırla mücadele etmeyi öğrenmesidir.
Oruç ibadetinin, henüz bizim bilmediğimiz çeşitli faydaları olduğu gibi, birçok fiziki ve manevi şifası olan önemli bir ibadettir.
Oruç sadece belli bir zaman diliminde aç kalmak değildir. Sabır, affetmek, aşırılıktan kaçınmak, ikramda bulunmak, paylaşmak ve açlığı tatmak gibi, sayısız faydalarının olduğu bilinmektedir. Oruç kişiyi kin, öfke, nefret, kıskançlık, aşırı hırs gibi olumsuz tavırlardan uzaklaştırmaktadır. Ayrıca içki, kumar, sigara gibi alışkanlıkları bırakmak için de, büyük bir fırsattır. Oruç tutarak sakin ve huzurlu olan insan, depresyon gibi psikolojik rahatsızlıklardan da uzak kalır.
Oruç insanın şefkat ve merhamet duygularını geliştirir. İnsanın yaratılışında zaten var olan, ancak günlük hayat koşuşturması ve beraberinde gelen stresle üzeri kapatılan bu güzel duygular, oruçla tekrar hayat bulur. Bunun topluma yansıması ise sevgi, paylaşım ve yardımlaşma şeklinde oluşur. Bu da, mutlu insanlar ve huzurlu toplum demektir.
“Ruhuna uygun olarak tutulan oruç, gerek kişisel, gerekse toplumsal bazda, hem fiziksel, hem de ruhta oluşan sağlıklı etkilerle, bizleri bayrama ulaştırır.”
Tüm kötülüklerin başı Allah'ı unutmaktır. Bir aylık manevi eğitim, insanı Allah'a daha da çok yaklaştırır. Oruç tutarak iyi ve güzel huylar kazanırız. İç dünyamıza dönüp, iç hesaplaşmasıyla, ahlak eğitimi yaparız. İrademizi güçlendirerek, köklü bir ahlak terbiyesiyle, üzerimizde var olan kötü alışkanlıkları temizleriz.
Oruç, ruh ve beden sağlığını dengeye koyar ve bedeni arındırıp, dinlenmesini sağlar.
Sindirim sisteminin dinlendirip, bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlar.
Özüne uygun beslenilirse, kanın temizlenmesi ve vücuttan toksinlerin atılmasını sağlar.
Allah, Ramazan dışında da, bazı durumlar da insanlara oruç tutmayı emretmiştir. Bunlar bazen fidye olarak, bazen de adaklarını yerine getirmek için tutulur. Yerine getirilmeyen yeminler için ve kefaret olarak tutulan oruçlar vardır. Bazen de yapılan hataların, henüz dünyadayken affı için Allah'ın rahmeti olarak, insanlara farz kıldığı oruçlar vardır. Hatta ayette belirttiği gibi, Hz, İsa'nın doğumu üzerine, Hz. Meryem'e müjde olarak vahyettiği, “kimseyle konuşmama orucu” da vardır. Görüldüğü gibi, Allah'ın bir lütfu olan oruç, bizim algılayamadığımız çeşitli hikmetlerle doludur. “Artık, ye, iç, gözün aydın olsun. Eğer herhangi bir beşer görecek olursan, de ki: "Ben Rahman (olan Allah) a oruç adadım, bugün hiç kimseyle konuşmayacağım."(Meryem Suresi, 26)
“(Oruç) Sayılı günlerdir. Artık sizden kim hasta ya da yolculukta olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutsun)…”(Bakara Suresi,184)
“Ancak buna (imkan) bulamayanlar (için de) birbirleriyle temas etmeden önce, kesintisiz iki ay oruç(yüklenmiştir); buna güç yetiremeyenler altmış yoksulu doyursun. …”(Mücadele Suresi, 4)
“…Onun (yeminin) kefareti, ailenizdekilere yedirdiklerinizin ortalamasından on yoksulu doyurmak ya da onları giydirmek veya bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmaktır. (Bunlara imkan) Bulamayan (için) üç gün oruç (vardır.) Bu, yemin ettiğinizde (bozduğunuz) yeminlerinizin keffaretidir. Yeminlerinizi koruyunuz...”(Maide Suresi, 89)
Rasûlullah (s.a.v.) Ebû Hüreyre'den aktarılan bir haris-i şerifte oruçla ilgili: “Âdemoğlunun her amelinin sevabı on mislinden yedi yüze kadar katlanır. Allah buyurdu ki: (Ancak oruç müstesna. Çünkü o benim içimdir; onun mükâfatını ancak ben vereceğim. Çünkü o, şehvetini ve yemesini sırf benim için terk ediyor.)” buyurur.
Başka bir hadiste: “Oruç, oruçluya yakışmayan şeylerle zedelenmedikçe (tutan için) bir kalkandır.” buyurur. Burada orucun ne ile zedeleneceği sorulmuş: “Yalan ve gıybet ile” buyrulmuştur.
Hz. Peygamber (s.a.v.) bir başka hadiste de: “Her kim inanarak ve karşılığını sırf Allah'tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır.” buyurur.
Yine bir hadis-i şerifte: “Kim bu ayda kendini muhafaza edip de içki içmezse, iftira ve bühtanla bir mü'mini rahatsız etmezse, hata ve günahlardan da sakınırsa, Allah ona her gece, yüz tane huri verir, ayrıca ona altın, gümüş, yakut ve zebercedden bir köşk yapar. Bütün dünya bir araya getirilip de o köşke konsa, bir keçi bağlanacak kadar yer işgal ederdi.
Kim de Ramazan ayında içki içer, bir mü'mine iftira eder ya da bir günah ve hata işlerse, bir senelik amelini Allah iptal eder. Onun için Ramazan ayına karşı dikkatli olun. Zira o, Allah'ın ayıdır. O ayda aşırı davranmamanız gerekir. Tam on bir ay yiyorsunuz, içiyorsunuz her türlü nimet ve zevkten faydalanıyorsunuz, bari Ramazan'da kendinize çekidüzen verip kendinize gelin. Nefsanî arzu ve hevâyı temayüllerden uzak durun!” buyrulur.
Yine Ramazan münasebetiyle bilgilerimizi tazelemek durumundayız. Kur’an-la alakamızı yeniden düzenleyip geliştirdiğimiz gibi; hadis, tarih, siyer ya da fıkıh gibi temel islami bilgilerimizi güncellememiz için Ramazan’ın sukunet ikliminden faydalanabiliriz.
Sık sık dostlarımızla buluşup halleşelim. Fitne ve kargaşalar dünyasına ehlimizi ve çevremizi duyarlı ve korunaklı bir hale getirmek için gayret edelim. Affedilme umuduyla eğer varsa kırgınlıklarımızı affedelim, unutalım. Şeytanların bağlandığı bir zaman diliminde nefislerimizi de kontrol altına alamazsak kendimize yazık etmiş oluruz.
Hayat bu yaşadığımız dünyadan ibaret değildir! Bu gerçeği sürekli zihnimizde diri tutarak Ramazan sonrasında da zamanımızı Ramazan ikliminde geçirme şansını yakalayabiliriz. Mutlak ve gerçek hayat; bedenlerimizin misafir olduğu bu dünya değil ruhlarımızın ana vatanı ahiret alemidir. Değişmeyen gerçek bir gün mutlaka kapımızı çalacak ve bizi de bu dünyadan öteki aleme taşıyacaktır. O gün hesabını vermekte zorlanacağımız işlerimiz ne kadar az olursa o kadar rahat edeceğimizden emin olabilirsiniz.
Kul hakkı denilen ve sadece hakkı gasbedilen ya da çiğnenen insanın affı ile ortadan kalkacak olan bir sorunumuz varsa onu da bu Ramazan’da çözelim. Helalleşelim... Yarının kime ne getireceğini elbette hiçbirimiz bilmiyoruz.
Bütün bunların ardından bir Ramazan daha yaşama rahmetine kavuşmuş olanlara selam olsun. Ramazan’ın kadr-u kıymetini idrak edenlerden olabilmemiz temennisiyle...
‘Allah’ın yasaklarına karşı öyle bir oruç tut ki; iftarın ölüm olsun!’
Ufuk Gazetesi - Eylül 2008
Allah'ın kullarına bir lütfu olan Ramazan ayı, tüm insanlığa rehber olarak gönderilen, Kuran'ın indirildiği ve içinde, “bin aydan daha hayırlı olan,” Kadir Gecesi'nin bulunduğu bereket ayıdır. Allah, ibadetlerin özü olan namazdan sonra oruç tutmayı, sağlıklı olan her Müslüman'a farz kılmıştır. Allah'ın oruç ibadetini Müslümanlara farz kıldığı gibi, bizden önce gelen diğer ümmetlere de çeşitli şekillerde farz kılınmıştır.
"Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size de yazıldı (farz kılındı)." (Bakara Suresi, 183) İçinde birçok hikmet bulunan Ramazan ayının en önemli olanları ise, kişinin gün boyunca Allah'a daha çok yakın olması, verdiği nimetlere şükürle karşılık vermesi, kendi acizliğini fark etmesi, tüm alışkanlıklarında, nefsine karşı sabırla mücadele etmeyi öğrenmesidir.
Oruç ibadetinin, henüz bizim bilmediğimiz çeşitli faydaları olduğu gibi, birçok fiziki ve manevi şifası olan önemli bir ibadettir.
Oruç sadece belli bir zaman diliminde aç kalmak değildir. Sabır, affetmek, aşırılıktan kaçınmak, ikramda bulunmak, paylaşmak ve açlığı tatmak gibi, sayısız faydalarının olduğu bilinmektedir. Oruç kişiyi kin, öfke, nefret, kıskançlık, aşırı hırs gibi olumsuz tavırlardan uzaklaştırmaktadır. Ayrıca içki, kumar, sigara gibi alışkanlıkları bırakmak için de, büyük bir fırsattır. Oruç tutarak sakin ve huzurlu olan insan, depresyon gibi psikolojik rahatsızlıklardan da uzak kalır.
Oruç insanın şefkat ve merhamet duygularını geliştirir. İnsanın yaratılışında zaten var olan, ancak günlük hayat koşuşturması ve beraberinde gelen stresle üzeri kapatılan bu güzel duygular, oruçla tekrar hayat bulur. Bunun topluma yansıması ise sevgi, paylaşım ve yardımlaşma şeklinde oluşur. Bu da, mutlu insanlar ve huzurlu toplum demektir.
“Ruhuna uygun olarak tutulan oruç, gerek kişisel, gerekse toplumsal bazda, hem fiziksel, hem de ruhta oluşan sağlıklı etkilerle, bizleri bayrama ulaştırır.”
Tüm kötülüklerin başı Allah'ı unutmaktır. Bir aylık manevi eğitim, insanı Allah'a daha da çok yaklaştırır. Oruç tutarak iyi ve güzel huylar kazanırız. İç dünyamıza dönüp, iç hesaplaşmasıyla, ahlak eğitimi yaparız. İrademizi güçlendirerek, köklü bir ahlak terbiyesiyle, üzerimizde var olan kötü alışkanlıkları temizleriz.
Oruç, ruh ve beden sağlığını dengeye koyar ve bedeni arındırıp, dinlenmesini sağlar.
Sindirim sisteminin dinlendirip, bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlar.
Özüne uygun beslenilirse, kanın temizlenmesi ve vücuttan toksinlerin atılmasını sağlar.
Allah, Ramazan dışında da, bazı durumlar da insanlara oruç tutmayı emretmiştir. Bunlar bazen fidye olarak, bazen de adaklarını yerine getirmek için tutulur. Yerine getirilmeyen yeminler için ve kefaret olarak tutulan oruçlar vardır. Bazen de yapılan hataların, henüz dünyadayken affı için Allah'ın rahmeti olarak, insanlara farz kıldığı oruçlar vardır. Hatta ayette belirttiği gibi, Hz, İsa'nın doğumu üzerine, Hz. Meryem'e müjde olarak vahyettiği, “kimseyle konuşmama orucu” da vardır. Görüldüğü gibi, Allah'ın bir lütfu olan oruç, bizim algılayamadığımız çeşitli hikmetlerle doludur. “Artık, ye, iç, gözün aydın olsun. Eğer herhangi bir beşer görecek olursan, de ki: "Ben Rahman (olan Allah) a oruç adadım, bugün hiç kimseyle konuşmayacağım."(Meryem Suresi, 26)
“(Oruç) Sayılı günlerdir. Artık sizden kim hasta ya da yolculukta olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutsun)…”(Bakara Suresi,184)
“Ancak buna (imkan) bulamayanlar (için de) birbirleriyle temas etmeden önce, kesintisiz iki ay oruç(yüklenmiştir); buna güç yetiremeyenler altmış yoksulu doyursun. …”(Mücadele Suresi, 4)
“…Onun (yeminin) kefareti, ailenizdekilere yedirdiklerinizin ortalamasından on yoksulu doyurmak ya da onları giydirmek veya bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmaktır. (Bunlara imkan) Bulamayan (için) üç gün oruç (vardır.) Bu, yemin ettiğinizde (bozduğunuz) yeminlerinizin keffaretidir. Yeminlerinizi koruyunuz...”(Maide Suresi, 89)
Rasûlullah (s.a.v.) Ebû Hüreyre'den aktarılan bir haris-i şerifte oruçla ilgili: “Âdemoğlunun her amelinin sevabı on mislinden yedi yüze kadar katlanır. Allah buyurdu ki: (Ancak oruç müstesna. Çünkü o benim içimdir; onun mükâfatını ancak ben vereceğim. Çünkü o, şehvetini ve yemesini sırf benim için terk ediyor.)” buyurur.
Başka bir hadiste: “Oruç, oruçluya yakışmayan şeylerle zedelenmedikçe (tutan için) bir kalkandır.” buyurur. Burada orucun ne ile zedeleneceği sorulmuş: “Yalan ve gıybet ile” buyrulmuştur.
Hz. Peygamber (s.a.v.) bir başka hadiste de: “Her kim inanarak ve karşılığını sırf Allah'tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır.” buyurur.
Yine bir hadis-i şerifte: “Kim bu ayda kendini muhafaza edip de içki içmezse, iftira ve bühtanla bir mü'mini rahatsız etmezse, hata ve günahlardan da sakınırsa, Allah ona her gece, yüz tane huri verir, ayrıca ona altın, gümüş, yakut ve zebercedden bir köşk yapar. Bütün dünya bir araya getirilip de o köşke konsa, bir keçi bağlanacak kadar yer işgal ederdi.
Kim de Ramazan ayında içki içer, bir mü'mine iftira eder ya da bir günah ve hata işlerse, bir senelik amelini Allah iptal eder. Onun için Ramazan ayına karşı dikkatli olun. Zira o, Allah'ın ayıdır. O ayda aşırı davranmamanız gerekir. Tam on bir ay yiyorsunuz, içiyorsunuz her türlü nimet ve zevkten faydalanıyorsunuz, bari Ramazan'da kendinize çekidüzen verip kendinize gelin. Nefsanî arzu ve hevâyı temayüllerden uzak durun!” buyrulur.
Yine Ramazan münasebetiyle bilgilerimizi tazelemek durumundayız. Kur’an-la alakamızı yeniden düzenleyip geliştirdiğimiz gibi; hadis, tarih, siyer ya da fıkıh gibi temel islami bilgilerimizi güncellememiz için Ramazan’ın sukunet ikliminden faydalanabiliriz.
Sık sık dostlarımızla buluşup halleşelim. Fitne ve kargaşalar dünyasına ehlimizi ve çevremizi duyarlı ve korunaklı bir hale getirmek için gayret edelim. Affedilme umuduyla eğer varsa kırgınlıklarımızı affedelim, unutalım. Şeytanların bağlandığı bir zaman diliminde nefislerimizi de kontrol altına alamazsak kendimize yazık etmiş oluruz.
Hayat bu yaşadığımız dünyadan ibaret değildir! Bu gerçeği sürekli zihnimizde diri tutarak Ramazan sonrasında da zamanımızı Ramazan ikliminde geçirme şansını yakalayabiliriz. Mutlak ve gerçek hayat; bedenlerimizin misafir olduğu bu dünya değil ruhlarımızın ana vatanı ahiret alemidir. Değişmeyen gerçek bir gün mutlaka kapımızı çalacak ve bizi de bu dünyadan öteki aleme taşıyacaktır. O gün hesabını vermekte zorlanacağımız işlerimiz ne kadar az olursa o kadar rahat edeceğimizden emin olabilirsiniz.
Kul hakkı denilen ve sadece hakkı gasbedilen ya da çiğnenen insanın affı ile ortadan kalkacak olan bir sorunumuz varsa onu da bu Ramazan’da çözelim. Helalleşelim... Yarının kime ne getireceğini elbette hiçbirimiz bilmiyoruz.
Bütün bunların ardından bir Ramazan daha yaşama rahmetine kavuşmuş olanlara selam olsun. Ramazan’ın kadr-u kıymetini idrak edenlerden olabilmemiz temennisiyle...
‘Allah’ın yasaklarına karşı öyle bir oruç tut ki; iftarın ölüm olsun!’
Ufuk Gazetesi - Eylül 2008
‘Atma Hamidiye, din kardeşiyiz!’
Gündem malum, nerdeyse sabitlendi. Hemen heryerde ve herkesin dilinde küresel kriz ve Birleşik Devletler’in başkanlık seçim sonuçları... Artık herhalde bıkmışsınızdır bu iki konudan diye hemen geçiyorum. Bıkmayanlar içinse önümüzdeki günlerde medyayı takip etmeleri durumunda gereğinden fazla haber ve bilgiye ulaşmalarının mümkün olduğunu hatırlatmakla yetinelim.
Bizim gündemimizde ise, yaklaşan Kurban bayramı ve bu vesile ile bir kez daha ön plana çıkacak olan kardeşlik anlayışımız var. Ne ekonomik krizlerin ne de Amerikan başkanlarının yıkmaya güçlerinin yetmediği ve yetmeyeceği bir büyük idealden bahsediyorum. Öyle bir ideal ki; zaman ve mekan onu aşındıramıyor. Şeytan ve dostları bile çaresiz kalıyor. Envai türden sıkıntı ve fitne ateşi onun karşısında direnemiyor.
Tarihin derinliklerinden insan neslinin sonuna kadar devam eden bu muhteşem kervanın kapıları ise herkese açık! İnsana, insanlık onurunu iade eden bir inancın, hem kendi mensuplarına hem de dışında kalanlara sunduğu bir büyük ideal bu. Terennümünü ise Ali bin Ebi Talib(r.anh)’ın şu ifadesinde buluyor: ‘ İnsanlar, ya insanlıkta eşin ya da dinde kardeşindir.’ Yani onlara ya seninle eşit haklara sahip ve saygıdeğer insanlar olarak bakarsın ve öyle muamele edersin, ya da dinde kardeşindirler; kardeş gibi muamele edersin. Kardeş gibi muamelenin çağrıştırdığı en bariz gerçek ise, babamızın malına dahi ortak olması değil midir? Babamızın malına bile ortak bildiğimiz birinden ne esirgenir ki?
Kardeşlik hukukumuz ya da anlayışımız üzerine eminim hepimiz kitaplar dolusu sözler duymuşuzdur. Yine de bu ideali anlamak ve anlatmak için çaba sarfetmeye hele de günümüzde her zamankinden daha çok ihtiyaç ortaya çıkmıştır. Bunu anlamak için ne uzman sosyolog olmaya, ne de dünyayı dolaşmaya gerek kalmadı artık. Şöyle başımızı doğrultup ileri-geri, sağa-sola, bir bakındık mı herşey ayan-beyan ortaya çıkıyor.
Kendi oluşturduğumuz pek kıymetli ve muhterem gettolarımızda, binbir zahmetle yeni yeni alt gettolar türetmekte üstümüze yok gibi. Kıyamet alametlerinden sayılan, ‘tanıdıklardan başkasına selam vermeme’ bizim için gayet normal bir davranış biçimine dönüşmüş durumda iken gettolaşmaktan bahsetmeyelim mi? Hemen bir çırpıda sayalım bir kaç tabaka getto:
Ten rengimizden bir tabakamız zaten vardı, üstüne inancımızdan kaynaklanan ikinci bir kalın tabaka daha çekildi. Lakin bu ikisinde sadece biz suçlu olmadığımızdan hafifletici sebeplerle beraat ettik. Ancak yetmedi bize, bir de tuttuk inanç temelli gettomuzu ırklara göre bir daha bölerek, biraz daha küçük ama sadece bizimle aynı dili konuşanlar gettosunu oluşturduk. Hadi buna da katlanırız derken, ardından siyasi gettolarımız girdi aramıza bir kez daha. Ve aynı Kitap’a inandıkları halde birbirinin gölgesine kurşun atanlardan olduk. Sonra mescidlerimizi de ayırdık... Zaten din işlerimiz dünya işlerimize uyum sağlamak durumundaydı! Çünkü biz dünyamızı dinimize değil, dinimizi dünyamıza uydurmaya karar vermiştik bir kere...
Sonra insanlara, sırf insan oldukları için hakettikleri insaniliği göstermek bir yana; dinde kardeşimiz olanlara da kardeşlik hassasiyetimizi göstermekten aciz kaldık. Bu acziyetimiz asla İslam’ın öğretilerindeki zaaftan kaynaklanmadı. Tam aksine bizden ve dinimizle aramıza koyduğumuz mesafeden kaynaklandı.
Asla umutsuz değiliz, olamayız da! Elimizdeki mücevheri farkettiğimiz gün bambaşka bir toplum olacağımızdan kuşkumuz olmasın.
Biz, Ramazan mektebinden daha yeni mezun olduk ve Kurban sınavına girmeye hak kazandık. Hatta bazılarımız bu sınava alemin merkezinde, şehirlerin anasında, Mekke’de girmek üzere davet edildiler bile. Heyecanla sınav gününü bekliyorlar. Eğer Mekke’ye göndereceğimiz temsilcilerimiz görevlerini yerine getirir ve her yıl olduğu gibi Zilhicce ayının 9. gününü 10. gününe bağlayan gece Arafat’tan Meş’ar-il Haram’a seller gibi akarlarsa; biz de bulunduğumuz mekanlarda bu başarıyı kutlamak için bayram edip kurbanlar keseceğiz!
Bu kurbanlar, bizi birbirimize yakınlaştıracak, sonra da birlikte Mevla’ya yaklaşacağız. Ve sırf bu sebepten dolayıdır ki, bayram edeceğiz!
Sözü uzatmanın bir anlamı kalmadı. Kardeş olacağız ve hayat sınavından başarı ile çıkacağız! Başka çaremiz yok...
Başlıktaki deyime gelince; bunu bir zahmet çevrenizdeki Rizeli bir kardeşinize soracaksınız. Çünkü bu deyim dilimize Rizeliler tarafından kazandırılmıştır. Ve artık kardeşlerimize ‘atmak’tan vazgeçmenin zamanıdır... Bir söz ustadının tabiri ile; vatanımız olan coğrafyalarda yangın var iken, bizim arka bahçelerimizdeki çiçeklere su vermemiz marifet olmayacaktır, hele de yağmur ülkesinde yaşıyorsak!
Yağmur, gülşenimize sensiz, baldıran düştü
Düşmanlık içimizde; dostluklar yaban düştü
Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe
Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü
Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü
Mazluma sürgün evi; zalime cihan düştü
Sana meftun ve hayran, sana ram olanlara
Bir bela tünelinde ağır imtihan düştü
Kardeşler arasına heyhat, su-i zan düştü
Zedelendi sağduyu; körleşen iz'an düştü
Şarkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın
İnsanlık bahçemize sensizlik hazan düştü (N. Genç)
Ufuk Gazetesi - Kasım 2008
Bizim gündemimizde ise, yaklaşan Kurban bayramı ve bu vesile ile bir kez daha ön plana çıkacak olan kardeşlik anlayışımız var. Ne ekonomik krizlerin ne de Amerikan başkanlarının yıkmaya güçlerinin yetmediği ve yetmeyeceği bir büyük idealden bahsediyorum. Öyle bir ideal ki; zaman ve mekan onu aşındıramıyor. Şeytan ve dostları bile çaresiz kalıyor. Envai türden sıkıntı ve fitne ateşi onun karşısında direnemiyor.
Tarihin derinliklerinden insan neslinin sonuna kadar devam eden bu muhteşem kervanın kapıları ise herkese açık! İnsana, insanlık onurunu iade eden bir inancın, hem kendi mensuplarına hem de dışında kalanlara sunduğu bir büyük ideal bu. Terennümünü ise Ali bin Ebi Talib(r.anh)’ın şu ifadesinde buluyor: ‘ İnsanlar, ya insanlıkta eşin ya da dinde kardeşindir.’ Yani onlara ya seninle eşit haklara sahip ve saygıdeğer insanlar olarak bakarsın ve öyle muamele edersin, ya da dinde kardeşindirler; kardeş gibi muamele edersin. Kardeş gibi muamelenin çağrıştırdığı en bariz gerçek ise, babamızın malına dahi ortak olması değil midir? Babamızın malına bile ortak bildiğimiz birinden ne esirgenir ki?
Kardeşlik hukukumuz ya da anlayışımız üzerine eminim hepimiz kitaplar dolusu sözler duymuşuzdur. Yine de bu ideali anlamak ve anlatmak için çaba sarfetmeye hele de günümüzde her zamankinden daha çok ihtiyaç ortaya çıkmıştır. Bunu anlamak için ne uzman sosyolog olmaya, ne de dünyayı dolaşmaya gerek kalmadı artık. Şöyle başımızı doğrultup ileri-geri, sağa-sola, bir bakındık mı herşey ayan-beyan ortaya çıkıyor.
Kendi oluşturduğumuz pek kıymetli ve muhterem gettolarımızda, binbir zahmetle yeni yeni alt gettolar türetmekte üstümüze yok gibi. Kıyamet alametlerinden sayılan, ‘tanıdıklardan başkasına selam vermeme’ bizim için gayet normal bir davranış biçimine dönüşmüş durumda iken gettolaşmaktan bahsetmeyelim mi? Hemen bir çırpıda sayalım bir kaç tabaka getto:
Ten rengimizden bir tabakamız zaten vardı, üstüne inancımızdan kaynaklanan ikinci bir kalın tabaka daha çekildi. Lakin bu ikisinde sadece biz suçlu olmadığımızdan hafifletici sebeplerle beraat ettik. Ancak yetmedi bize, bir de tuttuk inanç temelli gettomuzu ırklara göre bir daha bölerek, biraz daha küçük ama sadece bizimle aynı dili konuşanlar gettosunu oluşturduk. Hadi buna da katlanırız derken, ardından siyasi gettolarımız girdi aramıza bir kez daha. Ve aynı Kitap’a inandıkları halde birbirinin gölgesine kurşun atanlardan olduk. Sonra mescidlerimizi de ayırdık... Zaten din işlerimiz dünya işlerimize uyum sağlamak durumundaydı! Çünkü biz dünyamızı dinimize değil, dinimizi dünyamıza uydurmaya karar vermiştik bir kere...
Sonra insanlara, sırf insan oldukları için hakettikleri insaniliği göstermek bir yana; dinde kardeşimiz olanlara da kardeşlik hassasiyetimizi göstermekten aciz kaldık. Bu acziyetimiz asla İslam’ın öğretilerindeki zaaftan kaynaklanmadı. Tam aksine bizden ve dinimizle aramıza koyduğumuz mesafeden kaynaklandı.
Asla umutsuz değiliz, olamayız da! Elimizdeki mücevheri farkettiğimiz gün bambaşka bir toplum olacağımızdan kuşkumuz olmasın.
Biz, Ramazan mektebinden daha yeni mezun olduk ve Kurban sınavına girmeye hak kazandık. Hatta bazılarımız bu sınava alemin merkezinde, şehirlerin anasında, Mekke’de girmek üzere davet edildiler bile. Heyecanla sınav gününü bekliyorlar. Eğer Mekke’ye göndereceğimiz temsilcilerimiz görevlerini yerine getirir ve her yıl olduğu gibi Zilhicce ayının 9. gününü 10. gününe bağlayan gece Arafat’tan Meş’ar-il Haram’a seller gibi akarlarsa; biz de bulunduğumuz mekanlarda bu başarıyı kutlamak için bayram edip kurbanlar keseceğiz!
Bu kurbanlar, bizi birbirimize yakınlaştıracak, sonra da birlikte Mevla’ya yaklaşacağız. Ve sırf bu sebepten dolayıdır ki, bayram edeceğiz!
Sözü uzatmanın bir anlamı kalmadı. Kardeş olacağız ve hayat sınavından başarı ile çıkacağız! Başka çaremiz yok...
Başlıktaki deyime gelince; bunu bir zahmet çevrenizdeki Rizeli bir kardeşinize soracaksınız. Çünkü bu deyim dilimize Rizeliler tarafından kazandırılmıştır. Ve artık kardeşlerimize ‘atmak’tan vazgeçmenin zamanıdır... Bir söz ustadının tabiri ile; vatanımız olan coğrafyalarda yangın var iken, bizim arka bahçelerimizdeki çiçeklere su vermemiz marifet olmayacaktır, hele de yağmur ülkesinde yaşıyorsak!
Yağmur, gülşenimize sensiz, baldıran düştü
Düşmanlık içimizde; dostluklar yaban düştü
Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe
Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü
Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü
Mazluma sürgün evi; zalime cihan düştü
Sana meftun ve hayran, sana ram olanlara
Bir bela tünelinde ağır imtihan düştü
Kardeşler arasına heyhat, su-i zan düştü
Zedelendi sağduyu; körleşen iz'an düştü
Şarkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın
İnsanlık bahçemize sensizlik hazan düştü (N. Genç)
Ufuk Gazetesi - Kasım 2008
Kurbanların bayramı mübarek olsun
Farkında olmadan türkçeleştirdiğimiz ve yine farkında olarak ya da olmayarak kendimize göre bir anlam yükleyip, sonra da bu anlamı asıl manayı bilmeden ve düşünmeden kullanma alışkanlığımıza kurban ettiğimiz 'kurban' kelimesinini klasik kullanım içinde düşünürsek; kameri takvimin (hicri takvimin) belli bir ayının belli bir gününde (zilhicce ayının 10. günü) zengin müslümanların gerekli şartları taşıyan bir hayvanı Allah(cc) rızası için kesmesini ya da vekaletle kestirmesini anlarız. Bu tarif kendi başına 'kurban' kavramının temel eylemi olan kurban işleminin gerçekleşmesini ifade eder.
Ve fakat bildiğimiz genel bir gerçek daha şudur ki; dinimizin bütün emir ve yasakları pratik ve ilk bakışta görülen yarar ve gereklerinin yanısıra daha geniş ve kapsamlı hatta çoğunlukla da toplumsal birtakım hikmetler içerirler. Hikmet ise en kısa anlamı ile ibadet ve fiillerin ruhunu oluşturur!
Şimdi 'kurban' kavramını bu bakış açısı ile irdelemeye başlayalım.
Bu kavramın ilk etapta herkesin bildiği genel-geçer hikmeti, kurban sebebi ile paylaşma, kendinde olandan olmayana verme ve zenginlerin Ramazan'da gönüllerini aldıkları fakirleri bu defa kurban ikramı sevindirmesidir. Bu hikmet hemen hemen herkes tarafından bilinir ve uygulanır. Takıldığımız tek nokta ise yaşadığı ülkelerde kurban eti ikram edecek fakir bulmakta zorlananlarımızın ne yapması gerektiğidir.
Bir kısmımız bunu kurbanını ihtiyaç sahiblerinin bolca bulunduğu gerek kendi memleketi ve gerekse diğer islam topraklarına göndererek halleder. Diğer bir kısmımız ise hem gönderir hem de kendi çocuklarının kurbanı bilmesi ve yaşaması için bulunduğu ülkede de ayrıca kurban keser. Her iki durumda da herhangi bir eksiklik ya da sakınca bulunmamaktadır. Yeter ki gönderilen kurbanlarda fıkhen (dinen) gerekli olan 'vekalet' sistemi doğru olarak uygulansın!
Bu noktada devreye bir diğer hikmet girer: Kurbanı kes(tir)en, bunun ücretini ödeyen şahıs belki de kurbanının etinden ya da diğer ürünlerinden hiç faydalanamamakta, hatta adını ilk defa duyduğu bir islam toprağında kesilen kurbanını hiç görememektedir. Öyleyse bu kurbanın o kişiye faydası nedir ki? Bu sorunun cevabı aslında çok ortada!
Bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacını gidermenin mutluluğu bir ömür tıkabasa et yeme ile bile asla elde edilemeyecek ruhi (manevi) bir haz verir ki bu ne anlatılır ne de tadılmadan anlaşılır...
Tabi hadisenin ecir (sevap) kısmına hiç girmiyorum. Zira 'kurban' bizzat yaklaştıran bir ibadetin adıdır. Kelime olarak da manası budur. Bu mana ile 'kurban' zaten Allah(cc)'a yaklaşma gayesi ile yerine getirilen bir ibadet olmakla birlikte devamında ortaya çıkan yukarda bahsettiğimiz paylaşma ruhunu yeniden hatırlatması ile bir başka yakınlaşmanın temelini atar. Bu yakınlık aslında bütün müslümanlar arasında zaten 'kardeşlik' gereği varolan ve kurbanla bir kez daha hatırlanan, perçinlenen, güçlenen ve dirilen birlik anlayışıdır.
'Kardeşi aç iken, tok yatan bizden değildir' ölçüsünü koyan bir Peygamber(sav)'in ümmetinden zaten kurban mevsimi olmasa da beklenen ve istenen bir haldir bu! Bu noktada ister istemez akla gelen yakın bir zamanda ağır felaketlerle sarsılan Filistin halkıdır. Yine yıllardır mülteci olarak kamplarda yaşamaya mahkum edilen Çeçen halkıdır. Saymaya devam ederek bütün sütunu garib beldelerin garib insanları ile doldurabilirim. Fakat bunun ne onlara ne bize bir faydası olmaz, zira bugün artık o beldelere ve daha adını bile duymadığımız birçok yere ulaşabilen, sahasında parmakla gösterilir faaliyetlere imza atan kurumlarımız var. İHH ve Deniz Feneri desem, üstüne Kimse Yok mu ve Cansuyu desem, sanırım meramımı anlatmaya yeterli olur.
Gelelim bize...
Öncelikle 'kurban' hadisesinin sadece kurban kesmekten ibaret olmadığını ve bayram denen mefhumun kendi kendine, dört duvar arasında ya da çevremizdekilerden soyutlanarak kutlanamayacağını hatırlayalım.
En yakın çevremizden yani aile halkımızdan başlayarak 'kurban' bayramında yeniden yakınlaşmak en önemli maksadımız olmalı ve bu noktada muhatab olduğumuz müslüman olan ya da olmayan herkese bunu hissettirmeliyiz. Öyle ki; 'kurban' bayramını hiç bilmeyen biri bile bizimle karşılaştığında, konuştuğunda bizde bir değişiklik olduğunu farketmeli ve daha biz söylemeden o sormalı:
-Bu mutluluğun sebebi nedir?
Bu sorunun cevabı bizimle muhatablarımız arasındaki 'kurban'ı belirleyecektir. Yaşadığımız sevinci çevremizle paylaşabildiğimiz sürece birbirimize 'kurban' olacağız! Zaten asıl marifet ayakları bağlı bir hayvanı keserek ya da kestirerek kurban etmek değil; farklılıklarımıza rağmen birbirimize 'kurban' olabilmek, yakın olabilmektir.
Binlerce yıldır kimler geldi, kimler geçti... Tarih sayfaları, gelip-geçenlerin hikayeleriyle doludur. Ardından söylenenlerden ve söyleneceklerden hiçbirinin haberi olmadı. İçlerinden kimileri bunu da dert edindi ve ardında bir güzel hatıra(yad-ı cemil) bırakabilmek için gayret sarfetti.
İşte peygamberler bu noktada da hep bütün insanlığa örnek oldular. İnsanlık bütün güzellikleri onlardan öğrendi! Geldiler, ama bir daha hiç gitmediler... Adem, Nuh, İbrahim, Musa ya da İsa denildiğinde kim oldukları hemen bilindi. Hep güzel hatıralarla anıldılar. Muhammed(sav) denilince baharın bütün goncaları patladı!
İbrahim(as) onlardan biri, hanımı Hacer ve oğlu İsmail(as) ile öyle hatıralar bıraktılar ki; Allah(cc) onların hatıralarını insanlara 'din' kıldı!
İbrahim(as), dost bir peygamber, güzel bir eş, fedakar bir baba idi. Bir emirle getirip Hacer ve minik İsmail'i kuru ve kara taşlarla dolu bir ıssız vadiye bırakıp gitti. Sonra bir emirle eline bıçağı alıp ciğerparesini yatırdı yere... Sonra bir emirle geldi, Kabe'yi İsmail(as) ile birlikte inşa etti yeniden... Haccı ilan etti bütün dünyaya! Vakfeyi ve tavafı hatıra bıraktı... Ateşin bile yakamadığı bir büyük hatıra oldu!
Hacer, ne büyük bir kadındı! Hacer, siyah tenli idi... Hacer, insanlığın yüzakı, gönül aydınlığı, kurtuluşu, umudu, peygamberlerin duası, meleklerin sevdası Muhammed(sav)'in soyuna anne oldu... Öyle bir kadın idi ki; Allah(cc) onun evladı için koşuşturmasını bize ibadet kıldı. O gün bugündür insanlık Hacer gibi koşar durur Safa ile Merve arasında... Neslinin felahı için dualarla! Zemzem, Hacer o suya 'zemzem' dediği için hala zemzem! Allah(cc) onun duasına öyle bir icabet etti ki; cennet pınarlarından dünyaya su gönderdi. Bununla da bitmedi, o suya Hacer 'zem(dur)' dedi diye durdu su... İçilmekle eksilmez ama hiç te taşmaz bir pınar oldu!
İsmail(as), kurban oldu, kurban olmayı öğretti! Başını, Alemlerin Rabb'inin emrine öyle bir eğdi ki; semada melekler bile gıbta ettiler. Kurban olmanın adı oldu İsmail! İki kurbanlığın çocuğu Muhammed(sav)'e atalık etme şanına ulaştı... Mekke gibi bir şehir kurdu. Peygamber oldu, haccı öğretti insanlığa.
Bir baba, bir anne ve bir kurban çocuk, tarihe yön verdiler... Geldiler, ama hiç gitmediler ve asla gitmeyecekler! Öyle büyük hatıraları var ki; hem anlatılır, hem yaşanır, ama her nesille yeniden canlanır, yeniden büyür! Kurban ve Hacc onların hatırası olarak kıyamete kadar devam edecek... Kurban kesmeye her niyetlenen bir İbrahim olup, kendi İsmail'ini alacak bıçak altına!
Atamız İbrahim(as)'e selam olsun! O'nun sünnetini bize de sünnet kılan, bayram kılan Mekke'nin öksüzü Muhammed(sav)'e selam olsun! Ve kıyamete kadar bu yolu izleyerek öksüz ve yetimleri sevindirenlere, Allah(cc) için birbirine 'kurban' olanlara selam olsun!
Ufuk Gazetesi - Aralık 2008
Ve fakat bildiğimiz genel bir gerçek daha şudur ki; dinimizin bütün emir ve yasakları pratik ve ilk bakışta görülen yarar ve gereklerinin yanısıra daha geniş ve kapsamlı hatta çoğunlukla da toplumsal birtakım hikmetler içerirler. Hikmet ise en kısa anlamı ile ibadet ve fiillerin ruhunu oluşturur!
Şimdi 'kurban' kavramını bu bakış açısı ile irdelemeye başlayalım.
Bu kavramın ilk etapta herkesin bildiği genel-geçer hikmeti, kurban sebebi ile paylaşma, kendinde olandan olmayana verme ve zenginlerin Ramazan'da gönüllerini aldıkları fakirleri bu defa kurban ikramı sevindirmesidir. Bu hikmet hemen hemen herkes tarafından bilinir ve uygulanır. Takıldığımız tek nokta ise yaşadığı ülkelerde kurban eti ikram edecek fakir bulmakta zorlananlarımızın ne yapması gerektiğidir.
Bir kısmımız bunu kurbanını ihtiyaç sahiblerinin bolca bulunduğu gerek kendi memleketi ve gerekse diğer islam topraklarına göndererek halleder. Diğer bir kısmımız ise hem gönderir hem de kendi çocuklarının kurbanı bilmesi ve yaşaması için bulunduğu ülkede de ayrıca kurban keser. Her iki durumda da herhangi bir eksiklik ya da sakınca bulunmamaktadır. Yeter ki gönderilen kurbanlarda fıkhen (dinen) gerekli olan 'vekalet' sistemi doğru olarak uygulansın!
Bu noktada devreye bir diğer hikmet girer: Kurbanı kes(tir)en, bunun ücretini ödeyen şahıs belki de kurbanının etinden ya da diğer ürünlerinden hiç faydalanamamakta, hatta adını ilk defa duyduğu bir islam toprağında kesilen kurbanını hiç görememektedir. Öyleyse bu kurbanın o kişiye faydası nedir ki? Bu sorunun cevabı aslında çok ortada!
Bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacını gidermenin mutluluğu bir ömür tıkabasa et yeme ile bile asla elde edilemeyecek ruhi (manevi) bir haz verir ki bu ne anlatılır ne de tadılmadan anlaşılır...
Tabi hadisenin ecir (sevap) kısmına hiç girmiyorum. Zira 'kurban' bizzat yaklaştıran bir ibadetin adıdır. Kelime olarak da manası budur. Bu mana ile 'kurban' zaten Allah(cc)'a yaklaşma gayesi ile yerine getirilen bir ibadet olmakla birlikte devamında ortaya çıkan yukarda bahsettiğimiz paylaşma ruhunu yeniden hatırlatması ile bir başka yakınlaşmanın temelini atar. Bu yakınlık aslında bütün müslümanlar arasında zaten 'kardeşlik' gereği varolan ve kurbanla bir kez daha hatırlanan, perçinlenen, güçlenen ve dirilen birlik anlayışıdır.
'Kardeşi aç iken, tok yatan bizden değildir' ölçüsünü koyan bir Peygamber(sav)'in ümmetinden zaten kurban mevsimi olmasa da beklenen ve istenen bir haldir bu! Bu noktada ister istemez akla gelen yakın bir zamanda ağır felaketlerle sarsılan Filistin halkıdır. Yine yıllardır mülteci olarak kamplarda yaşamaya mahkum edilen Çeçen halkıdır. Saymaya devam ederek bütün sütunu garib beldelerin garib insanları ile doldurabilirim. Fakat bunun ne onlara ne bize bir faydası olmaz, zira bugün artık o beldelere ve daha adını bile duymadığımız birçok yere ulaşabilen, sahasında parmakla gösterilir faaliyetlere imza atan kurumlarımız var. İHH ve Deniz Feneri desem, üstüne Kimse Yok mu ve Cansuyu desem, sanırım meramımı anlatmaya yeterli olur.
Gelelim bize...
Öncelikle 'kurban' hadisesinin sadece kurban kesmekten ibaret olmadığını ve bayram denen mefhumun kendi kendine, dört duvar arasında ya da çevremizdekilerden soyutlanarak kutlanamayacağını hatırlayalım.
En yakın çevremizden yani aile halkımızdan başlayarak 'kurban' bayramında yeniden yakınlaşmak en önemli maksadımız olmalı ve bu noktada muhatab olduğumuz müslüman olan ya da olmayan herkese bunu hissettirmeliyiz. Öyle ki; 'kurban' bayramını hiç bilmeyen biri bile bizimle karşılaştığında, konuştuğunda bizde bir değişiklik olduğunu farketmeli ve daha biz söylemeden o sormalı:
-Bu mutluluğun sebebi nedir?
Bu sorunun cevabı bizimle muhatablarımız arasındaki 'kurban'ı belirleyecektir. Yaşadığımız sevinci çevremizle paylaşabildiğimiz sürece birbirimize 'kurban' olacağız! Zaten asıl marifet ayakları bağlı bir hayvanı keserek ya da kestirerek kurban etmek değil; farklılıklarımıza rağmen birbirimize 'kurban' olabilmek, yakın olabilmektir.
Binlerce yıldır kimler geldi, kimler geçti... Tarih sayfaları, gelip-geçenlerin hikayeleriyle doludur. Ardından söylenenlerden ve söyleneceklerden hiçbirinin haberi olmadı. İçlerinden kimileri bunu da dert edindi ve ardında bir güzel hatıra(yad-ı cemil) bırakabilmek için gayret sarfetti.
İşte peygamberler bu noktada da hep bütün insanlığa örnek oldular. İnsanlık bütün güzellikleri onlardan öğrendi! Geldiler, ama bir daha hiç gitmediler... Adem, Nuh, İbrahim, Musa ya da İsa denildiğinde kim oldukları hemen bilindi. Hep güzel hatıralarla anıldılar. Muhammed(sav) denilince baharın bütün goncaları patladı!
İbrahim(as) onlardan biri, hanımı Hacer ve oğlu İsmail(as) ile öyle hatıralar bıraktılar ki; Allah(cc) onların hatıralarını insanlara 'din' kıldı!
İbrahim(as), dost bir peygamber, güzel bir eş, fedakar bir baba idi. Bir emirle getirip Hacer ve minik İsmail'i kuru ve kara taşlarla dolu bir ıssız vadiye bırakıp gitti. Sonra bir emirle eline bıçağı alıp ciğerparesini yatırdı yere... Sonra bir emirle geldi, Kabe'yi İsmail(as) ile birlikte inşa etti yeniden... Haccı ilan etti bütün dünyaya! Vakfeyi ve tavafı hatıra bıraktı... Ateşin bile yakamadığı bir büyük hatıra oldu!
Hacer, ne büyük bir kadındı! Hacer, siyah tenli idi... Hacer, insanlığın yüzakı, gönül aydınlığı, kurtuluşu, umudu, peygamberlerin duası, meleklerin sevdası Muhammed(sav)'in soyuna anne oldu... Öyle bir kadın idi ki; Allah(cc) onun evladı için koşuşturmasını bize ibadet kıldı. O gün bugündür insanlık Hacer gibi koşar durur Safa ile Merve arasında... Neslinin felahı için dualarla! Zemzem, Hacer o suya 'zemzem' dediği için hala zemzem! Allah(cc) onun duasına öyle bir icabet etti ki; cennet pınarlarından dünyaya su gönderdi. Bununla da bitmedi, o suya Hacer 'zem(dur)' dedi diye durdu su... İçilmekle eksilmez ama hiç te taşmaz bir pınar oldu!
İsmail(as), kurban oldu, kurban olmayı öğretti! Başını, Alemlerin Rabb'inin emrine öyle bir eğdi ki; semada melekler bile gıbta ettiler. Kurban olmanın adı oldu İsmail! İki kurbanlığın çocuğu Muhammed(sav)'e atalık etme şanına ulaştı... Mekke gibi bir şehir kurdu. Peygamber oldu, haccı öğretti insanlığa.
Bir baba, bir anne ve bir kurban çocuk, tarihe yön verdiler... Geldiler, ama hiç gitmediler ve asla gitmeyecekler! Öyle büyük hatıraları var ki; hem anlatılır, hem yaşanır, ama her nesille yeniden canlanır, yeniden büyür! Kurban ve Hacc onların hatırası olarak kıyamete kadar devam edecek... Kurban kesmeye her niyetlenen bir İbrahim olup, kendi İsmail'ini alacak bıçak altına!
Atamız İbrahim(as)'e selam olsun! O'nun sünnetini bize de sünnet kılan, bayram kılan Mekke'nin öksüzü Muhammed(sav)'e selam olsun! Ve kıyamete kadar bu yolu izleyerek öksüz ve yetimleri sevindirenlere, Allah(cc) için birbirine 'kurban' olanlara selam olsun!
Ufuk Gazetesi - Aralık 2008
23 Şubat 2012
Kur’an-ı anlamak ve sorular!
Kur’an-dan bir ayet ile söze başlamak ilk bakışta hep güzeldir. Ya söyleyeceklerimizin kaynağıdır bu ayet ya da sözümüzü denetlememizi sağlayan mihenk taşı! Sözlerimizi ayetlerle süslemek cümlelerimizin kıymetini artırır, dinleyenlerin dikkatini çeker. Hatta tesirini bile artırabilir...
Lakin kendi hikayemizin arasına sıkıştırdığımız ayetlerin mutlak hakikat olduğunu unutmaya başladığımızda hem sözlerimiz zıvanadan çıkar, hem de o ayet ya da ayetler bizim sözlerimizi desteklemek için kullandığımız sıradan cümlelere dönüşür. Yaratan’ının sözünü kullanılır duruma düşüren kul ne kadar acınacak durumdadır...
Konuşur, konuşuruz ve sonunda bak zaten Kur’an-da şöyle buyurulur diyerek anlattıklarımızı Kitab-ı Kerim’e de tasdik ettiririz. Peki bu iş bu kadar kolay mıdır? Yani kendi doğrularımızı Kitab’ın ayetleri ile pazarlamak normal midir?
Aynı ayetin değişik meşreplerden müslümanların dillerinde birbirine kurşun misali ateşlendiği günümüzde herhalde bu konuyu yazıyor olmak mı anormaldir?
Yani bu Kur’an-ı dileyen dilediği gibi anlar ve dilediği yerde dilediği gibi kullanabilir mi?
Yahut yüzyılardır süregelen ve bir ilim dalı olarak ortaya çıkan tefsir, bugünün müslümanı için ne ifade etmektedir? Müfessir yani tefsir işini yapan kişi; hangi ilmi kariyere sahip olmak zorundadır? Hayatı boyunca hiçbir tefsiri baştan sona okuyamamış bir kişinin, sadece bir ayetin mealini okuyarak, ayeti anladığını iddia etmesi hatta daha da ileri giderek başkalarının yanlış anladığını varsayması ne ile açıklanabilir.
Dinin maksattan ziyade boş vakitlerin anlamlı bir şekilde doldurulmasını sağlayan bir hobiye dönüşmesi büyük bir felaket değil midir?
Kimlerin Kur’an ve ayetleri hakkında konuşma yetkileri olduğunu ayrıntıları ile anlatmak başlıbaşına bir ilim dalı (Tefsir Usulü) olmuşken, bizim de aynı hataya düşerek bir yazıda bu konuyu altından girip üstünden çıkabileceğimizi kimse beklemesin. Maksat zihinlerde sorular oluşmasını sağlamak ve bu soruların kişileri merak ile öğrenmeye yöneltmesini temin etmekten ibarettir.
Bu girişten sonra, hep birlikte şu ayeti okuyalım:
Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır. Onun başında gayet katı, şiddetli, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildikleri şeyi yapan melekler vardır. (Tahrim suresi – ayet 6)
Şimdi buyrun bu ayetle ilgili söz söylemek isteyenlere sorularımızı sıralayalım:
Bu sorular hiçbir ön hazırlık olmadan sadece ayetin mealine bakıldığında hemen herkesin aklına gelebilecek sorular aslında. Vurgulamak istediğimiz bu ve diğer bütün ayetleri okuyup da bu ayetler üzerinden ahkam kesmeden önce birtakım ilimlerin tahsil edilmiş olmasının şart olduğudur.
Birtakım konularda herbirimizin farklı düşünme ve konuşma haklarımız elbette ki vardır. Bu fikirlerimizi savunma hakkımız da doğal olarak vardır. Ancak hiçbirimizin işimize gelen noktalarda, işimize gelen ayetleri, işimize geldiği gibi anlayarak, işimize geldiği gibi anlatma selahiyetimiz yoktur ve Kur’an indiğinden bu yana da hiçkimsenin olmamıştır zaten!
Efendiler, bu Kitab; Allah’ın kelamıdır, size ya da bize hediye edilmiş bir boyama ya da masal kitabı değil! Bu Kitab’ı eğmek, bükmek onu yakmaktan daha büyük bir vebaldir...
Kur’an-a hürmet, onu süslemek ya da süslü muhafazalarda saklamakla olsaydı bütün mücellidler evliya olurdu herhalde...
Biz daha Kur’an-ın ilk suresinde hem de günde onlarca defa okuduğumuz Fatiha suresinde, dalalete düşen Hristiyanlar’a ve ğadaba uğrayan Yahudiler’e benzememeyi istemiyor muyuz? Nedir peki onların en önemli ortak özellikleri? Kitablarını keyiflerine uydurmaları değil mi?
Öyleyse, bizim Kur’an hakkında konuşurken veya konuşanları dinlerken ya da ayetleri sözlerimizin arasında okurken göstereceğimiz hassasiyet; imanımızın ve ilmimizin göstergesi olacaktır. Biz kendi Kitab’ımıza hakkıyla saygı gösterir ve hakkıyla anlamaya çalışırsak, O’na inanmayanların tavırları da bambaşka olacaktır. Çocuklarımızın Kur’an okumayı öğrenmesine gösterdiğimiz duyarlılığı, kendimiz için de bir adım öteye götürür ve anlama noktasında gayret sarfedersek, emin olalım hem Kur’an-a bakışımız değişecek hem de hayatımız...
Kur’an-dan bahsettiğimizden bu defa şiir adetimizi bırakıyoruz. Sözlerin en güzeli şüphesiz Kur’an-dadır. Buyrun bu ayetler üzerinde düşünelim:
Bir de sen Kur'an'ı okuduğun zaman Biz seninle ahirete inanmayanlar arasına görünmez bir perde çekeriz. Ve kalplerinin üzerine onu iyi anlamalarına engel kabuklar geçiririz ve kulaklarına bir ağırlık veririz. Rabbini Kuran'da tek olarak andığın vakitte ürkerek arkalarını döner giderler. (İsra suresi, 45 ve 46. ayetler)
Ufuk Gazetesi - Mayıs 2008
Lakin kendi hikayemizin arasına sıkıştırdığımız ayetlerin mutlak hakikat olduğunu unutmaya başladığımızda hem sözlerimiz zıvanadan çıkar, hem de o ayet ya da ayetler bizim sözlerimizi desteklemek için kullandığımız sıradan cümlelere dönüşür. Yaratan’ının sözünü kullanılır duruma düşüren kul ne kadar acınacak durumdadır...
Konuşur, konuşuruz ve sonunda bak zaten Kur’an-da şöyle buyurulur diyerek anlattıklarımızı Kitab-ı Kerim’e de tasdik ettiririz. Peki bu iş bu kadar kolay mıdır? Yani kendi doğrularımızı Kitab’ın ayetleri ile pazarlamak normal midir?
Aynı ayetin değişik meşreplerden müslümanların dillerinde birbirine kurşun misali ateşlendiği günümüzde herhalde bu konuyu yazıyor olmak mı anormaldir?
Yani bu Kur’an-ı dileyen dilediği gibi anlar ve dilediği yerde dilediği gibi kullanabilir mi?
Yahut yüzyılardır süregelen ve bir ilim dalı olarak ortaya çıkan tefsir, bugünün müslümanı için ne ifade etmektedir? Müfessir yani tefsir işini yapan kişi; hangi ilmi kariyere sahip olmak zorundadır? Hayatı boyunca hiçbir tefsiri baştan sona okuyamamış bir kişinin, sadece bir ayetin mealini okuyarak, ayeti anladığını iddia etmesi hatta daha da ileri giderek başkalarının yanlış anladığını varsayması ne ile açıklanabilir.
Dinin maksattan ziyade boş vakitlerin anlamlı bir şekilde doldurulmasını sağlayan bir hobiye dönüşmesi büyük bir felaket değil midir?
Kimlerin Kur’an ve ayetleri hakkında konuşma yetkileri olduğunu ayrıntıları ile anlatmak başlıbaşına bir ilim dalı (Tefsir Usulü) olmuşken, bizim de aynı hataya düşerek bir yazıda bu konuyu altından girip üstünden çıkabileceğimizi kimse beklemesin. Maksat zihinlerde sorular oluşmasını sağlamak ve bu soruların kişileri merak ile öğrenmeye yöneltmesini temin etmekten ibarettir.
Bu girişten sonra, hep birlikte şu ayeti okuyalım:
Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır. Onun başında gayet katı, şiddetli, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildikleri şeyi yapan melekler vardır. (Tahrim suresi – ayet 6)
Şimdi buyrun bu ayetle ilgili söz söylemek isteyenlere sorularımızı sıralayalım:
- Bu ayetin sebeb-i nüzulu nedir? (Sebeb-i nüzul kelimesini anlamayan ya da bu ayetin sebeb-i nüzulunu bilmeyenlerin konuşma hakkı kalmadı.)
- Ayetin ilk kelimesi olan ‘ey’ ne demektir? Neden orjinal metinde ‘ya eyyu he’ olan bu tabir sadece ‘ey’ olarak tercüme edilmiştir?
- Kelimelere devam edelim: ‘iman edenler’ kimlerdir; vasıfları, cinsiyetleri, yaşları başta olmak üzere kimler bu sınıfa dahildirler? Kelime müzekkerdir, acaba müennesler bu hitaba muhatab değil midir?
- Ayetin metninde ‘nefs’ olarak kullanılan ve türcümede ‘kendinizi’ diye aktarılan nefs ne demektir? Bu kelimeden maksat nadir?
- Yine ayetin orjinal metninde ‘ehl’ olarak geçen ve çoğunlukla ailenizi diye tercüme edilen bu kelimenin manalarına neler ve kimler dahildir.
- Nefs ve ehl kelimelerinin arasında bulunan ‘ve’ ne işe yarar?
- (Biraz hızlandıralım.) Yakıt, bizim bildiğimiz manada mıdır? Cehennemin yakıtı bitince o da söner mi? Peki taşlar nasıl yanar?
- Melekleri biz latif ve kibar yaratıklar olarak tanımıştık, bu katı ve şiddetli melekler de nasıl oluyor?
- Ve en başta soracağımız en önemli soru; nasıl koruyacağız kendimizi ve ehlimizi? Ateş yakar, ondan korunmak mümkün müdür? Cehennemi maşa ile kenara mı çekeceğiz? Yahut bir kova su alıp söndürecek miyiz, bize sıra geldiğinde…
- Ve on numaralık soru: Bu ayeti, Rasul-u Ekrem (s.a.v.) ve ashabı (r.anhum) nasıl anlamışlardır?
Bu sorular hiçbir ön hazırlık olmadan sadece ayetin mealine bakıldığında hemen herkesin aklına gelebilecek sorular aslında. Vurgulamak istediğimiz bu ve diğer bütün ayetleri okuyup da bu ayetler üzerinden ahkam kesmeden önce birtakım ilimlerin tahsil edilmiş olmasının şart olduğudur.
Birtakım konularda herbirimizin farklı düşünme ve konuşma haklarımız elbette ki vardır. Bu fikirlerimizi savunma hakkımız da doğal olarak vardır. Ancak hiçbirimizin işimize gelen noktalarda, işimize gelen ayetleri, işimize geldiği gibi anlayarak, işimize geldiği gibi anlatma selahiyetimiz yoktur ve Kur’an indiğinden bu yana da hiçkimsenin olmamıştır zaten!
Efendiler, bu Kitab; Allah’ın kelamıdır, size ya da bize hediye edilmiş bir boyama ya da masal kitabı değil! Bu Kitab’ı eğmek, bükmek onu yakmaktan daha büyük bir vebaldir...
Kur’an-a hürmet, onu süslemek ya da süslü muhafazalarda saklamakla olsaydı bütün mücellidler evliya olurdu herhalde...
Biz daha Kur’an-ın ilk suresinde hem de günde onlarca defa okuduğumuz Fatiha suresinde, dalalete düşen Hristiyanlar’a ve ğadaba uğrayan Yahudiler’e benzememeyi istemiyor muyuz? Nedir peki onların en önemli ortak özellikleri? Kitablarını keyiflerine uydurmaları değil mi?
Öyleyse, bizim Kur’an hakkında konuşurken veya konuşanları dinlerken ya da ayetleri sözlerimizin arasında okurken göstereceğimiz hassasiyet; imanımızın ve ilmimizin göstergesi olacaktır. Biz kendi Kitab’ımıza hakkıyla saygı gösterir ve hakkıyla anlamaya çalışırsak, O’na inanmayanların tavırları da bambaşka olacaktır. Çocuklarımızın Kur’an okumayı öğrenmesine gösterdiğimiz duyarlılığı, kendimiz için de bir adım öteye götürür ve anlama noktasında gayret sarfedersek, emin olalım hem Kur’an-a bakışımız değişecek hem de hayatımız...
Kur’an-dan bahsettiğimizden bu defa şiir adetimizi bırakıyoruz. Sözlerin en güzeli şüphesiz Kur’an-dadır. Buyrun bu ayetler üzerinde düşünelim:
Bir de sen Kur'an'ı okuduğun zaman Biz seninle ahirete inanmayanlar arasına görünmez bir perde çekeriz. Ve kalplerinin üzerine onu iyi anlamalarına engel kabuklar geçiririz ve kulaklarına bir ağırlık veririz. Rabbini Kuran'da tek olarak andığın vakitte ürkerek arkalarını döner giderler. (İsra suresi, 45 ve 46. ayetler)
Ufuk Gazetesi - Mayıs 2008
Yeryüzünde 'fitne' kalmayıncaya kadar...
Geçen sayımızda Kur'an-ı anlama görevinin gayr-i müslimlerin değil asıl olarak müslümanların görevi olduğunu belirtmiş ve Kur'an-a iman etmeyenlere bizi kitabımızla başbaşa bırakmalarını tembih etmiştik. Bu yazımızla ise İslam'ın gayr-i müslim ülkelerde yaşayan müslümanlarla ilgili hükümlerine ve İslam'da savaş ya da cihad konusuna bir giriş yapmak istiyoruz.
Öncelikle bir müslüman için aslolanın dinini ikame etmek (yaşamak ve yaşanmasına engel olan gerekçelerden uzak olmak) olduğunu hatırlatalım. Her ne gerekçe ile olursa olsun dinini yaşayabileceği bir ortam edinmek de bu anlamda her müslümanın kişisel bir sorumluluğudur. Gayr-i müslim bir ülkede ikamet etme durumunda bulunan müslümanların nerede ne şekilde dinlerini ikame edecekleri konusunda üzerlerine düşeni yapmaları beklenir. Örnek olarak namazın cemaat ile ikamesi için mescidler inşa etmek gibi...
Bunun yanısıra böyle bir ülkede yaşayan müslümanların tabi oldukları hukuk ile alakalı dinlerinden kaynaklanan bazı sınırlamalara ya da serbestliklere de muhatab olmaları kaçınılmazdır. Şunu hemen tespit ederek sizlerimize devam edelim: Bir müslüman anlaşmalı olarak (pasaport ve vize ile ya da vatandaşlığına geçerek) bir gayr-i müslim ülkede ikamet ederse, bu şahsın o ülkenin asayiş ve sair kanunlarına tabi olması sebebiyle ortaya çıkan durumlarda İslam gayet net ve açık hükümler belirlemiştir. Yine basit bir örnek verelim: Cuma namazına yetişmek için arabasıyla yolculuk eden bir müslüman; 'ben cumaya gidiyorum, yetişemezsem iadesi de yok' diyerek yolculuk sırasında karşılaştığı kırmızı ışıklara uymayabilir mi? Bunu yaparsa iyi bir iş mi yapmış olur? Hiçbir ilmihal kitabında cumaya giderken trafik kurallarına uyma ile ilgili bir fetva bulamayabilirsiniz. Ama bu dinin temelinde en önemli olan kuralın kul hakkı olduğunu bilirseniz bu bile yeter konuyu anlamaya! Bir tek kişiyi rahatsız etmeniz ve onun hakkını çiğnemeniz hele de bu kişi gayr-i müslim ise ve helalleşme imkanı bulmanız da oldukça zorsa cuma namazını kaçırmaktan çok daha büyük bir tehlikenin işaretidir. Ayrıyeten sebeb olduğunuz bu durumdan dolayı müslümanların geneli hakkında bir olumsuz kanaatin oluşması durumunda ise daha büyük bir vebal altına girersiniz. Sizin kural çiğnediğinizi gören birinin 'işte müslümanlar böyle, işte İslam böyle bir din' demesine sebep olmanın vebali bir ömür kılacağınız cumaların getireceği hayrı örtebilir!
Hanefi mezhebinin 19. yüzyılda yaşamış önemli alimlerinden İbn-i Abidin bu konuda şu fetvayı verir: Gayrı müslim ülkelerde, onların kanunlarına itaat etmek (karşı gelmemek) zarureti vardır. Mallarına, canlarına, ırzlarına saldırmak asla caiz değildir. (Reddu'l Muhtar)
Yine onun hocalarından Abdulğani Nablusi hazretleri de benzer bir fetva verir: Hükümet mubah bir işi yasak ederse, bu emre itaat vacip olur. Kendini tehlikeye atmak caiz olmaz! (Hadika)
Muhammed Hadimi de nerdeyse aynı cümle ile konuyu bağlar: Hükümetin emrettiği her mubahı yapmak millete vacip olur. (Berika)
Bütün bu fetvalar mubahlar konusundadır, bunların dışında İslam'ın kesin hükmü bulunan haramlarda hiç kimseye, hiç bir ortamda itaat edilemez! Dinini ya da dininin kesin bir hükmünü çiğnemeye davet edilen bir müslümanın itaati onun felaketi olur.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün elbette. Yalan söyleyen ya da resmi bir kurumu dolandıran müslümanın vebali sadece kendi üzerinde kalmamakta ve İslam'ın ve müslümanların genelinin adının lekelenmesine sebep olmaktaysa sonuçlarına ahirette katlanmak durumundadır. İşte bizim için asıl 'fitne' budur!
Sözün burasında 'fitne' kelimesini incelemekte ve doğru olarak anlamakta fayda var. Fitne; topraktan çıkarılan altın gibi kıymetli madenlerin içine karıştıkları diğer değersiz şeylerden arınmaları için ateşte eritilmeleri manasına gelir. Bu işlem sonucunda altın eriyip akar ve ayrılır diğerlerinden... Dindeki manasına gelince; kısaca imtihan demektir. Anarşi, bozgunculuk, günah, şirk, bela ve daha başka manalara gelirse de, ekseriya bölücülük, bozgunculuk anlamında kullanılır. Abdulğani Nablusi fitneyi şöyle tarif eder: Fitne, Müslümanlar arasında bölücülük yapmak, onları sıkıntıya, zarara, günaha sokmak, insanları isyana kışkırtmak demektir. (Hadika) İmam Birgivi de Tarikat-ı Muhammediye adlı eserinde fitneyi böyle tarif eder.
Bu tarifle fitnenin sözlük manası arasında tatlı nüansı görmemek elde değil! Ateşe atılan altın, gereksiz ve değersiz olanlardan ayrılır. Fitneye muhatap olan insanların ise içlerindeki altın değerinde olanlar ayrılır, ortaya çıkarlar! Sıradan olanlar ise ateşi gördüklerinde daha da sıradanlaşır... Sonuç güzel görünse de fitne asla istenecek bir durum değildir. Ateşe atılarak imtihan edilmeyi hiçbir insan elbette tercih etmeyecektir. Bu sebeple islam 'fitne'yi haram kılmıştır! Ne maksatla olursa olsun insanları bir konuda zorlamak insan fıtratına ters düştüğünden asla tavsiye edilmez. Aksine ikna ve iman yolu gösterilerek teklifde bulunmak daha uygundur. Hatta bu sebeple İslam, fitnenin ortadan kaldırılması için savaşmayı bile emretmiştir. (Bakara, 193) İnsanların arasını bozmak haram olunca; insan ile Allah(cc)'ın arasını bozmak için 'fitne' ise haliyle tamamen haram olur! Yine Kur'an-da 'fitne' adam öldürmekten daha çirkin görülerek (Bakara, 191) müslümanların uzak durmaları emredilmiştir. Hadislerde ise 'fitne' çıkaranlara lanetler okuyan Peygamberimiz (sav), bizi uyanık olmaya davet eder.
Fitne ile savaş arasında yakın bir dostluk vardır. Fitnecilerin temel amacı insanları birbirine karşı kışkırtarak savaşmalarını sağlamak ve bu yolla kendi menfaatlerine ya da iktidarlarına zemin hazırlamaktır. Akl-ı selim sahibi her müslüman başkalarının kendi emellerine ulaşmak için yaktıkları 'fitne' ateşine düşmemeli, İslam'ın ve müslümanların adını ve güvenliğini ön planda tutmalıdır.
İslam insanların can, akıl, mal, nesil ve dinlerini korumayı görev edinmektir. Bunların sağlanabilmesi için ise yine şu temel kuralları tesis eder:
1. İyiliklerin yayılması,
2. Kötülüklerin önlenmesi,
3. Emanetlerin ehline verilmesi,
4. Adaletin ihya edilmesi.
İşte İslam'ın savaşı emrettiği noktalar buralardır.
İslam, bir yerde iyiliklerin yayılmasına engel olanlar varsa o engeli kaldırmak için savaşmayı emreder. Bir müslüman bir garibana ekmek götürmüşse ve birileri o ekmeğin açların midelerine girmesine engel olursa onlarla savaşılır!
Yine İslam kötülükleri önlemek için de savaşmayı emreder. Gariban bir milletin memleketi işgal edilir, kadınlarına tecavüz edilir, malları yağmalanır ve nesilleri yokedilmek istenirken müslüman seyirci kalmaz!
Zulmün kimin tarafından yapıldığı ya da mazlumun ırkı ve dini sorulmaz! Meğer ki haksızlığı yapan müslüman ama bu zulme maruz kalan gayr-i müslim dahi olsa savaşılması gereken zalimdir! Onun müslümanlığı zulmüne rıza gösterilmesini gerektirmez. Müslüman zulme ve zalimlere meyletmez, onun yeri mazlumların yanıdır. Bu insani olduğu kadar da İslami bir vasıftır. Zaten İslam, vicdanlara hitap eden bir dindir... Merhamet ve savaşı bu kadar güzel bir incelikle başka kimse birleştiremez. Bizim savaşımızın sebebi de yine merhamettir çünkü!
Bugün yeryüzünde devam eden ve müslümanların da karıştığı bütün savaşları inceleyen herkes görecektir ki; bu savaşların çıkış sebebi müslümanlar olmamıştır. Aksine müslümanlar ya ihanete uğrayan ya da saldırıya uğrayan taraftırlar... İslamın merhametli bağrına hançer saplayanlar üzerlerine sıçrayan kandan neden şikayet ederler, anlamak mümkün değil! Halbuki hiçbir kasabın üzerine bulaşan kan kendisine ait olmadığı gibi, birilerinin ona haksızlık yaptığını da söylemek mümkün olmaz!
Biz müslümanlar Kur'an-da savaşı istememekle emrolunduk! Savaşa sebep olmamakla emrolunduk... Haddi aşmamak yani başkalarının sınırlarını çiğnememekle emrolunduk. Bu bizim pısırıklığımızdan ya da korkaklığımızdan değil elbette. Kainatın Sahibi öyle istedi, biz de itirazsız kabul ettik... Ancak saldırıya uğradığımızda da ne pahasına olursa olsun; kendimizi ve dinimizi savunuruz! Tıpkı dünyanın bütün mazlumlarını savunacağımız gibi. Hiç kimse bize felanca yerdeki savaşın bizi ilgilendirmeğini söyleyemez. Nerde bir gözyaşı ya da kan akıyorsa biz ondan sorumluyuz. Çünkü müslüman yeryüzünde Allah(cc)'ın halifesi olduğunu iddia eden insandır! Allah(cc), zulmü ve zalimleri sevmez, biz de sevmeyiz! Allah(cc), haddi aşanları sevmez, biz de sevmeyiz. Allah(cc) bozguncuları sevmez, biz de sevmeyiz... Kısacası Allah(cc)'ın sevmediklerini sevmeyiz...
Birilerinin keyfi uğruna; garibanların canlarına kıyılmasına, akıllarının zayi edilmesine, mallarının talan edilmesine, nesilllerinin yokedilmesine ve dinlerine saldırılmasına göz yummak müslümanların izzet ve şerefine ters düşer! Bu saldırıların bizzat müslümanlara yapılması durumunda ise kimse bizden öbür yanağımızı çevirmemizi beklememelidir...
Ufuk Gazetesi – Nisan 2008
Öncelikle bir müslüman için aslolanın dinini ikame etmek (yaşamak ve yaşanmasına engel olan gerekçelerden uzak olmak) olduğunu hatırlatalım. Her ne gerekçe ile olursa olsun dinini yaşayabileceği bir ortam edinmek de bu anlamda her müslümanın kişisel bir sorumluluğudur. Gayr-i müslim bir ülkede ikamet etme durumunda bulunan müslümanların nerede ne şekilde dinlerini ikame edecekleri konusunda üzerlerine düşeni yapmaları beklenir. Örnek olarak namazın cemaat ile ikamesi için mescidler inşa etmek gibi...
Bunun yanısıra böyle bir ülkede yaşayan müslümanların tabi oldukları hukuk ile alakalı dinlerinden kaynaklanan bazı sınırlamalara ya da serbestliklere de muhatab olmaları kaçınılmazdır. Şunu hemen tespit ederek sizlerimize devam edelim: Bir müslüman anlaşmalı olarak (pasaport ve vize ile ya da vatandaşlığına geçerek) bir gayr-i müslim ülkede ikamet ederse, bu şahsın o ülkenin asayiş ve sair kanunlarına tabi olması sebebiyle ortaya çıkan durumlarda İslam gayet net ve açık hükümler belirlemiştir. Yine basit bir örnek verelim: Cuma namazına yetişmek için arabasıyla yolculuk eden bir müslüman; 'ben cumaya gidiyorum, yetişemezsem iadesi de yok' diyerek yolculuk sırasında karşılaştığı kırmızı ışıklara uymayabilir mi? Bunu yaparsa iyi bir iş mi yapmış olur? Hiçbir ilmihal kitabında cumaya giderken trafik kurallarına uyma ile ilgili bir fetva bulamayabilirsiniz. Ama bu dinin temelinde en önemli olan kuralın kul hakkı olduğunu bilirseniz bu bile yeter konuyu anlamaya! Bir tek kişiyi rahatsız etmeniz ve onun hakkını çiğnemeniz hele de bu kişi gayr-i müslim ise ve helalleşme imkanı bulmanız da oldukça zorsa cuma namazını kaçırmaktan çok daha büyük bir tehlikenin işaretidir. Ayrıyeten sebeb olduğunuz bu durumdan dolayı müslümanların geneli hakkında bir olumsuz kanaatin oluşması durumunda ise daha büyük bir vebal altına girersiniz. Sizin kural çiğnediğinizi gören birinin 'işte müslümanlar böyle, işte İslam böyle bir din' demesine sebep olmanın vebali bir ömür kılacağınız cumaların getireceği hayrı örtebilir!
Hanefi mezhebinin 19. yüzyılda yaşamış önemli alimlerinden İbn-i Abidin bu konuda şu fetvayı verir: Gayrı müslim ülkelerde, onların kanunlarına itaat etmek (karşı gelmemek) zarureti vardır. Mallarına, canlarına, ırzlarına saldırmak asla caiz değildir. (Reddu'l Muhtar)
Yine onun hocalarından Abdulğani Nablusi hazretleri de benzer bir fetva verir: Hükümet mubah bir işi yasak ederse, bu emre itaat vacip olur. Kendini tehlikeye atmak caiz olmaz! (Hadika)
Muhammed Hadimi de nerdeyse aynı cümle ile konuyu bağlar: Hükümetin emrettiği her mubahı yapmak millete vacip olur. (Berika)
Bütün bu fetvalar mubahlar konusundadır, bunların dışında İslam'ın kesin hükmü bulunan haramlarda hiç kimseye, hiç bir ortamda itaat edilemez! Dinini ya da dininin kesin bir hükmünü çiğnemeye davet edilen bir müslümanın itaati onun felaketi olur.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün elbette. Yalan söyleyen ya da resmi bir kurumu dolandıran müslümanın vebali sadece kendi üzerinde kalmamakta ve İslam'ın ve müslümanların genelinin adının lekelenmesine sebep olmaktaysa sonuçlarına ahirette katlanmak durumundadır. İşte bizim için asıl 'fitne' budur!
Sözün burasında 'fitne' kelimesini incelemekte ve doğru olarak anlamakta fayda var. Fitne; topraktan çıkarılan altın gibi kıymetli madenlerin içine karıştıkları diğer değersiz şeylerden arınmaları için ateşte eritilmeleri manasına gelir. Bu işlem sonucunda altın eriyip akar ve ayrılır diğerlerinden... Dindeki manasına gelince; kısaca imtihan demektir. Anarşi, bozgunculuk, günah, şirk, bela ve daha başka manalara gelirse de, ekseriya bölücülük, bozgunculuk anlamında kullanılır. Abdulğani Nablusi fitneyi şöyle tarif eder: Fitne, Müslümanlar arasında bölücülük yapmak, onları sıkıntıya, zarara, günaha sokmak, insanları isyana kışkırtmak demektir. (Hadika) İmam Birgivi de Tarikat-ı Muhammediye adlı eserinde fitneyi böyle tarif eder.
Bu tarifle fitnenin sözlük manası arasında tatlı nüansı görmemek elde değil! Ateşe atılan altın, gereksiz ve değersiz olanlardan ayrılır. Fitneye muhatap olan insanların ise içlerindeki altın değerinde olanlar ayrılır, ortaya çıkarlar! Sıradan olanlar ise ateşi gördüklerinde daha da sıradanlaşır... Sonuç güzel görünse de fitne asla istenecek bir durum değildir. Ateşe atılarak imtihan edilmeyi hiçbir insan elbette tercih etmeyecektir. Bu sebeple islam 'fitne'yi haram kılmıştır! Ne maksatla olursa olsun insanları bir konuda zorlamak insan fıtratına ters düştüğünden asla tavsiye edilmez. Aksine ikna ve iman yolu gösterilerek teklifde bulunmak daha uygundur. Hatta bu sebeple İslam, fitnenin ortadan kaldırılması için savaşmayı bile emretmiştir. (Bakara, 193) İnsanların arasını bozmak haram olunca; insan ile Allah(cc)'ın arasını bozmak için 'fitne' ise haliyle tamamen haram olur! Yine Kur'an-da 'fitne' adam öldürmekten daha çirkin görülerek (Bakara, 191) müslümanların uzak durmaları emredilmiştir. Hadislerde ise 'fitne' çıkaranlara lanetler okuyan Peygamberimiz (sav), bizi uyanık olmaya davet eder.
Fitne ile savaş arasında yakın bir dostluk vardır. Fitnecilerin temel amacı insanları birbirine karşı kışkırtarak savaşmalarını sağlamak ve bu yolla kendi menfaatlerine ya da iktidarlarına zemin hazırlamaktır. Akl-ı selim sahibi her müslüman başkalarının kendi emellerine ulaşmak için yaktıkları 'fitne' ateşine düşmemeli, İslam'ın ve müslümanların adını ve güvenliğini ön planda tutmalıdır.
İslam insanların can, akıl, mal, nesil ve dinlerini korumayı görev edinmektir. Bunların sağlanabilmesi için ise yine şu temel kuralları tesis eder:
1. İyiliklerin yayılması,
2. Kötülüklerin önlenmesi,
3. Emanetlerin ehline verilmesi,
4. Adaletin ihya edilmesi.
İşte İslam'ın savaşı emrettiği noktalar buralardır.
İslam, bir yerde iyiliklerin yayılmasına engel olanlar varsa o engeli kaldırmak için savaşmayı emreder. Bir müslüman bir garibana ekmek götürmüşse ve birileri o ekmeğin açların midelerine girmesine engel olursa onlarla savaşılır!
Yine İslam kötülükleri önlemek için de savaşmayı emreder. Gariban bir milletin memleketi işgal edilir, kadınlarına tecavüz edilir, malları yağmalanır ve nesilleri yokedilmek istenirken müslüman seyirci kalmaz!
Zulmün kimin tarafından yapıldığı ya da mazlumun ırkı ve dini sorulmaz! Meğer ki haksızlığı yapan müslüman ama bu zulme maruz kalan gayr-i müslim dahi olsa savaşılması gereken zalimdir! Onun müslümanlığı zulmüne rıza gösterilmesini gerektirmez. Müslüman zulme ve zalimlere meyletmez, onun yeri mazlumların yanıdır. Bu insani olduğu kadar da İslami bir vasıftır. Zaten İslam, vicdanlara hitap eden bir dindir... Merhamet ve savaşı bu kadar güzel bir incelikle başka kimse birleştiremez. Bizim savaşımızın sebebi de yine merhamettir çünkü!
Bugün yeryüzünde devam eden ve müslümanların da karıştığı bütün savaşları inceleyen herkes görecektir ki; bu savaşların çıkış sebebi müslümanlar olmamıştır. Aksine müslümanlar ya ihanete uğrayan ya da saldırıya uğrayan taraftırlar... İslamın merhametli bağrına hançer saplayanlar üzerlerine sıçrayan kandan neden şikayet ederler, anlamak mümkün değil! Halbuki hiçbir kasabın üzerine bulaşan kan kendisine ait olmadığı gibi, birilerinin ona haksızlık yaptığını da söylemek mümkün olmaz!
Biz müslümanlar Kur'an-da savaşı istememekle emrolunduk! Savaşa sebep olmamakla emrolunduk... Haddi aşmamak yani başkalarının sınırlarını çiğnememekle emrolunduk. Bu bizim pısırıklığımızdan ya da korkaklığımızdan değil elbette. Kainatın Sahibi öyle istedi, biz de itirazsız kabul ettik... Ancak saldırıya uğradığımızda da ne pahasına olursa olsun; kendimizi ve dinimizi savunuruz! Tıpkı dünyanın bütün mazlumlarını savunacağımız gibi. Hiç kimse bize felanca yerdeki savaşın bizi ilgilendirmeğini söyleyemez. Nerde bir gözyaşı ya da kan akıyorsa biz ondan sorumluyuz. Çünkü müslüman yeryüzünde Allah(cc)'ın halifesi olduğunu iddia eden insandır! Allah(cc), zulmü ve zalimleri sevmez, biz de sevmeyiz! Allah(cc), haddi aşanları sevmez, biz de sevmeyiz. Allah(cc) bozguncuları sevmez, biz de sevmeyiz... Kısacası Allah(cc)'ın sevmediklerini sevmeyiz...
Birilerinin keyfi uğruna; garibanların canlarına kıyılmasına, akıllarının zayi edilmesine, mallarının talan edilmesine, nesilllerinin yokedilmesine ve dinlerine saldırılmasına göz yummak müslümanların izzet ve şerefine ters düşer! Bu saldırıların bizzat müslümanlara yapılması durumunda ise kimse bizden öbür yanağımızı çevirmemizi beklememelidir...
Ufuk Gazetesi – Nisan 2008
22 Şubat 2012
Hacc ve Harameyn
Siz bu yazıyı okurken inşaallah ben Mekke’de olmayı umud ediyorum. Son iki Kurban bayramında bu köşeyi takip edenler bilirler; Kurban ve mahiyetinden bahsederken hep hatırladığımız İbrahim (as)’ın, insanlığa bıraktığı en büyük hatıra(sünnet) olarak Hacc ve Kurban zaten birbirinden bağımsız anlatılamayacak konular.
Hemen hemen hepimizin bildiği gibi; İsmail’in kurban edilmek üzere kayaların üzerine yatırıldığı mekan Mekke, yani Hacc mekanı, yani Harem bölgesi. Adem(as)’in yeryüzünde ayak bastığı ilk yer, tevbesinin kabul edildiği mukaddes mekan, meleklerin tavaf ettiği Beyt-i Mamur’un yeryüzündeki izdüşümü, yeryüzünde yapılan ilk bina, ilk ev, ilk ibadet mekanı velhasıl-ı kelam bütün ilklerin odağı Mekke!
Nuh(as) tufanı ile yıkılan, sonra Ybrahim(as)’ın biricik evladı Ysmail(as)’i terketmekle emrolunması ile yeniden insanlığın gündemine giren kurak topraklar. Hacer’in çocuğu için su araması ile Zemzem’le tanışan kayalar ve dağlar.
Safa ile Merve tepeleri arasında yapayalnız koşuşturan siyah tenli bahtiyar anne; Hacer!
Babasının acıtmasın diye iyice keskinleştirdiği bıçağa boynunu tereddütsüz uzatan İsmail(as)!
Aksakallı pir, bir kayanın üzerinden sesini Allah(cc)’ın bütün insanlığa hem de zamanlarüstü olarak ulaştırdığı peygamber İbrahim(as)!
Ve İbrahim(as)’in neslinden, İsmail’(as)’in torunlarından, bütün peygamberlerin müjdesi, insanlığın yüzakı, gönül aydınlığı, Mekke’nin yetimi Muhammed(as)!
İsimler ve mekanlar unutulmazlar arasına girdiler. Kıyamete kadar Hacc müslümanlara farz kılındı. İnsanlar babaları Adem(as) gibi vakfeye, Hacer gibi sa’ye, İbrahim(as) gibi tavafa, İsmail(as) gibi kurban olmaya koşmakla ve bütün bunları Muhammed(as)’ın öğrettiği gibi yapmaya memur oldular... O(as)’nun ayak izlerini takip etmenin eğitimini almaya Mekke’ye geldiler, geliyorlar ve gelecekler!
Kıyametin provasına kefene benzer ihramla çıkmak, kostümleri ve senaryosu önceden belirlenmiş bir büyük serüveni yaşamaya ve yaşatmaya çalışmakla eşdeğer. Kuru bir taklitten çok ama çok öte, bizzat içine sindire sindire Allah(cc)’ın davetine uymanın adı Hacc.
Davet edildim ve geldim demek, layık olmadığını bile bile evin Sahibi’nin büyüklüğünden ve merhametinden emin olarak şehirlerin anası Mekke’ye varmak Hacc.
Tarihin en mühim nesline ev sahipliği yapan bir mekanda, onların izinden yürüme kararlılığını ilan etmenin adı Hacc.
Mekana, insana, eşyaya, hayvanlara ve bitkilere bile saygıyı öğrenmenin, helal ve haram çizgilerini elle tutulur, gözle görülür bir şekilde çekmenin ve yenilemenin adı Hacc.
Ümmet olmanın; ırkların ve dillerin anlamını kaybetmenin, renklere gözünü kapatmanın, sınıfların yokolmasının, sadece ve yalnızca insan olmanın adı Hacc.
Varlığı yeniden anlamlandırmanın, varlığının sebebini anlamanın ve büyük ailenin ferdi olmanın, kardeşlik destanına adını yazdırmanın, ilhamını Selman-ı Farisi(ra)’den alarak soyadını ‘müslüman’ olarak değiştirmenin adı Hacc.
Bütün bir hayatı anlatmaya ne benim gücüm yeter ne de bu köşe haliyle... Eksik yanlarımı siz tamamlarsınız kendi içinizde umarım.
Harameyn denilince, Medine’den bahsetmeden geçmek mümkün değil. Bağrında insanlığın en kıymetlisini taşıyan bir şehir Medine. Medeniyete isim olmuş bu şehrin Muhammed(as)’ın tayini ile harem bölgesine dahil edilmesi, kıymetini anlamamıza yeter de artar bile.
Medine, sukunetin, huzurun, emniyetin ve vefanın şehri. Muhammed(as)’ın Mekke’nin fethinden sonra bile geriye dönmüş olması, O(as)’nun bu şehri ne kadar sevdiğini göstermeye yeterli. O(as)’nun ve yıldızlarının birçoğunun hayatında ve vefatında bulunduğu şehir. Kara taşlarından hep hüzün süzülen, sanki Muhammed(as)’a ev sahipliği yaptığı için biraz da utangaç ve çekingen bir şehir.
Oraları henüz görmedim, kısmet olur da dönersem kimbilir bambaşka şeyler düşünecek ve yazacağım. Hacc ve Harameyn herkeste kendine özel bir etki ve hatıra bırakır. Bunları mümkün olursa aktarma niyetindeyim.
Elbette dönmeme ihtimali herkes gibi benim için de geçerli. Bunu bilmenin bu seyahate daha bir lezzet kattığını ifade etmeliyim. Yine bu sebebten, tanıyan, tanımayan ama bir şekilde üzerimde hakkı kalan herkesten helallik istiyorum. Bunu kendi hatırım için değil evine misafir gittiğim Zat-ı zül-Celal(cc)’in hatırına istirham ediyorum.
Ufuk Gazetesi - Aralık 2007
Hemen hemen hepimizin bildiği gibi; İsmail’in kurban edilmek üzere kayaların üzerine yatırıldığı mekan Mekke, yani Hacc mekanı, yani Harem bölgesi. Adem(as)’in yeryüzünde ayak bastığı ilk yer, tevbesinin kabul edildiği mukaddes mekan, meleklerin tavaf ettiği Beyt-i Mamur’un yeryüzündeki izdüşümü, yeryüzünde yapılan ilk bina, ilk ev, ilk ibadet mekanı velhasıl-ı kelam bütün ilklerin odağı Mekke!
Nuh(as) tufanı ile yıkılan, sonra Ybrahim(as)’ın biricik evladı Ysmail(as)’i terketmekle emrolunması ile yeniden insanlığın gündemine giren kurak topraklar. Hacer’in çocuğu için su araması ile Zemzem’le tanışan kayalar ve dağlar.
Safa ile Merve tepeleri arasında yapayalnız koşuşturan siyah tenli bahtiyar anne; Hacer!
Babasının acıtmasın diye iyice keskinleştirdiği bıçağa boynunu tereddütsüz uzatan İsmail(as)!
Aksakallı pir, bir kayanın üzerinden sesini Allah(cc)’ın bütün insanlığa hem de zamanlarüstü olarak ulaştırdığı peygamber İbrahim(as)!
Ve İbrahim(as)’in neslinden, İsmail’(as)’in torunlarından, bütün peygamberlerin müjdesi, insanlığın yüzakı, gönül aydınlığı, Mekke’nin yetimi Muhammed(as)!
İsimler ve mekanlar unutulmazlar arasına girdiler. Kıyamete kadar Hacc müslümanlara farz kılındı. İnsanlar babaları Adem(as) gibi vakfeye, Hacer gibi sa’ye, İbrahim(as) gibi tavafa, İsmail(as) gibi kurban olmaya koşmakla ve bütün bunları Muhammed(as)’ın öğrettiği gibi yapmaya memur oldular... O(as)’nun ayak izlerini takip etmenin eğitimini almaya Mekke’ye geldiler, geliyorlar ve gelecekler!
Kıyametin provasına kefene benzer ihramla çıkmak, kostümleri ve senaryosu önceden belirlenmiş bir büyük serüveni yaşamaya ve yaşatmaya çalışmakla eşdeğer. Kuru bir taklitten çok ama çok öte, bizzat içine sindire sindire Allah(cc)’ın davetine uymanın adı Hacc.
Davet edildim ve geldim demek, layık olmadığını bile bile evin Sahibi’nin büyüklüğünden ve merhametinden emin olarak şehirlerin anası Mekke’ye varmak Hacc.
Tarihin en mühim nesline ev sahipliği yapan bir mekanda, onların izinden yürüme kararlılığını ilan etmenin adı Hacc.
Mekana, insana, eşyaya, hayvanlara ve bitkilere bile saygıyı öğrenmenin, helal ve haram çizgilerini elle tutulur, gözle görülür bir şekilde çekmenin ve yenilemenin adı Hacc.
Ümmet olmanın; ırkların ve dillerin anlamını kaybetmenin, renklere gözünü kapatmanın, sınıfların yokolmasının, sadece ve yalnızca insan olmanın adı Hacc.
Varlığı yeniden anlamlandırmanın, varlığının sebebini anlamanın ve büyük ailenin ferdi olmanın, kardeşlik destanına adını yazdırmanın, ilhamını Selman-ı Farisi(ra)’den alarak soyadını ‘müslüman’ olarak değiştirmenin adı Hacc.
Bütün bir hayatı anlatmaya ne benim gücüm yeter ne de bu köşe haliyle... Eksik yanlarımı siz tamamlarsınız kendi içinizde umarım.
Harameyn denilince, Medine’den bahsetmeden geçmek mümkün değil. Bağrında insanlığın en kıymetlisini taşıyan bir şehir Medine. Medeniyete isim olmuş bu şehrin Muhammed(as)’ın tayini ile harem bölgesine dahil edilmesi, kıymetini anlamamıza yeter de artar bile.
Medine, sukunetin, huzurun, emniyetin ve vefanın şehri. Muhammed(as)’ın Mekke’nin fethinden sonra bile geriye dönmüş olması, O(as)’nun bu şehri ne kadar sevdiğini göstermeye yeterli. O(as)’nun ve yıldızlarının birçoğunun hayatında ve vefatında bulunduğu şehir. Kara taşlarından hep hüzün süzülen, sanki Muhammed(as)’a ev sahipliği yaptığı için biraz da utangaç ve çekingen bir şehir.
Oraları henüz görmedim, kısmet olur da dönersem kimbilir bambaşka şeyler düşünecek ve yazacağım. Hacc ve Harameyn herkeste kendine özel bir etki ve hatıra bırakır. Bunları mümkün olursa aktarma niyetindeyim.
Elbette dönmeme ihtimali herkes gibi benim için de geçerli. Bunu bilmenin bu seyahate daha bir lezzet kattığını ifade etmeliyim. Yine bu sebebten, tanıyan, tanımayan ama bir şekilde üzerimde hakkı kalan herkesten helallik istiyorum. Bunu kendi hatırım için değil evine misafir gittiğim Zat-ı zül-Celal(cc)’in hatırına istirham ediyorum.
Ufuk Gazetesi - Aralık 2007
21 Şubat 2012
Onlara mühlet ver! (Ruveyda)*
İnsan ne kadar etki edebilir zamana?
Kim geçen saniyelerden sadece ama sadece birini geri çevirebilir?
Hangi kral ya da imparator, kuruyan bir yaprağa ‘dur’ diyebilir dalında?
Güneşi benim Rabb’im doğudan getirirken; hangi firavunun gücü onu batıdan getirmeye yeter?
Azrail gırtlağına çöktüğü zaman, kimin silahı onu durdurabilir?
Hangi süper gücün, hangi süper lideri sivrisineğe karşı bir savunma sistemi geliştirebilir? Nemrud’dan daha acı bir son hepsini beklemiyor mu?
Bu soruları bildiğimiz herşeyi ekleyerek çoğaltalım, sonunda varacağımız nokta kainatın sahibi Allah(celle celaluh)’ın kudretini idraktir!
Ve bugün hepimizin yeniden ve yeniden hatırlamamız gereken dünyanın değişmez gerçeği de budur...
Birileri birşeyler yapar, birilerinin başlarına bir takım işler gelir.. Acılar, gözyaşları, kan ve zulüm birbirine karışır.. Silahın ve paranın gücünü elinde bulunduranlar hep kazanıyor görünür.. Tıpkı bir zamanlar olduğu gibi. Ama gün gelir, devran döner; ömrü olanlar tiranların da sonunu görür..
Herkes bir plan yapar, yeryüzünde ne kadar imansız ve vicdansız varsa o kadar envai çeşit zulüm ve haksızlık planı da var demektir. Bu planların sahiplerinin, Hakim-i Mutlak olan Allah(cc)’ın kudretinden bağımsız iş yapabilecekleri ihtimali asla olmadı ve olmayacaktır..
Bize dayanılmaz ve çekilmez ya da doyulmaz ve bıkılmaz gelen dünya aslında kainat içinde bizim sandığımız kadar büyük bir parça değildir. Ve aslında hayat, gerçek hayat olan ahiretle mukayese edildiğinde kısa kelimesinin bile yetersiz kalacağı kadar anlamsız derecede basit ve küçüktür. Öyle ya sınırsız ve sonsuz olanla süresi en fazla en iyi ihtimalle 80 yıl olan bir hayatın mukayesesini yaptığımızda ortaya çıkan dehşet fark ne kadar bellidir. Hele ki ne kadar zengin olursanız olun yiyebileceğiniz sadece midenizin kapasitesi kadar değil mi?
Kim ne kadar güce sahip olursa olsun, gözle görülemeyecek kadar küçük bakteriler karşısında zayıf değil midir? Buna rağmen insan neden acziyet ve zavallılığını örtmek için hem de kendi hemcinslerine büyüklük taslama hastalığından zevk alır? Öyle ya milyonların iki dudağından çıkacak sözlerine baktığı nice büyük adamlar da ihtiyaçlarını gidermek için iki büklüm helaya oturmaya mahkum değil midir?
Sözü buraya getirmişken Laleli camiinin hikayesini hatırlayalım:
Sultan Mustafa çok cami yaptırır. Ama onun gözünde Laleli Camii’nin ayrı bir yeri vardır, bu muhteşem esere adını verecek, asırlarca anılacaktır. Rivayet olunur ki Laleli Camii’nin şekillendiği günlerde Padişah inşaatı görmeye gelir. Ona civarda yaşayan bir gönül ehlinden bahsederler, “haydi gidelim hayır duasını alalım” deyip, kapısını çalar.
Ancak milletin hikmetli sözlerini aktara geldiği pamuk sakallı ihtiyar, o gün derin bir sükut içindedir, sanki lisan-ı hal ile “bizim sustuğumuzdan anlamayan” der “konuştuğumuzdan ne anlar?”
Sultan Mustafa kendince bir zarf atıp, feyzli bir sohbete maya çalmaya çalışır, “Efendi, bu dünyada en güzel şey nedir” diye sorar.
Laleli Baba elini “boşveeer” gibilerinden sallar, “alçak dünyanın güzelliğinden n’olsun sultanım” der, “eğer rahatlıkla yiyor ve def-i hacetini sıkıntısız yapıyorsan tamam. Başka bir şey arama.”
Sultan Mustafa derin mevzulara kapı aralamaya çalıştığından olsa gerek, bu sade ve kestirme cevaba bozulur, ancaaak...
Ancak birkaç gün sonra nasıl bir kabızlığa yakalanır anlatılamaz. Hekimin biri gelir, biri gider, derdine çare bulamazlar. Kaşık kaşık yağlar içer, bin çeşmeden su getirtir, otlar, kökler, müshiller... Ma fi fayda...
Neden sonra aklı başına gelir “galiba boşuna uğraşıyoruz” der, “korkarım bu derdin ilacı Laleli Baba’da!”
Derhal yaşlı dervişin huzuruna koşar, önce affını ister sonra derdini arzetmeye bakar.
Laleli Baba “o iş kolay” der, “ama ne vereceksin karşılığında?”
- Ne istersen vereyim, hatta ben kalkayım, gel sen otur tahtıma.
- Amaaan kalsın. Bir def-i hacete bile değmeyen saltanat neye yarar?
- Karnımın ağrısı dayanılacak gibi değil hocam.
- Demek şuncağız karın ağrısı koca Sultanı bile kıvrandırıyor. Kabir azabı nicedir acaba?
- Yalvarırım bir şeyler yapın.
- Pazarlığımız bitmedi ama?
- Bu camiye adınızı vereyim. Müminler ibadet ettikçe sizi hatırlasın, asırlarca Fatiha okusunlar.
- Bak bu hiç de fena bir teklif değil. Duaya çok ihtiyacım var ve olacak da...
Laleli Baba o bereketli nefesiyle bir şeyler okuyup sırtını sıvazlar, Padişahın ağrısı sızısı kalmaz.
Bakın şu işe ki Eyyûb, Fatih, Ayazma, Laleli gibi muhteşem camileri yaptıran III. Mustafa, hiçbirine ismini koyamaz.
Cenazesi Lâleli Camii yanında bulunan türbeye defnedilir, Efendimizin (Sallallahü aleyhi ve sellem) kadem-i şerifini (mübarek ayak izini) bir çekmeceyle başucuna koyarlar.
Sultan dersini almıştır ve hakkını da vermiştir. Ve bize unutulmaz bir hatıra da bırakmıştır. Allah dilediğine dilediği gibi ders verir! Dilediğini yüceltir, dilediğini de yerin dibine batırır! Kimsenin ama kimsenin, asla ve kat’a düşen bir yaprağı durdurmaya gücü yoktur! Ve tıpkı bunun gibi kainatın planını yapan Malik’ul Mülk olan Allah(cc)’ın hiçbir planını o dilemezse kimse bilemez bile, bırakın ki engel olmaya kalkışsınlar!
ruveyda, seziyorum; tahammülün kalmadı
ama dur, boşaltayım bütün çığlıklarımı
asırlardır köhne barınaklarda
küflenen, çürüyen çığlıklarımı
at vuruldu; içim paramparça ruveyda
gölgelerin ardına sakladım kusurumu
sen orda kayıtsızca gülümsüyor gibisin
ben burda damla damla eriyip akıyorum
yine de, çiğnetemem kimseye gururumu
istenmediğim yeri sessizce terkederim
hatıra kalsın diye bırakır da ruhumu
mahzun bir derviş gibi boyun büker, giderim… (N. Genç)
(*)Onlar bir tuzak kurarlar, ben de bir tuzak kurarım. Kafirlere mühlet ver, onları biraz kendi hallerine bırak (ruveyda). Tarık 15-17
Ufuk Gazetesi - Kasım 2007
Kim geçen saniyelerden sadece ama sadece birini geri çevirebilir?
Hangi kral ya da imparator, kuruyan bir yaprağa ‘dur’ diyebilir dalında?
Güneşi benim Rabb’im doğudan getirirken; hangi firavunun gücü onu batıdan getirmeye yeter?
Azrail gırtlağına çöktüğü zaman, kimin silahı onu durdurabilir?
Hangi süper gücün, hangi süper lideri sivrisineğe karşı bir savunma sistemi geliştirebilir? Nemrud’dan daha acı bir son hepsini beklemiyor mu?
Bu soruları bildiğimiz herşeyi ekleyerek çoğaltalım, sonunda varacağımız nokta kainatın sahibi Allah(celle celaluh)’ın kudretini idraktir!
Ve bugün hepimizin yeniden ve yeniden hatırlamamız gereken dünyanın değişmez gerçeği de budur...
Birileri birşeyler yapar, birilerinin başlarına bir takım işler gelir.. Acılar, gözyaşları, kan ve zulüm birbirine karışır.. Silahın ve paranın gücünü elinde bulunduranlar hep kazanıyor görünür.. Tıpkı bir zamanlar olduğu gibi. Ama gün gelir, devran döner; ömrü olanlar tiranların da sonunu görür..
Herkes bir plan yapar, yeryüzünde ne kadar imansız ve vicdansız varsa o kadar envai çeşit zulüm ve haksızlık planı da var demektir. Bu planların sahiplerinin, Hakim-i Mutlak olan Allah(cc)’ın kudretinden bağımsız iş yapabilecekleri ihtimali asla olmadı ve olmayacaktır..
Bize dayanılmaz ve çekilmez ya da doyulmaz ve bıkılmaz gelen dünya aslında kainat içinde bizim sandığımız kadar büyük bir parça değildir. Ve aslında hayat, gerçek hayat olan ahiretle mukayese edildiğinde kısa kelimesinin bile yetersiz kalacağı kadar anlamsız derecede basit ve küçüktür. Öyle ya sınırsız ve sonsuz olanla süresi en fazla en iyi ihtimalle 80 yıl olan bir hayatın mukayesesini yaptığımızda ortaya çıkan dehşet fark ne kadar bellidir. Hele ki ne kadar zengin olursanız olun yiyebileceğiniz sadece midenizin kapasitesi kadar değil mi?
Kim ne kadar güce sahip olursa olsun, gözle görülemeyecek kadar küçük bakteriler karşısında zayıf değil midir? Buna rağmen insan neden acziyet ve zavallılığını örtmek için hem de kendi hemcinslerine büyüklük taslama hastalığından zevk alır? Öyle ya milyonların iki dudağından çıkacak sözlerine baktığı nice büyük adamlar da ihtiyaçlarını gidermek için iki büklüm helaya oturmaya mahkum değil midir?
Sözü buraya getirmişken Laleli camiinin hikayesini hatırlayalım:
Sultan Mustafa çok cami yaptırır. Ama onun gözünde Laleli Camii’nin ayrı bir yeri vardır, bu muhteşem esere adını verecek, asırlarca anılacaktır. Rivayet olunur ki Laleli Camii’nin şekillendiği günlerde Padişah inşaatı görmeye gelir. Ona civarda yaşayan bir gönül ehlinden bahsederler, “haydi gidelim hayır duasını alalım” deyip, kapısını çalar.
Ancak milletin hikmetli sözlerini aktara geldiği pamuk sakallı ihtiyar, o gün derin bir sükut içindedir, sanki lisan-ı hal ile “bizim sustuğumuzdan anlamayan” der “konuştuğumuzdan ne anlar?”
Sultan Mustafa kendince bir zarf atıp, feyzli bir sohbete maya çalmaya çalışır, “Efendi, bu dünyada en güzel şey nedir” diye sorar.
Laleli Baba elini “boşveeer” gibilerinden sallar, “alçak dünyanın güzelliğinden n’olsun sultanım” der, “eğer rahatlıkla yiyor ve def-i hacetini sıkıntısız yapıyorsan tamam. Başka bir şey arama.”
Sultan Mustafa derin mevzulara kapı aralamaya çalıştığından olsa gerek, bu sade ve kestirme cevaba bozulur, ancaaak...
Ancak birkaç gün sonra nasıl bir kabızlığa yakalanır anlatılamaz. Hekimin biri gelir, biri gider, derdine çare bulamazlar. Kaşık kaşık yağlar içer, bin çeşmeden su getirtir, otlar, kökler, müshiller... Ma fi fayda...
Neden sonra aklı başına gelir “galiba boşuna uğraşıyoruz” der, “korkarım bu derdin ilacı Laleli Baba’da!”
Derhal yaşlı dervişin huzuruna koşar, önce affını ister sonra derdini arzetmeye bakar.
Laleli Baba “o iş kolay” der, “ama ne vereceksin karşılığında?”
- Ne istersen vereyim, hatta ben kalkayım, gel sen otur tahtıma.
- Amaaan kalsın. Bir def-i hacete bile değmeyen saltanat neye yarar?
- Karnımın ağrısı dayanılacak gibi değil hocam.
- Demek şuncağız karın ağrısı koca Sultanı bile kıvrandırıyor. Kabir azabı nicedir acaba?
- Yalvarırım bir şeyler yapın.
- Pazarlığımız bitmedi ama?
- Bu camiye adınızı vereyim. Müminler ibadet ettikçe sizi hatırlasın, asırlarca Fatiha okusunlar.
- Bak bu hiç de fena bir teklif değil. Duaya çok ihtiyacım var ve olacak da...
Laleli Baba o bereketli nefesiyle bir şeyler okuyup sırtını sıvazlar, Padişahın ağrısı sızısı kalmaz.
Bakın şu işe ki Eyyûb, Fatih, Ayazma, Laleli gibi muhteşem camileri yaptıran III. Mustafa, hiçbirine ismini koyamaz.
Cenazesi Lâleli Camii yanında bulunan türbeye defnedilir, Efendimizin (Sallallahü aleyhi ve sellem) kadem-i şerifini (mübarek ayak izini) bir çekmeceyle başucuna koyarlar.
Sultan dersini almıştır ve hakkını da vermiştir. Ve bize unutulmaz bir hatıra da bırakmıştır. Allah dilediğine dilediği gibi ders verir! Dilediğini yüceltir, dilediğini de yerin dibine batırır! Kimsenin ama kimsenin, asla ve kat’a düşen bir yaprağı durdurmaya gücü yoktur! Ve tıpkı bunun gibi kainatın planını yapan Malik’ul Mülk olan Allah(cc)’ın hiçbir planını o dilemezse kimse bilemez bile, bırakın ki engel olmaya kalkışsınlar!
ruveyda, seziyorum; tahammülün kalmadı
ama dur, boşaltayım bütün çığlıklarımı
asırlardır köhne barınaklarda
küflenen, çürüyen çığlıklarımı
at vuruldu; içim paramparça ruveyda
gölgelerin ardına sakladım kusurumu
sen orda kayıtsızca gülümsüyor gibisin
ben burda damla damla eriyip akıyorum
yine de, çiğnetemem kimseye gururumu
istenmediğim yeri sessizce terkederim
hatıra kalsın diye bırakır da ruhumu
mahzun bir derviş gibi boyun büker, giderim… (N. Genç)
(*)Onlar bir tuzak kurarlar, ben de bir tuzak kurarım. Kafirlere mühlet ver, onları biraz kendi hallerine bırak (ruveyda). Tarık 15-17
Ufuk Gazetesi - Kasım 2007
20 Şubat 2012
Aman birileri duymasın!
Geçtiğimiz dönemdeki medya bakış açılarımızı takip edenler bilirler; gündem diye isimlendirilen gelişmelerin çıkış kaynaklarının vahiy olması unutulmaması gereken bir hassasiyettir. İşte bu düşüncenin bir yansıması olarak içinde bulunduğumuz zaman dilimi ilahi gündem, Ramazan, Oruç ve Kur'an olarak belirlendi ve bize de buna uymak kaldı..
Ramazan ayını önemli kılan özelliklerin birincisi şüphesiz bu ayda tutulan oruç ve yine bu aya mahsus teravihlerdir. Bu konularda eminim hepimiz gereği kadar bilgilendirildik ve yine camiilerimizde gerek öncesinde gerekse Ramazan ayı boyunca bilgilendirmeler devam edecektir. Bunların yanısıra asla gözardı etmememiz gereken bir diğer hususiyet ise Ramazan ve Kur'an münasebetidir. Hele ki Kadr gecesini içinde barındıran bir ay olarak Ramazan, bu geceden de aldığı kıymet ile Kur'an vurgusunu bir kere daha büyütecektir.
Yeryüzünde bulunan ilahi vahiy kaynaklı sağlam ve sarsılmaz tek kitap olarak Kur'an, indirildiği ve her seferinde defaatle okunduğu Ramazan ayına bir başka yakışır. Ramazan ve Kur'an; et ve tırnak, tohum ve filiz, kabuk ve iç, gün ve güneş, gül ve yaprak ve hatta su ve balık gibidirler...
Bu mübarek ve müstesna zaman diliminde Kur'an ile olan münasebetlerimizi bir kez daha gözden geçirmek, vahiyle aramızdaki olmaması gereken pürüzleri bir kez daha yoketmek için elimizden geleni yapmak durumundayız.
Yalnızca bizim değil neredeyse bütün bir İslam aleminin Kur'an ile münasebetlerindeki en temel sorun onu anlamamak ya da anladıklarımızı işimize geldiği ve hoşumuza gittiği kadarı ile sınırlandırmaktır. Ta ilk nesil sahabeden sonra başlayan bu özürlü yaklaşım sebebi ile yalnız biz değil bizim dışımızdakilerin de bu dine bakışları değişmiştir.
Biz inanmamız gerektiği gibi değil de yaşadığımız gibi inanmaya başlayınca, diğerlerinin de bize bakarak değerlendirmeleri sebebi ile düştükleri hatalara şaşmamamız gerekiyor. Her zaman kullandığım basit örnekle konuyu anlaşılır hale getireyim.
Bazılarımızın hanımlarıyla yürürken uyguladığı bir ilginçlik vardır. Beyfendi 5 metre önde yürürken, hanımefendi arkadan ona yetişmek için çaba sarfeder... Bu hali gören bir gayrimüslim de doğal olarak bunu eleştirilerinde kullanır. Ne bunu yapanlar ne de bunu eleştiren diğerleri dinen bunun caiz olmadığından habersizdirler. Halbuki biz hanımları ya yanıbaşımızda ya da yapılanın tam tersine bir adım önümüzde tutmakla emrolonduk...
Yşte bunun gibi dinimizden kaynaklanmayan adetlerimizle ve bazan da işimize geldiği gibi yorumladığımız ve değiştirdiğimiz din temelli ama dine uygunsuz hareketlerimizle hem kendimizi hem de çevremizdekileri din ve vahiy ekseninden daha bir uzaklaştırıyoruz.
Ynsanların ve cinlerin peygamberi Muhammed (as)'ın bizi sürekli uyardığı bir tehlikedir bu aslında! Namazlarda ve namaz dışında en çok okuduğumuz sure olan Fatiha'da ayrı ayrı tekrarladığımız dalalete düşenlerin (hristiyanlar) ve ğadaba uğrayanların (yahudiler) yaptıklarını istemediğimizi ilan ettiğimiz halde bir noktada onların izine takılıyoruz sanki. Tıpkı Muhammed (sav)'in uyardığı gibi:
'Sizden öncekilerin yoluna adım adım uyacaksınız, hatta onlar bir kertenkele deliğine girse siz de gireceksiniz!' Bu tehlikeyi idrak eden ama bunun olacağına inanamayan sahabeden bir zat emin olmak için sorar: 'Ey Allah'ın Rasul'ü, kasdettikleriniz yahudi ve hristiyanlar mıdır?' Aldığı cevap o sahabeyi değil bizi sarsıyor: 'Ya kimler olacak?'
Şimdi hemen Kur'an'ın dalalete düşenler diye isimlendirdiği Hristiyanların bu sapıklıkla isimlendirilmelerinin sebebini hatırlayalım. Onlar kitaplarındaki emir ve yasakları değiştirdiler, hatta o kadar ileri gittiler ki kitaplarından işlerine gelmeyen yerleri kaldırıp, yerlerine kendi büyük adamlarının fikirlerini ve hatıralarını yerleştirdiler. Bir kısmı da peygamberlerine Allah'ın oğlu sıfatını yakıştırıp ona tapınmaya başladılar...
Yçinizden hemen 'ya hu, bunu biz yapmayız, delimiyiz biz' diye bir cümle geçti mi? Durun acele etmeyin bir de yahudilere bakalım...
Kur'an onları ğadaba uğrayanlar diye isimlendirdi... Allah'ın ğadabına uğrayanların başlarına neler geldiğini anlamak için yahudilerin tarihine bakmak yeterlidir aslında. Onlardan bir topluluk Allah'ın yasakları ile dalga geçtikleri için 'maymun'a dönüştürüldüler. Birbirlerinin kuyruklarının uzadığını göre göre öldüler... Bir diğer zümre Tur dağı tepelerine getirilmeden Allah'a secde etmeyecek kadar azgındılar. Peygamberlerini kestiler... Peygamber katili olarak tarihe geçtiler! Onlar menfaatlerine uygun görmedikleri herşeyi yoketmeyi kendilerine fazilet saydılar... İnsanlığın en sevgili Peygamberi(sav)'ni zehirlediler. Onların tarihlerini bir yazıyla irdelemek mümkün değil tabii ki...
Ancak yahudilerin de yaptıkları en ağır iş kendi kitaplarını değiştirmek ve işlerine gelen hükümlerle doldurmak olmuştur.
Yine aklınıza 'yok canım biz bunu yapmadık ve yapmayız' diye bir itiraz geldi mi?
Gelsin!
Hamdolsun, bu ümmet asla onlar gibi olmadı! Bizim tarihimizde utançla hatırlanacak bir yanımız olmadı... Bu dünya her yerine bizim hükmümüzün geçtiği yüzyıllar da yaşadı... Ardımızda kan ve gözyaşı bırakmadık! Ynsanları ne yurtlarından ettik, ne nesillerini yokettik!
Hamdolsun, biz kendi kitabımızı kendi elimizle değiştirip sonra da bu Allah'ın vahyidir diye kendimizi kandırmadık!
Fakat bu riskin her zaman var olduğunu unutmamalıyız... Kur'an'ı diğer kitaplardan ayıran en büyük hususiyeti olan bizzat Allah tarafından korunma garantisi olan metni asla değiştirilemeyecek! Ancak eğer hükümleri duymazdan gelirsek, anladıklarımızı anlamamış gibi yaşarsak, Kur'an'ı muhafazalar içinde duvarlara asar ve okumaktan aciz kalırsak emin olalım ki bizim sonumuz da diğer ilahi dinlerin mensuplarından farklı olmayacaktır. Yukarda aktardığım hadisteki tehlike kapımızdadır...
Ancak Ramazan daha yakındır, Kur'an daha yakın! Dileyene Allah, Kur'an dostluğunu nasip eder elbette! Kur'an'la dost olanın ise hem dünyada hem ahirette şanı her zaman yüce olmuştur ve olacaktır...
Başlıktaki duymaması gerekenlerin kimler olduğunu ve neyi duymamaları gerektiğiniz siz çok iyi biliyorsunuz. Onlara Kur'an'ın bizim için ne demek olduğunu bu Ramazan'da bir kez daha ilan edeceğiz!
Ufuk Gazetesi - Eylül 2007
Ramazan ayını önemli kılan özelliklerin birincisi şüphesiz bu ayda tutulan oruç ve yine bu aya mahsus teravihlerdir. Bu konularda eminim hepimiz gereği kadar bilgilendirildik ve yine camiilerimizde gerek öncesinde gerekse Ramazan ayı boyunca bilgilendirmeler devam edecektir. Bunların yanısıra asla gözardı etmememiz gereken bir diğer hususiyet ise Ramazan ve Kur'an münasebetidir. Hele ki Kadr gecesini içinde barındıran bir ay olarak Ramazan, bu geceden de aldığı kıymet ile Kur'an vurgusunu bir kere daha büyütecektir.
Yeryüzünde bulunan ilahi vahiy kaynaklı sağlam ve sarsılmaz tek kitap olarak Kur'an, indirildiği ve her seferinde defaatle okunduğu Ramazan ayına bir başka yakışır. Ramazan ve Kur'an; et ve tırnak, tohum ve filiz, kabuk ve iç, gün ve güneş, gül ve yaprak ve hatta su ve balık gibidirler...
Bu mübarek ve müstesna zaman diliminde Kur'an ile olan münasebetlerimizi bir kez daha gözden geçirmek, vahiyle aramızdaki olmaması gereken pürüzleri bir kez daha yoketmek için elimizden geleni yapmak durumundayız.
Yalnızca bizim değil neredeyse bütün bir İslam aleminin Kur'an ile münasebetlerindeki en temel sorun onu anlamamak ya da anladıklarımızı işimize geldiği ve hoşumuza gittiği kadarı ile sınırlandırmaktır. Ta ilk nesil sahabeden sonra başlayan bu özürlü yaklaşım sebebi ile yalnız biz değil bizim dışımızdakilerin de bu dine bakışları değişmiştir.
Biz inanmamız gerektiği gibi değil de yaşadığımız gibi inanmaya başlayınca, diğerlerinin de bize bakarak değerlendirmeleri sebebi ile düştükleri hatalara şaşmamamız gerekiyor. Her zaman kullandığım basit örnekle konuyu anlaşılır hale getireyim.
Bazılarımızın hanımlarıyla yürürken uyguladığı bir ilginçlik vardır. Beyfendi 5 metre önde yürürken, hanımefendi arkadan ona yetişmek için çaba sarfeder... Bu hali gören bir gayrimüslim de doğal olarak bunu eleştirilerinde kullanır. Ne bunu yapanlar ne de bunu eleştiren diğerleri dinen bunun caiz olmadığından habersizdirler. Halbuki biz hanımları ya yanıbaşımızda ya da yapılanın tam tersine bir adım önümüzde tutmakla emrolonduk...
Yşte bunun gibi dinimizden kaynaklanmayan adetlerimizle ve bazan da işimize geldiği gibi yorumladığımız ve değiştirdiğimiz din temelli ama dine uygunsuz hareketlerimizle hem kendimizi hem de çevremizdekileri din ve vahiy ekseninden daha bir uzaklaştırıyoruz.
Ynsanların ve cinlerin peygamberi Muhammed (as)'ın bizi sürekli uyardığı bir tehlikedir bu aslında! Namazlarda ve namaz dışında en çok okuduğumuz sure olan Fatiha'da ayrı ayrı tekrarladığımız dalalete düşenlerin (hristiyanlar) ve ğadaba uğrayanların (yahudiler) yaptıklarını istemediğimizi ilan ettiğimiz halde bir noktada onların izine takılıyoruz sanki. Tıpkı Muhammed (sav)'in uyardığı gibi:
'Sizden öncekilerin yoluna adım adım uyacaksınız, hatta onlar bir kertenkele deliğine girse siz de gireceksiniz!' Bu tehlikeyi idrak eden ama bunun olacağına inanamayan sahabeden bir zat emin olmak için sorar: 'Ey Allah'ın Rasul'ü, kasdettikleriniz yahudi ve hristiyanlar mıdır?' Aldığı cevap o sahabeyi değil bizi sarsıyor: 'Ya kimler olacak?'
Şimdi hemen Kur'an'ın dalalete düşenler diye isimlendirdiği Hristiyanların bu sapıklıkla isimlendirilmelerinin sebebini hatırlayalım. Onlar kitaplarındaki emir ve yasakları değiştirdiler, hatta o kadar ileri gittiler ki kitaplarından işlerine gelmeyen yerleri kaldırıp, yerlerine kendi büyük adamlarının fikirlerini ve hatıralarını yerleştirdiler. Bir kısmı da peygamberlerine Allah'ın oğlu sıfatını yakıştırıp ona tapınmaya başladılar...
Yçinizden hemen 'ya hu, bunu biz yapmayız, delimiyiz biz' diye bir cümle geçti mi? Durun acele etmeyin bir de yahudilere bakalım...
Kur'an onları ğadaba uğrayanlar diye isimlendirdi... Allah'ın ğadabına uğrayanların başlarına neler geldiğini anlamak için yahudilerin tarihine bakmak yeterlidir aslında. Onlardan bir topluluk Allah'ın yasakları ile dalga geçtikleri için 'maymun'a dönüştürüldüler. Birbirlerinin kuyruklarının uzadığını göre göre öldüler... Bir diğer zümre Tur dağı tepelerine getirilmeden Allah'a secde etmeyecek kadar azgındılar. Peygamberlerini kestiler... Peygamber katili olarak tarihe geçtiler! Onlar menfaatlerine uygun görmedikleri herşeyi yoketmeyi kendilerine fazilet saydılar... İnsanlığın en sevgili Peygamberi(sav)'ni zehirlediler. Onların tarihlerini bir yazıyla irdelemek mümkün değil tabii ki...
Ancak yahudilerin de yaptıkları en ağır iş kendi kitaplarını değiştirmek ve işlerine gelen hükümlerle doldurmak olmuştur.
Yine aklınıza 'yok canım biz bunu yapmadık ve yapmayız' diye bir itiraz geldi mi?
Gelsin!
Hamdolsun, bu ümmet asla onlar gibi olmadı! Bizim tarihimizde utançla hatırlanacak bir yanımız olmadı... Bu dünya her yerine bizim hükmümüzün geçtiği yüzyıllar da yaşadı... Ardımızda kan ve gözyaşı bırakmadık! Ynsanları ne yurtlarından ettik, ne nesillerini yokettik!
Hamdolsun, biz kendi kitabımızı kendi elimizle değiştirip sonra da bu Allah'ın vahyidir diye kendimizi kandırmadık!
Fakat bu riskin her zaman var olduğunu unutmamalıyız... Kur'an'ı diğer kitaplardan ayıran en büyük hususiyeti olan bizzat Allah tarafından korunma garantisi olan metni asla değiştirilemeyecek! Ancak eğer hükümleri duymazdan gelirsek, anladıklarımızı anlamamış gibi yaşarsak, Kur'an'ı muhafazalar içinde duvarlara asar ve okumaktan aciz kalırsak emin olalım ki bizim sonumuz da diğer ilahi dinlerin mensuplarından farklı olmayacaktır. Yukarda aktardığım hadisteki tehlike kapımızdadır...
Ancak Ramazan daha yakındır, Kur'an daha yakın! Dileyene Allah, Kur'an dostluğunu nasip eder elbette! Kur'an'la dost olanın ise hem dünyada hem ahirette şanı her zaman yüce olmuştur ve olacaktır...
Başlıktaki duymaması gerekenlerin kimler olduğunu ve neyi duymamaları gerektiğiniz siz çok iyi biliyorsunuz. Onlara Kur'an'ın bizim için ne demek olduğunu bu Ramazan'da bir kez daha ilan edeceğiz!
Ufuk Gazetesi - Eylül 2007
14 Şubat 2012
Din, siyaset ve mezhepler
Asr-ı Saadet’ten sonra ortaya çıkan ihtilafların din temelli olması artık şeytan ve avanesinin insanları tefrikaya düşürmek için kullanabileceği bir başka putun kalmamasından kaynaklanmış olabilir. Mutlak bir iman ve sağlam bir ihlasla islami bir hayat yaşayan bireyleri terörize edebilmek için kullanılabilecek en uygun argüman tabii ki ‘dini’ motiflerle süslü olacaktı.
Güç ve iktidarı put edinenler için dünya ve hayat onu ele geçirmek ve elde tutmaktan ibaret oluverir. İktidarı ele geçirme çabaları aslında rahmani çizgiden rahatsız olan bir güruhun dünyevi maksatlarla yürüttüğü sıradan ve bayağı bir hareket iken bunun islam toplumunda destek bulma ihtimalinin düşüklüğü haliyle bu zorbaları dinden kendilerine dayanak bulma noktasına itmiştir.
Kur’an ve sünnetin bütün netliği ve tartışılmaz berraklığı ile ortada durduğu bir çağda kimse ayet veya hadisler üzerinden fitne çıkarma yolunu seçmemiştir. Haliyle fitne ateşinin yanabileceği en ideal ortam olarak şahıslar, aileler ortaya sürülüp ardından asabiyet ve dünya sevgisi de devreye alınarak sonuca ulaşılmıştır.
Ebu Bekr(ra)’den sonra gelen diğer 3 raşid halifenin de suikast sonucu dünyadan ayrılmaları fitne ateşinin derinliğini ve olası sonuçlarını göstermesi açısından dikkat çekici bir örnektir. Bu yangının zirvesi ise Kerbela hadisesiyle ortaya çıkmıştır.
Ortalığın tarumar olduğu, ateşin herkese dokunduğu ve kara dumanların gökleri kapattığı bir dönemde insanlar dinlerini ve tabii ki dinin temel kaynakları ayet ve hadisleri silah olarak kullanmaya başlamışlardı. Bu hem teorik olarak hem de pratik olarak –Kur’an sayfalarının mızrak uçlarına takılması ile- gerçekleşmişti.
Ve işte fitne dediğimiz mefhumun tam anlamıyla örneklendiği o günlerde ‘siyasi tercihlere ve menfaatlere dini kılıflar bulma’ gibi iğrenç bir hadise yaşanmaya başladı. İnsanlar itikadlarını ve amellerini siyasi duruşlarına bağımlı hale getirdiler. Öyle bir yayıldı ki bu anlayış bir müddet sonra ‘itikadi mezhepler’ ortaya çıktığında kimse yadırgamadı bile bu durumu.
Korkulan oldu ve iman edenler, iman hususunda ayrılığa ve fitneye düştüler.
Sonra gelenler (halef) öncekilerden (selef) alacaklarını iktidarlara göre seçmek zorunda kaldılar. Tartışmasız tabiinin en büyük alimi Said bin Cübeyr ilmi, ameli ve fetvaları ile adeta yok sayıldı. Buna tek sebep onun her türlü baskı ve işkenceye rağmen bu dinin temel inanç değerlerini siyasilere keyiflerine tabi kılmaması oldu. Tabiinden ilim alan ve siyasetten kaynaklanan itikadi bozulmalara ve bunun siyasi duruşlara etkilerini çok iyi tahlil eden, gerektiğinde bizzat direnişçilere açıkça destek olan İmam Ebu Hanife’nin sadece fıkhı alındı ve adına mezhep kuruldu! Ancak onun mezhebine tabii olanlar bile tabi oldukları İmam, Kelam (akide, itikat) otoritesi olmasına rağmen itikatta başkalarını takip ettiler. Ne demek istediğimi anlatan en basit örnek büyük çoğunluğu Hanefi olan Türkiyeli müslümanların itikatta neden Hanefi olmadıkları sorusudur.
Ümmet siyasi tavırlarına itikat ve amelini ram ederek yoluna devam etmeyi seçti.
Olması en garip olan olmuş ve müslümanlar iman esaslarında ayrılığa düşmüşlerdi ya işte o sırada ortaya çıkan mezheplerden biri de Şia oldu. En basit tarifi ile siyasi ihtilaflarda Ali(ra) tarafında olanlar bir sonraki nesilde kendilerine itikatta ve amelde bambaşka bir yol tuttular. Tıpkı diğer bid’at ehli gibi dine aslında olmayan ve hakkında kıyas yolu ile bile bir delil bulunamayan birtakım şeyler eklediler. Siyasi duruşlarını sadece çağlarına adapte etmekle kalmayıp geriye doğru da işleterek olayı Peygamber(sav)’e dil uzatmaktan sahabenin ileri gelenlerine hakarete varıncaya kadar tuhaf ve bir o kadar da gayr-i islami bir çizgiye getirdiler. Gulat-ı Şia diye isimlendirilen bir grup tamamen sapıttı.
Bu noktada dikkatle altını çizerek görmemiz gereken şey şudur: Çıkış kaynakları bir siyasi ihtilaf olan ve varlıklarını mevcuda muhalefet üzerine bina eden bu anlayışın temeli ‘anti’ olmaktır. Her devirde ümmet ne yana giderse gitsin onlar mutlaka gidilecek bir başka ters bir yol bulurlar. Bundan maksatları dine uygunluk değil sadece muhalefet ve ayrı olmaktır.
Bu muhalif çizgi Ehl-i Sünnet içinde savunmacı bir tavrın gelişmesine sebep oldu . Onların yaptıklarını temelde yanlış kabul ederek doğru tavırlarda da ayrılık yolu seçildi. İtikattan amele bir çok konuda bu kendini gösterdi. Öyle ki sırf Şia saldırıyor ve hakaret ediyor diye Muaviye, büyük sahabelere eşdeğer sayılıp sahip çıkıldı. Hatta Yezid’e laneti yasaklayanlar oldu. Bu savunma anlayışıyla apaçık ayetlere (Hucurat-14) rağmen her Pergamber(sav)’i gören zat sahabe ilan edildi. Bugün bile bunu duyduğunda tüyleri diken diken olan birçok muhterem alim mevcuttur. Kur’an-ın imanlarını kabul etmediklerini sahabe ilan etmek ‘anti-şii’ bir reflekstir maalesef.
Günümüze gelince, bu anlayışın değişmeden devam ettiğini ve hemen her konuda ayrı bir yol tutulduğunu görmek mümkündür. Şia mezhebine dayanan bir islami anlayışla yönetilen İran, gerek iç gerekse dış siyasetinde dini değil mezhebinden kaynaklanan siyasi duruşu ön plana çıkartır.
Örneğin, kendi içindeki müslüman Azeriler’e destek olma ihtimali bulunan Azerbeycan’ı zor durumda bırakmak adına gayr-i müslim Ermenistan ile işbirliği yapmakta bir sakınca görmez. Yine aynı şekilde sırf mezhebi kaygılarla Afganistan’da sadece şii grupları destekleyerek bir vahdet oluşumunu hep engellemiştir. Halen gerek Pakistan ve gerekse Afganistan’da şii-sünni düşmanlığı en önemli ihtilaf sebeplerinden biridir. Yine Lübnan’da şii Hizbullah grubuna verilen azami önem ve destek hiçbir zaman Filistin davasında sünni Hamas veya İslami Cihad gruplarına gösterilmez.
İran, tarihinden gelen ve eski Sasani ruhundan kaynaklanan dikbaşlılığı ile çoğu zaman müslümanların hoşuna giden çıkışlarla hep gündemdedir. Ancak pratik hiçbir katkısı olmayan bu söylemlerin sadece sempatik birer çıkıştan ibaret kalması genel bir bıkkınlığı doğurmuştur. Gerek bu gibi sözde kalan kahramanlıkları ve gerekse mezheplerinden dolayı ‘takiye’ yapıyor olma ihtimalleri sebebiyle İran güvenilir bir ülke imajına ümmetin geneli bakımından sahip olamamıştır.
Ehl-i Sünnet hemen her konuda ne şiaya ne de bir başkasına aldırmadan sünnete ittiba yolunu seçmek zorundadır. Sünnete ve Ehl-i Beyt’e muhabbet bizim şiarımızdır, sıfatımızdır, adımızdır. Şia sahip çıkıyor diye Hüseyin(ra)’in yolundan uzak durmak ne büyük bir gaflet olur. O, atasının yolundaydı zira...
Siyasetle karışan itikad ve yine sultanlarla barışan bir fıkıh anlayışı Ehl-i Sünneti kemiren büyük kurtlar oldular. Elbette her devirde müstesna alimlerimiz gereken duruşu göstermekten geri kalmamışlar ve hiçbir otorite ve güçten çekinmeden hakkı ilan ve tebliğ etmişlerdir. Miladi 1836 yılında vefat eden Hanefi ulemasının büyüklerinden İbn-i Abidin, zamanındaki sultanların adaletini iddia etmenin Muhammed(as)’a indirileni inkar etmek olduğuna dair fetvayı Şam’da verebilmiştir.
Politik gerekçelerle kendi menfaatlerini en üstte tutan bir devlet kınanmaz ve yadırganmaz elbette ancak bu devlet islami bir devlet olduğunu ilan ve iddia ederse ondan azami derecede buna riayet etmesini beklemek hakkı doğar. Dünya müslümanlarının menfaat ve maslahatlarını gözardı ederek onlarla kardeş olunamayacağını her devlet ve idareci bilir. Kendi iktidarlarının devamı için islamın hakikat ve ideallerini malzeme yapanlar belki insanlardan layık oldukları karşılığı bulamayabilirler ancak unutulmamalıdır ki ilahi adaletin tecelli etme yolları çok farklıdır.
Birçok siyasi/itikadi mezhebin aslında iktidar payandası olduğunu hem eskilerin Mu’tezile mezhebinden hem de bugünlerin Şia mezhebinden görmek mümkündür. Ehl-i Sünnet ise ilk imamlarının Kur’an ve Sünnet hususunda gösterdikleri hassasiyet ve önderliklerinden mahrum bırakılmış ve günümüz acizlerinin dili ve eliyle iktidarların ve ileri gelenlerin kanını emdiği bir yapıya mağlup olmuştur. Alimleri insanları kendine çağıran, cahilleri ise farzlar hakkında bile ayet-hadis bilmeyen bir yeni ve başka görüntüye bürünmüştür.
Ufuk Gazetesi - Şubat 2012
Güç ve iktidarı put edinenler için dünya ve hayat onu ele geçirmek ve elde tutmaktan ibaret oluverir. İktidarı ele geçirme çabaları aslında rahmani çizgiden rahatsız olan bir güruhun dünyevi maksatlarla yürüttüğü sıradan ve bayağı bir hareket iken bunun islam toplumunda destek bulma ihtimalinin düşüklüğü haliyle bu zorbaları dinden kendilerine dayanak bulma noktasına itmiştir.
Kur’an ve sünnetin bütün netliği ve tartışılmaz berraklığı ile ortada durduğu bir çağda kimse ayet veya hadisler üzerinden fitne çıkarma yolunu seçmemiştir. Haliyle fitne ateşinin yanabileceği en ideal ortam olarak şahıslar, aileler ortaya sürülüp ardından asabiyet ve dünya sevgisi de devreye alınarak sonuca ulaşılmıştır.
Ebu Bekr(ra)’den sonra gelen diğer 3 raşid halifenin de suikast sonucu dünyadan ayrılmaları fitne ateşinin derinliğini ve olası sonuçlarını göstermesi açısından dikkat çekici bir örnektir. Bu yangının zirvesi ise Kerbela hadisesiyle ortaya çıkmıştır.
Ortalığın tarumar olduğu, ateşin herkese dokunduğu ve kara dumanların gökleri kapattığı bir dönemde insanlar dinlerini ve tabii ki dinin temel kaynakları ayet ve hadisleri silah olarak kullanmaya başlamışlardı. Bu hem teorik olarak hem de pratik olarak –Kur’an sayfalarının mızrak uçlarına takılması ile- gerçekleşmişti.
Ve işte fitne dediğimiz mefhumun tam anlamıyla örneklendiği o günlerde ‘siyasi tercihlere ve menfaatlere dini kılıflar bulma’ gibi iğrenç bir hadise yaşanmaya başladı. İnsanlar itikadlarını ve amellerini siyasi duruşlarına bağımlı hale getirdiler. Öyle bir yayıldı ki bu anlayış bir müddet sonra ‘itikadi mezhepler’ ortaya çıktığında kimse yadırgamadı bile bu durumu.
Korkulan oldu ve iman edenler, iman hususunda ayrılığa ve fitneye düştüler.
Sonra gelenler (halef) öncekilerden (selef) alacaklarını iktidarlara göre seçmek zorunda kaldılar. Tartışmasız tabiinin en büyük alimi Said bin Cübeyr ilmi, ameli ve fetvaları ile adeta yok sayıldı. Buna tek sebep onun her türlü baskı ve işkenceye rağmen bu dinin temel inanç değerlerini siyasilere keyiflerine tabi kılmaması oldu. Tabiinden ilim alan ve siyasetten kaynaklanan itikadi bozulmalara ve bunun siyasi duruşlara etkilerini çok iyi tahlil eden, gerektiğinde bizzat direnişçilere açıkça destek olan İmam Ebu Hanife’nin sadece fıkhı alındı ve adına mezhep kuruldu! Ancak onun mezhebine tabii olanlar bile tabi oldukları İmam, Kelam (akide, itikat) otoritesi olmasına rağmen itikatta başkalarını takip ettiler. Ne demek istediğimi anlatan en basit örnek büyük çoğunluğu Hanefi olan Türkiyeli müslümanların itikatta neden Hanefi olmadıkları sorusudur.
Ümmet siyasi tavırlarına itikat ve amelini ram ederek yoluna devam etmeyi seçti.
Olması en garip olan olmuş ve müslümanlar iman esaslarında ayrılığa düşmüşlerdi ya işte o sırada ortaya çıkan mezheplerden biri de Şia oldu. En basit tarifi ile siyasi ihtilaflarda Ali(ra) tarafında olanlar bir sonraki nesilde kendilerine itikatta ve amelde bambaşka bir yol tuttular. Tıpkı diğer bid’at ehli gibi dine aslında olmayan ve hakkında kıyas yolu ile bile bir delil bulunamayan birtakım şeyler eklediler. Siyasi duruşlarını sadece çağlarına adapte etmekle kalmayıp geriye doğru da işleterek olayı Peygamber(sav)’e dil uzatmaktan sahabenin ileri gelenlerine hakarete varıncaya kadar tuhaf ve bir o kadar da gayr-i islami bir çizgiye getirdiler. Gulat-ı Şia diye isimlendirilen bir grup tamamen sapıttı.
Bu noktada dikkatle altını çizerek görmemiz gereken şey şudur: Çıkış kaynakları bir siyasi ihtilaf olan ve varlıklarını mevcuda muhalefet üzerine bina eden bu anlayışın temeli ‘anti’ olmaktır. Her devirde ümmet ne yana giderse gitsin onlar mutlaka gidilecek bir başka ters bir yol bulurlar. Bundan maksatları dine uygunluk değil sadece muhalefet ve ayrı olmaktır.
Bu muhalif çizgi Ehl-i Sünnet içinde savunmacı bir tavrın gelişmesine sebep oldu . Onların yaptıklarını temelde yanlış kabul ederek doğru tavırlarda da ayrılık yolu seçildi. İtikattan amele bir çok konuda bu kendini gösterdi. Öyle ki sırf Şia saldırıyor ve hakaret ediyor diye Muaviye, büyük sahabelere eşdeğer sayılıp sahip çıkıldı. Hatta Yezid’e laneti yasaklayanlar oldu. Bu savunma anlayışıyla apaçık ayetlere (Hucurat-14) rağmen her Pergamber(sav)’i gören zat sahabe ilan edildi. Bugün bile bunu duyduğunda tüyleri diken diken olan birçok muhterem alim mevcuttur. Kur’an-ın imanlarını kabul etmediklerini sahabe ilan etmek ‘anti-şii’ bir reflekstir maalesef.
Günümüze gelince, bu anlayışın değişmeden devam ettiğini ve hemen her konuda ayrı bir yol tutulduğunu görmek mümkündür. Şia mezhebine dayanan bir islami anlayışla yönetilen İran, gerek iç gerekse dış siyasetinde dini değil mezhebinden kaynaklanan siyasi duruşu ön plana çıkartır.
Örneğin, kendi içindeki müslüman Azeriler’e destek olma ihtimali bulunan Azerbeycan’ı zor durumda bırakmak adına gayr-i müslim Ermenistan ile işbirliği yapmakta bir sakınca görmez. Yine aynı şekilde sırf mezhebi kaygılarla Afganistan’da sadece şii grupları destekleyerek bir vahdet oluşumunu hep engellemiştir. Halen gerek Pakistan ve gerekse Afganistan’da şii-sünni düşmanlığı en önemli ihtilaf sebeplerinden biridir. Yine Lübnan’da şii Hizbullah grubuna verilen azami önem ve destek hiçbir zaman Filistin davasında sünni Hamas veya İslami Cihad gruplarına gösterilmez.
İran, tarihinden gelen ve eski Sasani ruhundan kaynaklanan dikbaşlılığı ile çoğu zaman müslümanların hoşuna giden çıkışlarla hep gündemdedir. Ancak pratik hiçbir katkısı olmayan bu söylemlerin sadece sempatik birer çıkıştan ibaret kalması genel bir bıkkınlığı doğurmuştur. Gerek bu gibi sözde kalan kahramanlıkları ve gerekse mezheplerinden dolayı ‘takiye’ yapıyor olma ihtimalleri sebebiyle İran güvenilir bir ülke imajına ümmetin geneli bakımından sahip olamamıştır.
Ehl-i Sünnet hemen her konuda ne şiaya ne de bir başkasına aldırmadan sünnete ittiba yolunu seçmek zorundadır. Sünnete ve Ehl-i Beyt’e muhabbet bizim şiarımızdır, sıfatımızdır, adımızdır. Şia sahip çıkıyor diye Hüseyin(ra)’in yolundan uzak durmak ne büyük bir gaflet olur. O, atasının yolundaydı zira...
Siyasetle karışan itikad ve yine sultanlarla barışan bir fıkıh anlayışı Ehl-i Sünneti kemiren büyük kurtlar oldular. Elbette her devirde müstesna alimlerimiz gereken duruşu göstermekten geri kalmamışlar ve hiçbir otorite ve güçten çekinmeden hakkı ilan ve tebliğ etmişlerdir. Miladi 1836 yılında vefat eden Hanefi ulemasının büyüklerinden İbn-i Abidin, zamanındaki sultanların adaletini iddia etmenin Muhammed(as)’a indirileni inkar etmek olduğuna dair fetvayı Şam’da verebilmiştir.
Politik gerekçelerle kendi menfaatlerini en üstte tutan bir devlet kınanmaz ve yadırganmaz elbette ancak bu devlet islami bir devlet olduğunu ilan ve iddia ederse ondan azami derecede buna riayet etmesini beklemek hakkı doğar. Dünya müslümanlarının menfaat ve maslahatlarını gözardı ederek onlarla kardeş olunamayacağını her devlet ve idareci bilir. Kendi iktidarlarının devamı için islamın hakikat ve ideallerini malzeme yapanlar belki insanlardan layık oldukları karşılığı bulamayabilirler ancak unutulmamalıdır ki ilahi adaletin tecelli etme yolları çok farklıdır.
Birçok siyasi/itikadi mezhebin aslında iktidar payandası olduğunu hem eskilerin Mu’tezile mezhebinden hem de bugünlerin Şia mezhebinden görmek mümkündür. Ehl-i Sünnet ise ilk imamlarının Kur’an ve Sünnet hususunda gösterdikleri hassasiyet ve önderliklerinden mahrum bırakılmış ve günümüz acizlerinin dili ve eliyle iktidarların ve ileri gelenlerin kanını emdiği bir yapıya mağlup olmuştur. Alimleri insanları kendine çağıran, cahilleri ise farzlar hakkında bile ayet-hadis bilmeyen bir yeni ve başka görüntüye bürünmüştür.
Ufuk Gazetesi - Şubat 2012
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin
Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...
-
İslam nimeti için, her bir hakikati adedince Allah(cc)’uya hamd ederiz. İslam bize; nesline, akrabalarına ve ırkına adil muamele ve doğr...
-
İslam; Kur'an ve sünnet ile va'zolunan, selefimizin icması ve kıyasları ile fıkholunan dinin adıdır. Bunlarda bulunmayan dinden deği...
-
İmam Buhari olarak meşhur olan hadis alimimizin eseridir. İslam akaidinin müdafası da denilebilecek olan eser Yusuf Özbek tarafından İlahi ...